Featured Video Play Icon

Dünyayı Değiştirenler: Bilgisayar Devrimi (2. Bölüm)

Bir fikri ortaya atana bazen biraz fazla odaklanıyoruz. O kadar ki o fikri mükemmelleştireni gözden kaçırıyoruz. Asıl gelişim ancak bu aşamada gerçekleşir zira. Rafineleştirilmeyen hiçbir fikir ne kadar devrimsel görünse de işlevsizdir. Bir çip üstüne 64 tane transistör koyan insanlar geleceği hayal etmemizi sağlamıştı. Ama bir çipe 4 milyon transistör koyanlar asıl geleceği bize verenlerdir.

Kanadalı bir yazar Malcolm Gladwell söylemişti bunları. İnsanın sürekli bir kahraman arama ve asıl gelişimi, ortaya çıkan müthiş icatlara giden süreci görmeme eğilimini ifade ederken.

Isaac Newton’ın söylediği gibi: Daha ileriyi görebildiysem, bunu omuzlarından baktığım devlere borçluyum…

Bilgisayarlar da, ellerimizdeki akıllı telefonlar da bunun en güzel, en elle tutulur, en basit örneğidir aslında.

Hep bir rekabet, hep bir “en birinci kimdi” kavgasının ortasında birbiri ile birinci olmak için değil “daha iyisini yapmak” için rekabet eden devler sayesinde “bir tıkla” tüm dünya parmaklarımızın ucunda. İşte bilgisayarların tarihinin bu bölümünde o bir “tıka” nasıl geldiğimizi konuşacağız. Emin olun her şeyin bu kadar kolay olması hiç de kolay olmadı.

Evet. Elektrik anahtarları ve sonrasında vakum tüpleri ile bilgisayar devriminin fitili ateşlenmişti. Ama. Bir noktada videonun sonunda da konuşacağımız ve bizim de bugün bulunduğumuz gibi bir yol ayrımına gelinmişti. Teknolojinin darboğazı. Yeni bir devrim gerekiyordu ve o devrim de 1947 yılında tüm dünyaya sunulacaktı.

Transistörler.

Modern teknoloji çağının beşiği olarak galiba Bell Laboratuvarlarını gösterebiliriz. Radyo, astronomi, transistörler, enformasyon teorisi, UNIX işletim sistemi ve C programlama dili dahil birçok keşif ve birçok yeniliğin başladığı bir yerdi. Buradan çıkan çalışmalar 7 tane Nobel ödülü almıştı.

Adını da Graham Bell’den almıştır. Graham Bell telefonu icat ettikten sonra Fransız hükümeti kendisine o zamanlarda 10 bin dolar gibi bir ödül vermişti. Bu para bugün 300 bin dolar gibi bir miktara denk geliyor. Graham Bell bu parayı alıp çarçur etmek yerine tamamı ile Washington’da bugün farklı eyaletlere yayılacak olan Bell Laboratuvarlarını kurmuştu.

Ve burada bulunan üç fizikçi John Bardeen, Walter Brattain ve William Shockley, Graham Bell’e Amerika’nın telefon sistemi için yeni teknolojiler geliştirme konusunda yardımcı olurken telefon konuşmalarının aktarıldığı elektrik sinyallerini daha kolay bir şekilde güçlendirmek ve daha uzağa taşımanın yollarını arıyorlardı. Shockley’nin aklına işte bu noktada o devrimsel fikir gelmişti. Yarı iletkenler. Germanyum ya da silisyum gibi işlendiğinde elektriğin çok daha sorunsuz bir şekilde geçişini sağlayan maddelerle vakum tüplerinden daha verimli ve güvenilir bir çözüm bulmuşlardı. Bu fikir Shockley’e ait olsa da kendisinin ilk deneyleri başarısız olunca John Bardeen ve Walter Brattain’den yardım istiyor ve kendilerini bu fikri geliştirme konusunda görevlendiriyor. Ve Bardeen ve Brattain’ın da katkıları ile bugün “nokta-temaslı transistör” olarak bildiğimiz ilk işlevsel transistör ortaya çıkıyor. Ama burada bir entrika karşımıza çıkıyor. Bell Laboratuvarları bu transistörün patentini Bardeen ve Brattain’e atfediyor. Fikri ortaya atan Shockley’e hak ettiği değeri vermiyor. Siz nasıl hissederdiniz bu durumda? Evet. Shockley’nin gözü biraz kararıyor diyebiliriz. Bu öfkesini de güzel kanalize ediyor ve çok daha iyi bir transistör tasarlıyor Shockley. Junction yani bileşik olarak bildiğimiz transistörü.

Vakum tüplerinden sonra inanılmaz bir sıçrama olacaktı transistörler. Katbekat daha küçüklerdi. Kullanılmadıklarında hiç güç kullanmıyorlardı ve en önemlisi neredeyse %100 güvenilirlerdi.

İşte bu nokta modern teknoloji tarihinin dönüm noktasıydı. Hiçbir şey artık aynı olmayacaktı.

Bu arada neyse ki Shockley bu sefer göz ardı edilmemiş ve 1956 Nobel Fizik ödülü Shockley, Bardeen ve Brattain’a eşit şekilde dağıtılmıştı. Tabi bu ödül alındığında bu üçlü çoktan farklı maceralara atılmışlardı bile. Bu arada evet. Teknoloji tarihini değiştiren buluşa ait ödül bir “Fizik” ödülüydü.

Neyse. John Bardeen işleri biraz ileri götürüp süperiletkenlik çalışmaları yapmaya başlamış ve 1972’de bir Novel Ödülü daha almıştı. Brattain Bell Laboratuvarlarında çalışmaya devam etmiş. William Shockley ise transistörlerden vazgeçmemiş ve sonunda kendi şirketini kurmuştu. İyi ki de yapmıştı bunu çünkü bu teknolojinin “rafineleştirilmesi” ve daha da geliştirilmesi bu sayede olmuştu.

Shockley Amerika’daki üniversitelerde yetenek avına çıkmış, bulabileceği en parlak, gelecek vadeden beyinleri toplamıştı. Bunların arasında elektrik mühendisi Robert Noyce ve Gordon Moore da vardı.

Fakat bir sıkıntı vardı. William Shockley biraz geçimsiz bir adamdı. Çalışma tarzı biraz sertti ve bir noktada kendi kurduğu ve en iyi isimleri topladığı Shockley Transistors şirketinden Noyce ve Moore da dahil olmak üzere 8 kişi ayrılmıştı. Bu sekiz bilim insanı Shockley’nin şirketine çok yakın bir yerde, California, Palo Alto’da Fairchild Semiconductor şirketini kurmuştu. Ve bu şirket bugün Silikon Vadisi adını verdiğimiz teknolojinin dünya merkezi olan bölgenin başlangıcı olacaktı.

Ama gelişim devam etmeli dedik ya. Transistörlerle ilgili bir problem vardı. Binlerce transistör kullanılan makinelerde bu parçaların tek tek, el ile bağlanması gerekiyordu. Bu da gerçekten inanılmaz zaman alan, maliyetli ve insan hatasına çok açık bir süreçti.  Tam bu sıralarda hem Fairchild şirketinde Robert Noyce hem de tamamen habersiz bir şekilde Kansas’taki Texas Instruments şirketindeki genç mühendis Jack Kilby bu transistörleri tek bir paket haline getirmenin yollarını arıyordu. İlk olarak Kilby “monolit entegre devreleri” icat etti ve transistörlerle birlikte diğer parçalar da hep birlikte bir paket halinde üretilebiliyordu. Ancak Kilby’nin icadında yine çok fazla işçilik gerekiyordu. Robert Noyce ise tüm bu süreçleri otomatikleştirmenin bir yolunu bulmuş ve entegre devreleri neredeyse mükemmel hale getirmişti.

Entegre devreler de kendi çapında bir devrimdi ve bu sayede 1960’larda bilgisayarlar gittikçe küçülmeye başlamıştı. Bu arada IBM’in patronu Thomas Watson tarihe geçecek gaflardan birini yapmıştı. Şöyle demişti. “Tüm dünyanın en fazla 5 bilgisayara ihtiyacı olduğunu düşünüyorum”. 20 yıl geçmeden kendi şirketi dahil dünyada 25 bin bilgisayar satılacağını bilmeden.

Gelişim bu dönemde son gaz devam ediyor entegre devrelerden geniş çaplı çiplere geçiliyor, binlerce parça tek bir çipe sıkıştırılabiliyordu. Bu da şu anlama geliyordu artık. İleride bir gün bir bilgisayarın tamamı tek bir çipe sıkıştırılabilecekti.

Bu sıralarda 1968 yılında Robert Noyce ve Gordon Moore Fairchild şirketinden de ayrılıp bu Çip entegrasyonunu bir adım ileri taşımak için Integrated Electronics adında bir şirket kurdular. Kısa adı ile, evet. INTEL!

İlk amaçları hafıza çipleri üretmekti ancak elektronik hesap makineleri için çip siparişi aldıklarında işler değişecekti. Frederico Faggin ve Marcian Edward Hoff’un da aralarında bulunduğu mühendisler her model için özel çipler üretmektense tüm modellerde çalışacak programlanabilir evrensel bir çip üretmeye karar verdiler.

Bu da işte genel amaçlı, tek çipli bilgisayarların, diğer adı ile mikroişlemcilerin doğuşu olacaktı.

Ve işte gelecek artık gelmişti. Transistörlerle başlayan devrim 10larca yıl sonra mükemmele yaklaşmış, asıl sıçrama bundan sonra yaşanacaktı. 

1974’e gelindiğinde INTEL 8080 olarak bilinen ünlü mikroişlemcisini piyasaya sunmuş ve bilgisayarlarla ilgilenen herkes bu mikroişlemciyi baz alarak kendi evinde bilgisayarını üretebiliyordu. Bunlardan birisi de Ed Roberts’ın ürettiği MITS Altair 8080’di. Önündeki led ışıkları ile bildiğimiz bilgisayara çok benzemese de yapabildikleri ile Roberts bu modelden binlerce satmış ve zengin olmuştu. Bu başarısı da bir adama ilham olacaktı. Calfornia’da yaşayan bir elektronik dehası. Steve Wozniak. Wozniak gerçekten tamamen zevk için, bir hobi olarak bu işlerle uğraşan biriydi ve yine kendine meydan okumuştu. O zamanlar Intel’in rakiplerinden Mos Technology’nin 6502 mikroişlemcisini kullanarak kendine bir bilgisayar yapmıştı. Adı da APPLE I olacaktı. Bu bilgisayarı üyesi olduğu bir bilgisayar kulübünde arkadaşlarına gösterdiğinde hepsi birer tane sipariş etmişti. Ama o arkadaşlardan biri olaya çok farklı açıdan bakabilen, bu devrimsel teknolojinin dünyayı değiştirebileceğini gören başka bir dehaydı. Sadece kendine bir tane bilgisayar almakla kalmayıp Steve Wozniak’a “bunu geliştirmemiz lazım” diyen biri. Steve Jobs.

Wozniak’ı ikna edip ailesinin garajında Apple Computer Corporation şirketini kuran Steve Jobs.

İlk olarak 175 tane Apple I’i 666 dolar 66 cent gibi bir fiyata satıp bir sonraki projeleri için gerekli bütçeyi topladılar. Steve Wozniak’ın önderliğinde Apple II bilgisayarını geliştirdiler. Sony televizyonlardan esinlenen ve zamanının çok ötesinde bir tasarıma sahip olan ve 1977 yılında piyasaya çıkan bu bilgisayar dünyanın ilk “kullanıcı dostu”, ev tipi, mikro bilgisayarıydı.

Hemen büyük bir sükse yapan bu makineyi insanlar, okullar, küçük işletmeler 1298 dolar gibi bir fiyattan satın alıyor, kısa sürede 10 binleri bulan satışlara ulaşıyordu. Sadece iki yıl içinde 50 bin satış rakamını aşan bilgisayar ile Steve Jobs’ın garajından çıkan şirket dünyanın en büyük şirketlerinden biri haline gelmişti.

Peşinden Radio Shack’in TRS-80’i ya da eskilerin çok iyi hatırlayacağı Commodore PET gibi bilgisayarlar piyasaya çıkmaya başlamıştı.

Bu piyasanın sıradan insanları hiç ilgilendirmeyeceğini düşünen IBM bu başarı karşısında tabi şok olmuştu. Bir süre daha eski kafa ile devam eden şirket böyle olmayacağını anlayıp 1981’de Intel 8080 işlemcili IBM Personal Computer’ı yani PC’yi piyasaya sürmüş ve piyasa payını Apple’dan geri almıştı.

PC’nin başarılı olmasının en büyük nedeni şuydu. Apple II dahil olmak üzere 70’lerdeki bilgisayarlar “uyumsuzdu”. Yani her biri farklı donanımlarla farklı şekillerde kullanılıyordu ve birçoğu BASIC adında çok basit bir programlama dili ile programlanıyordu. Ama her bir model için farklı bir BASIC versiyonu söz konusuydu. Yani bir model için yazılan program başka bilgisayarlarda çalışmıyordu. Bir yazılım piyasası yoktu henüz.

1976’da bu büyük problemi gören bir öğretmen ve bilgisayar bilimcisi olan Gary Kildall CP/M adında bir işletim sistemi yazdı. Bu basitçe kullanıcı programları ile donanım arasında bir köprü görevi görüyordu. Bu sayede tüm bilgisayarlarda aynı programlar CP/M aracılığı ile hiçbir değişikliğe gerek kalmadan kullanılabilecekti. Bu sihirli dokunuşla tüm mikrobilgisayarlar artık evrensel bir uyumluluğa kavuşmuştu. Bu bildiğimiz hali ile ilk bilgisayar işletim sistemiydi ve Gary Kildall bu icadı ile bir multimilyoner olacaktı. IBM tabi bu fırsatı hemen görmüş ve Kildall’a 200 bin dolara bu işletim sistemini kendi bilgisayarlarına entegre etme teklifini götürmüştü. Kildall da potansiyeli görmüş ve bu komik teklife hayır demişti.

IBM de bunun üzerine başka genç bir mühendisin kapısını çalmıştı. Henüz yeni bir şirketin azimli ve çok zeki sahibine. Microsoft’un sahibi Bill Gates’di bu. Microsoft şirketinde Bill Gates hemen IBM için DOS adı verilen bir işletim sistemi tasarladı. Kimine göre IBM ve Bill Gates, Gary Kildall’ın fikirlerini çalmıştı. Ama bilinen bir şey var. Microsoft işletim sistemine sahip IBM bilgisayarlar müthiş bir başarı hikayesi yazacaktı.

Ama Bill Gates gerçekten çok da iyi bir iş insanıydı. IBM’e DOS işletim sistemini satarak anlaşma ile kendisi için çok benzer bir versiyonu olan MS-DOS’u tutmuştu. Bu işletim sistemi ile Compaq, Dell gibi şirketler de Gates’e gelerek IBM’in tekelinden kurtulmak istediklerini söylediler. Bunun üzerine IBM’in pazar payı gittikçe düşmüş ve bu mücadelenin galibi INTEL ve Microsoft olmuştu. Dünyadaki neredeyse tüm bilgisayarlarda Intel işlemci ve Microsoft işletim sistemi kullanılıyordu. IBM, Apple ve Gary Kildall ilk başarılarının üzerine koymayı becerememişti bu dönemde.

Ama APPLE’ın son bir silahı vardı. Kullanım kolaylığı. Steve Jobs için kullanımı kolay bilgisayarlar üretebilmek bir şahsi mesele haline gelmişti adeta. Ama kendisine asıl ilham olan Xerox’un efsane Alto bilgisayarıydı. Palo Alto Araştırma Merkezinde gördüğü ve 40 bin dolar değeri olan bu bilgisayar tarihte ilk kez bir yenilik sunuyordu. Basit metinler yazmak yerine ekranda bir fare ile sağa sola kaydırılabilen, kullanılabilen simgeler vardı. Bu bildiğimiz haliyle ilk Grafik Kullanıcı Arayüzüydü. Ve şu anda tüm modern bilgisayarların temelini oluşturan bu fikrin arkasında da Alan Kay vardı. Bu arada bu fikirlerin, yani Mouse veya simgeler gibi fikirlerin asıl babası da Dougles Engelbart idi.

Steve Jobs bu fikri geliştirmiş ve kendi şirketinde daha sonra Apple Lisa adı verilen bir bilgisayart tasarlamıştı. 1983’te çıkan bu bilgisayar genel amaçlı kullanıma yönelik ilk grafik arayüzlü kişisel bilgisayardı. 10 bin dolar gibi bir fiyat ile büyük bir ticari başarı yakalayamasa da sonrasında gelecek devrim için bir temel oluşturmuştu. 1 yıl sonra, 1984’te çıkacak Macintosh için.

1984’ün Ocak ayında, George Orwell’in 1984 kitabından esinlenilen ve IBM’in monopolisine gönderme yapılan ve Ridley Scott’un yönettiği bir reklam filmi ile tüm dünyada Macintosh ile inanılmaz bir sükse yapmıştı Steve Jobs.

Buna rağmen IBM’e rakip olacak seviyeye gelemese de aslında dolaylı olarak Bill Gates’in IBM’i koltuğundan etmesine yardımcı olacaktı. Bill Gates Macintosh’u görmüş ve bu kullanımı kolay, simgelerle bezeli masaüstüne hayran kalmıştı. Hemen bu tasarımdan esinlendiği, MS-DOS’un güncellenmiş bir hali olan Windows işletim sistemini piyasaya çıkarmıştı.

Apple’a göre bu bariz fikir hırsızlığıydı ve 1988 yılında 5.5 milyar dolarlık bir tazminat davası açmıştı. Ancak 4 yıl sonra bu dava kapanmış ve Microsoft bu “benzerliği” kullanma hakkına sahip olmuş ve ardından Windows 95 işletim sistemini piyasaya sürmüştü.

Sonrası? Sonrasını biliyorsunuz zaten. Artık hiçbir şey aynı olmadı. Apple ve Microsoft artık birer şirketten daha fazlası desek abartmış olmayız sanırım. Tüm dünyaya yön veren aktörlerden… Her anlamda modern dünyanın mimarları.

Bundan ötesini daha önce Yapay Zeka, Kuantum Bilgisayarları vs. gibi videolarımızda konuştuk ancak elbette konuşacak daha çok şey var. Örneğin Moore yasasına göre teknik anlamda bir noktada daha gelişmiş bilgisayarlar yapabilmemiz mümkün görünmüyor. Bunun için kuantum bilgisayarlarına ihtiyacımız olacak. Bununla ilgili çalışmalar devam etse de spinotrics veya DNA, protein ve diğer biyolojik moleküllere dayanan biyomoleküler teknoloji gibi alanlar da bu soruna bir çözüm arıyor. Ya da “grafen” gibi yeni malzemelerle yapılan yeni tip “çipler” de bir cevap olabilir.

Anlayacağınız konuşacak daha çok şey var.

Ama ne olursa olsun tüm bunlar, geçmişi, hikayesi ile birlikte geleceği de çok heyecan verici değil mi?

Bu heyecanı birlikte paylaşmaya devam edeceğiz…

Ve her zaman olduğu gibi.

Tekrar görüşene dek.

İyi ki varsınız.

Sevgiler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.