Featured Video Play Icon

PSİKOLOJİK SALGIN – KİTLESEL HİSTERİ

Sağlık. Her şeyin başı elbette. Orada sorun yok.

Fakat sağlık dediğimizde hep başımız ağrımasın, misal korona olmayalım, kansere yakalanmayalım diye endişe ediyoruz. Sonuna kadar da haklıyız.

Fakat iş zihin sağlığına geldiğinde. I ıh. Hala psikoloğa gidenlere “hayırdır, contayı mı yaktın?” deme cüretini gösterebiliyoruz.

Bunun üzerine biraz düşünmek lazım aslında. Sağlık dediğimiz, psikolojik sağlıktan da bahsettiğimizde, sonunda biyolojik bir olgu mu sadece? Yoksa ruhsal sağlığa başka bir yerden mi bakmak gerekiyor? O yüzden mi bir türlü çare bulamıyoruz.

Misal biyolojik rahatsızlıklarımızın birçoğunu zihinsel sağlığımıza bağlayabilir miyiz?

Gelin bununla ilgili çok acayip yaşanmış birkaç hikaye anlatayım size.

2006 yılında Mexico City yakınlarında bulunan bir yatılı okulda kalan kız öğrencileri etkileyen çok gizemli bir hastalık baş gösteriyor.

Katolik rahibelerin yönetiminde bulunan bu okul Asya’daki Çocuklar için Dünya Köyleri gibi bir ismi olan bir kuruluşun Asya ve Latin Amerika’da bulunan 10 okulundan bir tanesi.

Yaşları 12 ila 17 arasında değişen bu kızlar çok garip belirtiler göstermeye başlıyorlar.

En belirginleri ise yürüme zorluğu, ateş ve mide bulantısıydı.

Kızlar 10 günlük noel tatilinden döndükten sonra bu belirtiler resmen salgın halde başkalarında da görülmeye başlıyor ve sonunda 3600 kızdan 600 tanesinde bu belirtiler görülüyor. 600 kız durup dururken yürüyemiyor, ateşleniyor ve kusuyordu.

Sebebi anlaşılmadığı için devletten sağlık görevlileri haliyle olaya müdahil oluyordu.

Görevliler uzun süre boyunca sayısız tıbbi test yapıyor, tüm tesisleri santim santim araştırıyor ve tüm kızlarla görüşüyorlardı.

Fakat bu belirtilere neden olabilecek herhangi bir hastalık yoktu ortada.

Yine uzun süren araştırmalar, tartışmalar ve farklı kurumlarla görüşmeler sonunda ise tanı konulacaktı.

Bu kızların yaşadığı bir fiziksel hastalık değil bir psikolojik bozukluktu.

Bilimsel adı ile kitlesel psikonejik bozukluk. Diğer adı ile kolektif histeri veya kitlesel histeri.

Oldukça nadir bir olay fakat örnekleri yok değil. İşte bu da bu örneklerden biriydi.

Bu bozukluk, yani kitlesel histeri genellikle belirli bir nedeni olmadan çeşitli hastalık belirtilerinin gizemli bir şekilde yayılması ile bilinir. Çoğunlukla dışarıya kapalı, izole gruplar ve topluluklarda kendini gösterir ve gençler ve özellikle genç kızlar en çok etkilenen gruplar arasındadır. Yayılması ise özellikle stres düzeyi yüksek ve gergin çevrelerde bugün hepimizin yaşadığı bir hastalığa yakalanma korkusu söz konusu olduğunda gerçekleşir.

Söylediğimiz gibi oldukça nadir görülen bu olguya dair dünyada sadece 80 kadar bilinen vaka söz konusudur. Meksika’daki yatılı okuldaki ortam da bahsettiğimiz şartlara oldukça uygun bir ortamdı. Dışarıya kapalı, oldukça disiplinli ve stres düzeyi yüksek bir çevreden bahsediyoruz. Dışarısı ile ve hatta çocukların aileleri ile bile iletişimi çok kısıtlıdır. Belirli zamanlarda ailelerini çok kısıtlı sürelerle de olsa ziyaret edebiliyorlardı ancak onun dışında telefonla konuşmaları yasaktı.

Uzmanlara göre bu kadar kapalı bir ortam bu kitlesel bozukluğun tetiklenmesine neden olmuş ılabilir.

Bu tanı konulduktan sonra haliyle ailelerin çocukları yanlarına almasına izin verilmiş ve sürpriz olmayacak şekilde tüm belirtiler hızlı bir şekilde kaybolmuş.

Ancak hikaye burada bitmiyor elbette. Bu tip nadir bir olguyu neyin tetiklediğini bulmak ümidiyle araştırmalarını derinleştiriyor uzmanlar.

Bu olgu özelinde ve genel anlamda kitlesel histerinin arkasındaki tetikleyicilerden birisi “nosebo etkisi” olarak bilinen bir olgu. Plasebo etkisini bilirsiniz. Örneğin aslında bir etkisi olmayan ilaç bile olmayan bir takviye aldığında insanın “ya çok iyi geldi” “iyileştim” demesidir plasebo etkisi en basit haliyle. Pozitif algının pozitif sonuçlar doğurması diyebiliriz. Nosebo etkisi ise bunun tam tersi. Olumsuz, negatif düşüncelerin negatif sonuçlar doğurması. Çok da güçlü bir etkidir bu. Örneğin 1990’larda yapılan bir çalışmada kalp rahatsızlığına yakalanma riski olduğunu düşünen, buna inanan kadınların böyle düşünmeyen kadınlara göre ölüm riskinin 4 kat daha fazla olduğu görülmüş. İşin garibi ise fiziksel olarak aralarında bu kadar büyük bir farka neden olacak bir risk söz konusu değildi.

Yani insanlar bir hastalığa yakalanmaya yatkın olduğunu düşündüğü oranda bu hastalığın belirtilerini gösterme oranı da o kadar artıyor.

Aslında düşününce garip de değil. Zihnimizin inanılmaz gücünü gerek plasebo gerekse nosebo etkisi olarak adını bilmesek bile sürekli yaşıyor ve görüyoruz.

Ancak bu etkileri, nosebo etkisini özellikle çalışmak çok zor. Yani insanlara olumsuz düşünmeleri yönünde zorlayacağınız bir çalışma özünde zaten ciddi etik tartışmalara yol açabilir. Fakat beynimizi ve zihnimizin gücünü daha iyi anlayabilmek amacıyla bir yolunu bulmak da gerekiyor. Diğer taraftan bu etki nedeniyle ilaçların yan etkileri olduğundan da fazla görüldüğü için işin maddi kısmı da devreye giriyor.

Bir çalışmaya bakalım isterseniz bunu daha iyi anlayabilmek için. Bir çalışmada hastalar aspirin veya başka bir kan sulandırıcı alıyorlar. İki gruptan aspirin alanlara aspirinin karın ağrısı yapabileceği söyleniyor. Diğer gruba ise herhangi bir uyarıda bulunulmuyor.  Sonunda kendilerine yan etkilerinden bahsedilen grup yüksek oranda karın ağrısı şikayetinde bulunuyor. Aslında genel bir muayene sonrasında iki grupta da yan etkiler dengeli bir şekilde görülmüştü.

Hatta bu açıdan en çarpıcı örneklerden biri de 1886’da bir kadın ile ilgiliydi. Bildiğimiz güle alerjisi olduğunu söyleyen kadına yapay bir gül gösterilmiş ve kadın bunun üzerine alerjik reaksiyon göstermeye, nefesi kesilmeye başlamış. Kendisine bunun sahte bir gül olduğu söylendiğinde ise tüm belirtiler kaybolmuş ve bir süre sonra ise kadın gerçek güllerde de reaksiyonları göstermemeye başlamış.

Bunun ötesinde ilaçların renginin bile insanların gösterdiği belirtilerde etkili olduğu görülmüş.

Yani tüm bu olgular, plasebo, nosebo ve ötesinde kitlesel histeriye kadar giden olgular aslında psikosomatik etkilerin sonucudur. Yani düşünce biçiminin insanın fiziksel olarak nasıl hissettiğini etkilemesi ile ilgili. Ve az önce bahsettiğim örnekler de bunu, zihnin gücünü bize açıkça gösteriyor.

Aslında iş oldukça ciddi. Yatılı okuldaki vakaya tekrar baktığımızda eğer kısa sürede müdahale edilmeseydi ve bir panik baş gösterseydi çok daha vahim bir sonuç söz konusu olabilirdi. Elbette daha sonra ne oldu, okuldaki kurallar esnetildi mi ve bunun önlenmesi için bir şeyler yapıldı mı bilmiyoruz.

Fakat elbette yaşanmış tek vaka bu değildi.

 2006’nın kasım ayında batı Afrika ülkesi Liberya’da yine bir manastırda 60’a yakın kız öğrenci ve öğretmen bir anda ağlama krizlerine girmeye, nöbetler geçirmeye, ağızlarından çıkan köpüklerle bayılmaya başlıyor.

Yine uzmanlar, sağlık görevlileri gerekli tüm araştırmaları yapıyorlar fakat yine ortada bu belirtilere neden olabilecek hiçbir fiziksel hastalık söz konusu değil.

Sonuçta tanı konuluyor. Kitlesel histeri. Birkaç çocukta görülen belirtiler sonucunda bir salgın hastalık olduğuna dair inanışın yayılması ile belirtiler de salgın gibi yayılıyor.

Yine aynı yılda bu sefer İngiltere’de bir sınıfta insan biyolojisi ile ilgili bir video izleyen öğrenciler kusma, bayılma ve benzeri belirtilerle hastaneye kaldırılıyor. 30’dan fazla öğrencide yapılan incelemeler yine aynı sonucu ortaya koyuyor. Kitlesel histeri.

Ve buna benzer birçok vaka söz konusu ancak aslında günümüzde tam bu seviyede olmasa bile hepimizin maruz kaldığı ve risk altında olduğu bir olgu da diyebiliriz.

İletişimin bu kadar kolay olduğu ve özellikle olumsuz içeriklerin hit aldığı bu dönemde ne kadar fazla insan bu olumsuzluğa maruz kalırsa sadece birkaç yüz kişiden bahsetmiyoruz, milyonlarca insanın hafif de olsa yaşayabileceği bir olgu.

Ancak sonuçlarının da ne kadar ciddi olduğunu gördük. Bu düşünce biçimi, nosebo etkisi ile insan sağlığını çok ciddi ölçüde bozabilen, fiziksel olarak insanı hasta edebilen ve hatta ölüm oranlarını etkilemeye kadar gidebilecek bir süreç bu.

Diğer taraftan bu olguyu bir bozukluk olarak ele almak ve buna yönelik tedavilerden bahsetmek mümkün değil anlayacağınız üzere. Tamamen bulunulan ortama ve ortamın stres seviyesine göre değişkenlik gösteren bir durum.

Fakat elbette ilk adım olarak bu olgudan kurtulmak için o ortamı terk etmekten bahsedebiliriz.

 Ki bunu kişisel anlamda bir tür felsefe haline de getirebiliriz.

Kendinizi düşünün, arkadaş çevrenizi, geçmiş ilişkilerinizi.

Yaşamınızda bulunan veya bulunmuş “toksik” insanları. Onlar etrafınızdayken nasıl hissettiğinizi. Sadece mecazi olarak değil kelimenin tam anlamıyla enerjinizi sömüren insanlar. Her anlamda sizi hasta eden insanlar.

Daha iyi bir yaşam, daha sağlıklı bir yaşam istiyorsak anlayacağınız üzere öncelikle hiç vakit kaybetmeden bu insanlardan arkamıza bakmadan, hiç düşünmeden uzaklaşmak gerekiyor.

Yani zihin ve bakış açısı her şeyi değiştiriyor ve bu gücü keşfetmeye, neler yapabileceğini de hayretle keşfetmeye beraber devam edeceğiz.

Ve her zaman olduğu gibi.

Tekrar görüşene dek.

İyi ki varsınız.

Sevgiler.

Kaynaklar:

https://www.aafp.org/afp/2000/1215/p2655.html

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3536509/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir