Featured Video Play Icon

Neden Korkuyoruz? – Korkunun Bilimi.

Hava karanlık. Evde yalnızsınız. Ev tamamen sessiz. Sadece televizyonun kısık sesi duyuluyor. Ama bir anda içeriden bir kapı hızla çarpıyor.

Aniden daha hızlı nefes alıp vermeye başlıyorsun. Kalp atışların hızlanıyor. Vücudun kasılıyor.

Bir saniye sonra içeride camı açık bıraktığını hatırlıyorsun. Rüzgar çarpmıştır deyip rahatlıyorsun.

Ama o bir saniyede vücudunda yüzlerce farklı olay gerçekleşti. Kısacık sürede vücudun sanki vahşi doğada yırtıcı bir hayvanla karşılaşmış bir insanın vereceği tüm tepkileri verdi. Hemen “Savaş ya da Kaç” moduna girdi tüm biyolojik fonksiyonların. Rüzgarın çarptığı bir kapı yüzünden sadece hem de.

Neydi tüm bu tepki peki? Korku diyoruz. “Çok korktum” diyoruz.

Ama neden korkuyoruz? Korkunca ne oluyor? Tüm bu biyolojik ve psikolojik etkilerin altında neler yatıyor? Nasıl oluyor da oluyor?

  Gelin tüm bu soruların arkasındaki nedenlerine bakalım ve sonra çok çarpıcı bir psikoloji deneyi ile örneklendirelim.

Korkuyu tanımlayarak başlamak gerekiyor aslında. Zincirleme bir reaksiyon diyebiliriz aslında. Stres yaratan bir uyarıcı ile beynimizde başlayan ve “savaş ya da kaç” tepkisi olarak bildiğimiz kalp atışının hızlanması, hızlı nefes alma ve tüm kasların devreye girmesi ile devam eden bir zincir.

Stres yaratan bu uyarıcılar herkes için farklı olabilir. Kimi için bu örümceklerdir, kimi için konuşma yapacağı salonu dolduran yüzlerce insan… Ya da içeride kapının hızla çarpması.

Ama işte bu tepkileri anlamak için beyinden bahsetmek gerekiyor. 100 milyardan fazla sinir hücresinin oluşturduğu iletişim ağı henüz anlamaya bile yaklaşamadığımız bir sistem. Hissettiğimiz, düşüncüğümüz, yaptığımız her şey ama her şey orada olup bitiyor. Bu iletişim ağında bazı eylemler bilinçliyken birçoğu tamamen bilinçdışı şekilde gerçekleşiyor. Otonom tepkiler diyoruz bunlara. İrademizin dışında gösterdiğimiz tepkiler.

İşte korku da bu “otonom” tepkilerden biri. Bilinçli bir şekilde korkamaz ve hatta bu duygu patlaması sona erene kadar neler olup bittiğini bilinçli bir şekilde kavrayamayız bile.

Peki beynimizde fizyolojik anlamda hangi bölgeler sorumlu bu yoğun duygu patlamasından. Karmaşık sistem içerisinde elbette tek bir bölgeden bahsedemeyiz. Ama sorumlu olan bölgeler şu şekilde:

Talamus: burası görme, duyma, tat alma veya dokunma gibi duyularla gelen verilerin nereye gönderileceğine karar verir.

Duyu korteksi: duyusal verileri yorumlar.

Hipokampus: bilinçli olarak elde ettiği anıları alır ve saklar; bağlamı oluşturmak için gelen uyarıcıları işler.

Amigdala: Duyguları anlamlandırır, olası tehlikeleri belirler ve korku anılarını saklar.

Ve son olarak Hipotalamus – işte burası “savaş ya da kaç” tepkisini devreye sokar.

İşte korku dediğimiz zincirleme reaksiyon bu bölgelerin de dahil olduğu iki şekilde ortaya çıkıyor.

Biri kısa yol diğeri de uzun yol.

Kısa yol biraz sıkıntılı ama sanırım en güvenlisi. Çünkü buradaki mantık “asla işini şansa bırakma” tepkisidir. En baştaki örnekten gidersek. Birden kapının çarptığını duyduğunuzda evet bu rüzgar olabilir ama ya bir hırsızsa bu? Hayati bir durum ortaya çıkıyor bu noktada. Yani işi şansa bırakmamak ve temkinli olmakta fayda var değil mi? Ya rüzgardır deyip hırsız çıkmasındansa “ya hırsızsa” deyip sonra rahatlamak en iyi yol gibi gelebilir.

Bu “risk almayan” süreçte fizyolojik sıralama şu şekilde işler.

Kapı çarpması bir uyarıcıdır. Bu duyusal uyarıcıyı beyindeki talamus bölgesi alır. Burada talamus bu verinin tehlike sinyali olup olmadığını bilemez. Ama olabilme ihtimaline karşı bu veriyi amigdalaya gönderir. Amigdala sinirsel uyarıları alır ve seni korumak için hemen hiptalamusa “savaş ya da kaç” mekanizmasını devreye sokmasını söyler. Bu mekanizma sayesinde hayatınız kurtulabilir.

Ama uzun yol adı üstünde tüm olasılıkları değerlendirdiğiniz süreçtir. Burada da süreç şöyle ilerler. Kapının çarpmasını duyduğunuzda talamus bu bilgiyi alır daha sonra ne anlama geldiğini yorumlaması için duyu korteksine gönderir. Duyu korteksi gelen bu veriyi birkaç şekilde yorumlar ve hipokampusa göndererek bu olasılıkları değerlendirmesini söyler. Hipokampus da şu soruları sorar “Buna benzer bir uyarıcıyla daha önce karşılaştım mı? Öyleyse o zaman ne anlama gelmişti? Bir hırsız ya da rüzgar olduğunu gösterecek başka ne tür ipuçları mevcut?” Hipokampus bu noktada açık camdan duyulan rüzgar sesi gibi başka verileri de sürece dahil edebilir.  Bu bilgilerle birlikte hipokampüs bunun rüzgarın bir işi olduğu sonucuna vararak amigdalaya “sorun yok, hipotalamusa söyle “savaşacak ya da kaçacak” bir durum yok der.

Kimimiz kısa yoldan sürekli en kötü ihtimali düşünerek daha yoğun ama daha kısa yaşarken kimimiz daha uzun süre bu duyguyu yorumlarız. Ama dikkat ettiyseniz ikisinde de yol “hipotalamusa” çıkıyor.

Beynimizde en ilkel duygularımızı barındıran bölüme.

Ya savaşacaksın ya da kaçacaksın… Hipotalamus vücudumuzu bu sıradışı duruma nasıl hazırlıyor peki? Tüm verileri aldıktan sonra “işini şansa bırakma ve savaşa ya da kaçmaya hazır ol” mekanizmasını devreye aldıktan sonra vücudumuzda bir kimyasal tepkime başlatıyor. Bir hırsız varsa evinize çok hızlı bir karar vermeniz ve eyleme geçmeniz gerekiyor sonuçta. Bunun için de sinir sistemi ile böbrek üstü bezleri dediğimiz bölgeye talimat gönderir. Bu talimatı alan bu bezler kanınıza adrenalin ve nöradrenalin hormonları pompalamaya başlar. Stres hormonları denen bu hormonlarla birlikte işte kan basıncınız artar ve kalp atışınız da hızlanır. Hipotalamus ayrıca vücudumuzun orkestra şefi olarak da bilinen, beynin alt kısmındaki minicik bir bölge olan hipofiz bezini de devreye sokar. Bu bölge de yine böbreküstü bezleri ile iletişime geçerek stres hormonları ile birlikte 30 kadar hormonun salgılanmasını sağlayarak herhangi bir tehlikeye karşı hazır olmanız için vücudunuzu donatır.

Hazır olmak derken de bakın neler neler oluyor.

Haliyle kan basıncı ve kalp atışı artıyor.

Daha iyi görebilmeniz için göz bebekleriniz küçülür.

    Deri altındaki daralarak ana kas gruplarına daha fazla kan gönderir. Buna da ürperme deriz. Deride daha az kan olduğu için bir tür üşüme hissi.

Kan şeker seviyesi artar.

Kaslar adrenalin ve şeker nedeniyle kasılır. Tüylerin diken diken olması da bununla alakalıdır. Her bir tüy ya da kılın bağlı olduğu minik kaslar da kasılır ve bu kaslarla birlikte tüy ve kıllar da dikleşir haliyle.

Ve son olarak boşaltım ya da bağışıklık gibi sistemler kendini kapatarak daha gerekli sisteme enerjiyi ayırırlar.

Tüm bunlar işte sizin hayatta kalmanızı sağlamak için gerçekleşir. Tüm canlılarla paylaştığımız en temel içgüdülerimizden birisi…

Peki asıl soru. Neden korkuyoruz? Nereden geliyor bu?

Bunun da iki cevabı var.

Birincisi. Hayatta kalmak için. Korkmasaydık insanlık bu kadar süre hayatta kalmaz, çoktan nesli tükenmiş olurdu emin olun. Çatılardan atlar, trafiğin ortasına düşünmeden dalar, her türlü kavgaya girmekten çekinmezdik.

Günümüzden bahsedersek bir salgın varken mesela hiçbir işimiz olmamasına rağmen dışarı çıkardık. Ortalıkta boş boş dolaşırdık. Zayıf halka olurduk. Değil mi?

Neyse.

İnsanın evrimine de bakarsanız bazı korkuları nesilden nesile aktarmıştır insanlık. Hayatta kalmak için gerekli korkuları çocuklarına öğreterek ya da genlerine kodlayarak.

Elbette ilkel çağlarda insanların korkacak çok daha fazla şeyi vardı şimdi neden korkuyoruz? Neden bu ilkel duyguyu devam ettiriyoruz diye düşünebiliriz.

Ama şu anda da korkacak sayısız, belki de daha çok şeyimiz var. Doğal nedenlerin dışında ölmemize ya da yaralanmamıza neden olabilecek çok daha fazla neden bulunuyor. Uyarıcılar değişmiş olabilir ama o duygu, hayatta kalma duygusu hala devam ediyor.

Kaldı ki bazı tehlikeleri doğrudan yaşamamıza da gerek yok. Televizyonda, internette gördüğümüz, duyduğumuz şeyler de bilinçdışı olarak kazınıyor zihnimize. Her an dünyanın dört bir yanında çok farklı trajediler yaşayan bir sürü insan görüyor, bir sürü örneğe şahit oluyoruz.

İlkel çağlarda sadece avlanırken bir aslan tarafından yenilmekten korkarken şu anda yaşadığımız yerde mümkün olmasa bile tsunami korkusu bile yaşayabiliyor insanlar. Korku pompalanıyor her bir kanaldan.

Ama tabi işin bir de genetik olmayan kısmı var.

En yaygın korku biçimlerinden. Koşullanma…

İşte bu noktada tarihin en çarpıcı deneylerinden birinden bahsedebiliriz. Little Albert yani Küçük Albert deneyinden. Amerikalı psikolog John Watson Albert isimli bir bebeğe Pavlov tarzı bir koşullandırma ile beyaz farelerden korkmayı öğretiyor. Etik anlamda hiçbir yönetmeliğin olmadığı bu zamanlarda bu zavallı çocuk birkaç laboratuvar faresiyle yan yana konuyor. Bu farelerden korkması için hiçbir sebebi olmayan Albert haliyle başlarda hayvanlarla oynamaya başlıyor. Seviyor onları. Ama bir noktada John Watson Albert farelere her uzandığında korkunç bir ses yayınlıyor. Çok kısa sürede farelerden korkmaya başlıyor ve Albert farelere dokunmayı bırakın gördüğünde çığlık çığlığa ağlamaya başlıyor. Sadece fareler değil, beyaz tüylü herhangi bir şeyi görmeye bile dayanamıyor.

Son olarak şunu sormak lazım aslında. Bu kadar ciddi bir reaksiyon söz konusuysa bazı insanlar neden korku filmlerine dayanamazken bazıları izliyor. Ya da hız trenlerine binmek, paraşütle atlamak,

Bunun nedeni de çok basit aslında. Daha önce bahsettiğim tüm vücut tepkileri ayrıca cinsel uyarılma ile de büyük benzerlikler gösteriyor. Korku sırasında vücudumuzda gerçekleşen olayların hepsi beynimizde çok benzer etkileşimlere yol açıyor. O nedenle film endüstrisi, ekstrem sporlar veya eğlence parklarının hedef aldığı en temel duygularımızdandır.

Tüm bunların da ötesinde fobi adını verdiğimiz kronik korkular da söz konusu. Bu durum bazen insanların hayatlarını etkileyecek boyutlara gelebiliyor ve yine bazı insanlar için psikolojik tedavi gerektirebiliyor.

Ama özünde şunu söyleyebiliriz. Korku tarih boyunca bizi hayatta tutmuş temel duygularımızdandır ve bunu kabullenmekte hiçbir sorun yoktur. Korkmakta hiçbir sıkıntı yoktur. Gerek kendimizi gerekse yakınlarımızı korumak amacıyla korkmak gerekebilir ve gereklidir de. 

Fakat söz konusu korku başarısızlık ve yetersizlik ise bununla ilgili Robin Sharma şöyle demiştir:

“Yüzleşmediğimiz korkularımız kendimize koyduğumuz engellerden başka bir şey değildir.”

Bitirmeden Instagram ve Twitter’dan da sürekli paylaşım yapıyorum. Sosyal medyadan da mutlaka bebarbilim’i takip edin.

Discord Sunucumuza da katılmayı unutmayın.

Ve her zaman olduğu gibi.

Tekrar görüşene dek.

İyi ki varsınız.

Sevgiler!

Kaynaklar:

verywellmind.com/the-psychology-of-fear-2671696

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir