Featured Video Play Icon

“İÇİMİZDEKİ SAVAŞ” – ID, EGO ve SÜPEREGO

Ahmet çok da önemli olmayan bir arkadaş toplantısına gitmek için yola çıkıyor. Yani toplantı derken de kahve içip dedikodu yapacaklar. Burada sıkıntı yok. Çok iyi aktivite. Fakat Ahmet trafikte takılıyor. Bir türlü ilerlemiyor trafik. Beş dakika. On dakika derken Ahmet bir bakıyor emniyet şeridi boş. İçinden bir ses “bu insanlar ne kadar ahmak, neden kullanmıyorum ki emniyet şeridini? Ne olacak ki?” diyor ve atıyor kendini emniyet şeridine. Herkesin önüne geçiyor. Ahmet niye böyle yapıyor? Ahmet akılsız mı? Bakacağız.

Ama şimdi Mehmet’e bakalım. Mehmet futbol takımından bir arkadaşı ile antrenman sırasında bir tartışma yaşıyor. İçinden bir tane vurmak geliyor. O anda bunu yapsa çok rahatlayacak. Ama Mehmet’in hayalleri var. Bunu yaparsa takımdan atılacağını ve futbol hayatının bitebileceğini biliyor. Mehmet sinirini kontrol ediyor. Belki de bu sayede ileride iyi bir futbolcu olabilecek. Mehmet nasıl bu kadar mantıklı davranabildi? Ona da bakacağız.

Şimdi Ayşe’ye bakalım. Çok önemli bir sınavda. Ama bir soruda takılıyor. Bir türlü yapamıyor. Önündeki arkadaşı da bu konuda iyi biri. Kesin yapmıştır. Öğretmenin de arkası dönük. Kafasını kaldırsa sorunun cevabını görebilecek. Yakalanma ihtimali de neredeyse yok. Ama Ayşe düşünüyor. İçi rahat etmiyor. Vicdanı el vermiyor. Kaldırmıyor kafasını. Bir şekilde çözüyor.  Kağıdını verip gönül rahatlığı ile evine dönüyor. Kaçımız Ayşe gibi yapabilirdik. Çok azımız değil mi? Neden peki?

Tüm bu örneklerin ve çok daha fazlasının, insanların hangi durumda nasıl davrandığının cevabını ise bir adam o kadar güzel açıklamıştı ki zamanında. Hala daha geçerliliğini koruyan çok çok önemli kavramlar. Sigmund Freud ve Psikoanalitik Kişilik Kuramında geçen ID, EGO ve SÜPEREGO kavramları bize insanların neden böyle davrandığını, Ahmet’in neden bu kadar bencil olduğunu, Mehmet’in nasıl bu kadar mantıklı davranabildiğini ve Ayşe’nin örnek vicdanını açıklıyor. Nasıl mı? Gelin bakalım.

Sigmund Freud. 1856 Avusturya doğumlu, ikinci dünya savaşı nedeniyle 82 ülkeden ayrılana kadar Avusturya’da yaşamış, psikoloji dünyasını fikirleri ile hala ikiye bölen, çok tartışmalı bir kişilik olmasına rağmen Alfred Adler ve Carl Jung gibi isimleri de çok derinden etkilemiş bir nörolog ve psikanalizin kurucusu.

Hepsi bir tarafa her anlamda Sigmund Freud çok iyi bir senaryo yazarı olurdu. Bugün gişe rekorları kıracak senaryolar yazabilirdi.

İnsanın içinde yaşadığı güç, arzu, kontrol ve özgürlük savaşını anlatan bir hikayedir onunki. Kişiliklerimiz de bu çatışan karakterlerin bir ürünü. Zihnimizde dönen bir oyun gibi. Biz de bu çatışan zihinsel kuvvetlerin ve yapıların bir ürünüyüz aslında. Antik Yunanlılar örneğin tüm insanlar tanrıların oyununda birer karakterden öteye gidemediğini düşünüyordu. Freud’a göre ise biz zihimizde arzular ve bilinç arasında yaşanan bir dramın aktörleriyiz.

Bu dramda ise üç tane ana karakter var:

ID, EGO, SÜPEREGO…

Önce en temel, en primitif, en ilkel olan ile, ID ile başlamak gerekirse.

Şunu düşünün. Hepimiz o anda tatmin edilmesi gereken bir dürtü, bir arzu, bir isteğin etkisine girmişizdir. Çok beğendiğimiz o araba, o ev veya etkilendiğimiz o kişi. O anda, ama tam da o anda bizim olsun istemişizdir. Değil mi? İşte Freud’a göre bu önlenemez arzular zihnimizin derinlerine işlemiş, kişiliğimizin ID adı verilen bölümünden geliyor. İçgüdüsel ve bilinç dışı şekilde çalışan bu mekanizma tüm ihtiyaçlarımızı ve arzularımızı karşılayarak ertelemeden tatmin olmamız için bizi tetikler. Sosyal yasaklar, ahlaki normlar, gerçek yaşam, mantıklı düşünmeden bağımsız bir şekilde. Hiçbir şey düşünmeden. İstisnasız herkesin içinde taşıdığı en ilkel yapıtaşlarından biri. Kendinizi, çevrenizdekileri düşünün. En sakin, en mantıklı, en ayakları yere basan kişiyi. Hiç aklınıza gelmeyecek insanların da, evet, içlerinde bu arzu yanardağı mevcut. Çizgi filmlerde karakterlerin omuzlarında melek ve şeytan tasvir edilir ya. İşte ID o şeytan. Veya alışveriş merkezlerinde istediği oyuncak alınmadığı için kendini yerlere atan o çocuk var ya? ID’in etkisi altında bir birey görüyorsunuz o anda. Çok da ayıplamayın.

Freud’a göre bu istekleri tetikleyen de “libido” adını verdiği bir olgu. Bildiğimiz anlamı dışında burada daha geniş bir tanım yapıyor Freud. Tüm içgüdüler ve hayatta kalma içgüdüsünün kolektif bir enerjisi olarak tanımlıyor libidoyu. Ve hepimiz doğduğumuzda bu ID ile doğarız. Kodlarımıza işlemiştir. Ne olursa olsun yetiştiğiniz kültür, çevre, sosyal veya ahlaki normlar, kurallar ona dokunamaz.

Fakat bu noktada bir şey olur. Yani elbette herkes istediği her şeyi, istediği zaman, istediği yerde elde etmek ister. Bu mükemmel olurdu. Fakat bu mümkün mü? Değil. Suçlusu kim? Kişisel dramımızdaki ikinci karakterimiz EGO. Bu karakterin en temel görevi ise çok güçlü arzularla beslenen ID ile dış dünya ya da GERÇEKLİK dediğimiz olgu arasındaki dengeyi korumaktır. Rolling Stones’un dediği gibi. “You Can’t Always Get What You Want”. “Her Zaman İstediğini Elde Edemeyebilirsin”.

Yani o zaman şöyle diyebilir miyiz? EGO olmasaydı istediğimizi elde edebilir miydik? EGO’yu boş verelim o zaman? Aslında öyle değil. EGO her ne kadar ID ile çatışma halinde görünse de aslında ID’i bir şekilde mutlu etmeyi de bilir EGI. Yani şöyle düşünün. ID bir futbolcu olsun. Elbette bu futbolcu ne bileyim Barcelona’da yüzmilyonlarca dolarlık bir sözleşme yapmak istiyor olabilir. EGO ise burada bu futbolcunun menajeri durumunda. Arkadaşa şimdilik bu hedefini biraz küçültüp daha küçük bir takımla yetinmesi, yoksa hepten işsiz kalacağını hatırlatır. Daha planlı olmasını, daha uzun vadeli düşünmesi gerektiğini. Yani o çok güçlü duyguyu dönüştürerek daha gerçekçi ve işe yarar planlara dönüştürmemizi sağlayan bir “aracıdır” ego.

İşi zor yani egonun. Yerinde durmayan, içgüdülerinin esiri birini sürekli “sakinleştirmeye” çalışır. Bu da yetmiyormuş gibi bir de onun başında da bir bela vardır. Sürekli onu izleyen, işini doğru yaptığından emin olan bir denetleyici güç. Hikayemize çok sonradan katılan ama ipleri eline alan güçlü bir karakter. SÜPEREGO!

Her şeyi yargılayan ve düzeni sağlamaya çalışan yargıç. EGO, ID ile görüşme halindeyken ve gelecek “krizleri” ve “banane, ben bunu istiyorum” çığlıklarını önlemeye çalışırken süperego sert bakışları ile egonun işini iyi yaptığından emin olmaya çalışır. Güçlü olmasını, etkili olmasını, daha iyi olmasını ister. Vicdan da diyebiliriz süperegoya aslında. Çok sonradan, genellikle ilk olarak anne-babanın sözleri, verdiği cezalar veya övgüleri ile gelişir ve daha sonra daha geniş anlamda sosyal normlar ve ahlak kuralları ile şekillenir. Büyüdükçe bu yazılı olmayan standartları içselleştiririz. Yalan söylediğimizde kötü hissediyorsak veya vergi kaçırdığımızda hakkını yediğimiz insanları düşünmemiz bundan kaynaklanır. Her zaman bu kadar pozitif çıkarımları da olmayabilir. Aslında ID açısından doğru, EGO’nun da onayladığı, bizim için mantıklı bir şeyi de SÜPEREGO önleyebilir. Ki bu noktada suçluları da düşünebiliriz. Ted Bundy gibi seri katiller mesela bu suçları nasıl işliyorlar? SÜPEREGO’ları mı yoktu? Suçlu hissetmiyorlar mıydı? Uygun bir süperego geliştirmelerini sağlayacak bir çevrede mi büyümemişleri? Yoksa daha derinlerde yatan bir sorun mu söz konusuydu? Orası da ayrı bir konu.

Ancak toparlamak gerekirse. Emniyet şeridine hiç düşünmeden kendini atan Ahmet’in EGO veya SÜPEREGOSU olmayan, istediği oyuncak alınmayınca kendini yere atan çocuktan bir farkı olmadığını, ID’inin etkisinde olan, ilkel biri olduğunu,

Arkadaşına vurmak isteyen Ahmet’in EGO’su sayesinde bu içgüdüsünü daha fazla çalışmaya yönlendirmesini ve kendi geleceğini düşünmesini,

Yakalanmayacağını bile bile kopya çekmeyen Ayşe’nin sağlıklı bir SÜPEREGO geliştirdiğini söyleyebilir miyiz?

Sanırım söyleyebiliriz.

Yani çok karmaşık bir iç dünyaya sahip olsak da birçok konuda neden öyle davrandığımızı açıklayan olgular bunlar ve bunları öğrendiğimizde kendi muhasebemizi yaparak, hiçbirini yok saymadan, dikkatli bir denge kurabiliriz. Bu sayede de hem mantıklı, hem arzularını yok saymayan, hem de mutlu bir yaşam sürebiliriz.

Sizin de bu örneklere benzer hikayeleriniz olduğunu biliyorum. Bunları ve fikirlerinizi paylaşmayı unutmayın.

Ve her zaman olduğu gibi.

Tekrar görüşene dek.

İyi ki varsınız.

Sevgiler…

Kaynaklar:

Understanding the Id, Ego, and Superego in Psychology

Examples of Id, Ego, and Superego

Understanding Siegmund Freud’s Id, Ego and Superego | Cleverism

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir