Stockholm Sendromunun Hikayesi

Stockholm Sendromunu herkes duymuştur.

Kısaca zulüm görenin zulmedene aşık olması şeklinde tanımlayabiliriz sanırım.

Hayatımızın birçok yerinde ya yaşar ya da karşılaşırız bu durumla.

Erkeklerin en çok şikayet ettiği konulardan biri olan “Kadınların efendi adam yerine “efendi olmayan” adam tercihi” durumu en yaygın örneğidir. Tartışmaya çok açık ve elbette aşırı genelleme içeren bir örnek ama zihinde canlansın diye burada dursun.

Ya da Yeşilçam filmlerinde çok görürüz bu durumu. Maço erkek karakterimiz kızı kaçırır, alıkoyar, bir sürtüşme, nefret ama sonrasında hoop kızımız bizim zorbaya aşık olur.

Heh işte tam da bu Stockholm Sendromu.

Ama ne alaka Stockholm Sendromu? Yani neden Stockholm sendromu diyoruz? İsmi nereden geliyor.

Çok ilginç bir hikayesi var bu sendromun. Ekşi sözlükten bir yazar arkadaşın anlatımıyla dinleyelim isterseniz.

23 ağustos 1973 saat sabahın 10’u. Stocholm’deki Kreditbanken adlı bankaya giren siyah gözlüklü ve siyah peruklu bir soyguncu, sağa sola ateş ederek “parti başlasın!” diye bağırır. Bu kişiye daha sonra bir arkadaşı daha katılır. Soyguncular yanlarında getirdikleri silah ve patlayıcı maddelerle banka çalışanı olan 4 kadını rehine alıp, diğer çalışanların ve müşterilerin kaçmasına izin verirler.

Böylece 6 gün sürecek rehin alma ve polise direnme eylemi de başlamış olur.

Tabi olay yerine ulaşan polisler bankaya girmek istiyorlar ama elbette soyguncuların direnciyle karşılaşır ve başarısız olurlar. Ardından soyguncularla bir şekilde iletişime geçerler. Soyguncular ceza evindeki bir arkadaşlarının bankaya getirilmesini ve yanında bir de spor arabanın bankanın önünde hazır bulundurulmasını talep ederler.

Talepleri yerine getirilir ama ortada bir sorun vardır: Polis ablukası. Dışarı çıkmaları için bu ablukanın kaldırılması gerekir. Soyguncular da kaldırılmasını ve böylece karşılığında tüm rehineleri bırakacaklarını söylerler. Polis de tabi ki bu isteği reddeder.

Bu şekilde banka etrafındaki gergin bekleyiş devam eder.

Bu sırada gazeteciler, radyo ve televizyonlar olay yerinden canlı bağlantılar kurar.

Halk için de tabi ki bir eğlence çıkmıştır. Müthiş bir ilgiyle takip ederler olup biteni.

Şimdi buraya kadar yazılanlar klasik bir soygun hikâyesi gibidir ama hikâyenin asıl ilginç tarafı içeride olup bitenlerdir.

6 gün boyunca rehin tutulan banka çalışanları ile soyguncular arasında bir yakınlaşma başlar.

Rehineler sonunda soyguncuların onları öldürmek istemediklerine, sadece buradan çıkıp gitmek istediklerine inanırlar.

Onlara göre soyguncular aslında gayet iyi insanlardır.

Yaşam koşulları onları bu işi yapmaya itmiştir.

Asıl suçlu ablukayı kaldırmayan polistir.

Çünkü rehineler eğer abluka kalkmış olsaydı işin şimdiye kadar çoktan biteceği inancındadırlar.

Bir süre sonra soyguncular, polis ablukasının kalkabilmesi için rehineler ile basının konuşmasına izin verirler. Telefonla dışarıdakilerle konuşan kuran rehineler, ablukanın kaldırılması için dil dökerler ama istekleri yine de yerine getirilmez polisler tarafından.

Velhasıl 6 gün (131 saat) sonunda polis bankaya gaz bombaları ile girerek soygunu sona erdirir.

Fakat operasyon sırasında herkesi şaşırtan bir olay yaşanır.

Rehineler de soyguncularla birlikte polise karşı koyarlar.

Bitti mi? Bitmedi!

Dava sürecinde soyguncuların aleyhine tanıklık yapmayı reddeden rehineler, tuhaf bir işe daha başvururlar: aralarında para toplayıp soyguncuların savunmalarına yardımcı olmaya çalışırlar.

Burada da bitmedi…

Soyguncular yıllar sonra hapisten çıkınca ailece birbirleriyle görüşmeye de devam ederler.

Olanları yargılamak yerine, onları anlamaya çalışanların çabası sonucu oluşan bu duruma da literatürde “Stockholm Sendromu” denir.

FBI araştırmalarına göreyse adam kaçırma ve rehin alma olaylarının %27 sinde rehineler üzerinde bu ”stockholm sendromu” etkisini göstermektedir.

En çok savaş esirleri, rehineler, cinsel tacize maruz kalanlar, tarikat üyeleri, hayat kadınları ve aile içi şiddet mağdurlarında görülen bu stockholm sendromu’nun sebebi insanoğlunun hayatta kalma içgüdüsüdür.

Sendrom genelde şu şekilde gelişir: önce dış dünyadan tamamen soyutlanmış durumdaki kurban, kendisine baskı yapan kişinin şiddet eğilimlerini fark eder, onun kendisini öldürebileceğini hisseder ve bu ölüm korkusu arttıkça hayatta kalma isteği de paralel olarak artar. Zorbanın karşısında giderek zayıf düşen kurban, onun en küçük iyiliğini bile gözünde büyütüp minnet duygusuyla dolar. Bir süre sonra kendini zorbanın yerine koyup olayları onun gözünden görmeye, ona karşı hoş duygular göstermeye; yaptıklarına hak vermeye başlar. Baskı gösterene kendini yakın hisseder ve ondan kendisine bir zarar gelmeyeceği hissiyle kendini rahatlatır. Kurban sonunda sahip olduğu tek olumlu ilişkisinin zorba ile aralarındaki ilişki olduğunu düşünerek bu ilişkiyi kaybetmemek adına elinden geleni yapar.

Sizin de aklınıza bazı örnekler gelmiştir bu sendromla ilgili. Ya da anlatacak hikayeleriniz vardır elbet. Tüm yorumları tek tek okuyorum. Hepsine yanıt vermeye yetişemesem de okuyorum bilin istedim J

Görüşmek üzere!

İyi ki varsınız!

Sevgiler!

https://eksisozluk.com/entry/69143378

“Stockholm Sendromunun Hikayesi” üzerine 2 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir