Şizofreni ve Yaratıcılık Mevzusu – Syd Barrett Vakası

Syd Barrett. Pink Flloyd’un kurucusu. Beyni. Her şeyi.

Rock müzik tarihinin gördüğü en iyi gruplardan biri, saykadelik ve deneysel rock akımının öncüsü olarak kabul edilen bir grup.

Syd belki de Jimi Hendrix ya da grup arkadaşı David Gilmour kadar iyi bir gitarist değildi ya da çok çok iyi bir solist de değildi ama işte birçok otoriteye göre Pink Flloyd’u Pink Floyd yapan ve tarihin en iyileri arasına sokan kendisiydi.

Syd Barrett önce Cambridge Technical College’da Sanat bölümünü bitirir ve ardından Camberwell’de resim bölümünü de bitirir. Sonrasında liseden beri arkadaş olduğu Roger Waters, daha sonradan tanıştığı Rick Wright ve Nick Mason ile birlikte 1965 yılında Pink Floyd’u kurar. Daha sonra David Gilmour da aralarına katılacaktır.

Ve Syd Barrett dönemin en çok ses getiren bu saykadelik rock grubunu kurduğunda sadece 20 yaşındaydı ve The Piper At The Gates of Dawn isimli ilk albümündeki şarkılar tamamen kendi eseriydi.

Bu album ve ortaya çıkardığı daha önce görülmemiş tarz o günden bu güne tüm müzik dünyasını derinden etkileyecekti.

1967 yılında çıkarılan bu albümün ardından 1968’de Pink Floyd A Saucerful of Secrets isimli bir album daha çıkarır ve gruba hayat veren Syd Barrett’ın son albümü olacaktır.

Çünkü Syd hastadır.

Genetik olarak şizofreni yatkınlığı olduğu düşünülen Syd neredeyse her gün kullandığı LSD ve birden dünyaca ünlü bir rock star olmanın getirdiği ağırlık ile günden güne akıl sağlığını kaybetmiş ve sonunda gruptan ayrılarak veya kimilerine göre gönderilerek çok kısa süren ama birçok nesli etkileyen bir miras bırakmıştır.

Daha sonra Pink Floyd David Gilmour ve Roger Waters öncülüğünde çok çok iyi işlere imza atsa da birçok rock müzik severe göre Syd’in mirasının ekmeğini yemiş ve o ilk albümdeki sıradışı saykadelik etkiyi bir daha yakalayamamıştır.

Syd Barrett gruptan tamamen koptuktan sonra neredeyse tamamen kapalı bir hayat yaşamış ve kızkardeşi dışında hiçkimseyle bir daha irtibat kurmamış ve 2006 yılında diyabet nedeniyle hayatını kaybetmiştir.

Peki o ışıltılı dönemde, herkesin hayal edeceği bir hayata 20’li yaşlarının başlarında ulaşan bir insanın bu kadar kısa sürede neredeyse serbest düşüş hızı ile kariyerini sonlandırmasının nedeni neydi?

Öncelikle özellikle o dönemlerde basında Syd Barrett’ın bu düşüşü uyuşturucu kaynaklı zihinsel bozulma ve sinir krizine bağlanıyordu.

Burası çok tehlikeli işte. Anlatacağım.

Çünkü. Syd Barrett’ın grup arkadaşları ve özellikle en yakın arkadaşı David Gilmour’a göre Syd Barrett her zaman “sıradışı” davranan biriydi. Sürekli “sıradışı” düşüncelere sahipti.

Sıradışıdan da kasıt şu. Özellikle yirmili yaşlarının başlarında rahatsız edici düşünceler (buna intihara meyilli olma da dahil), anormal davranışlar gösterir olmuş (Syd bir konserin ortasında birden sahneyi terk edebilirdi, sahnede veya durup dururken aklına geleni yapabilirdi, sırtı seyircilere dönük dakikalarca aynı notayı çaldığı veya dakikalarca hiçbir şey yapmadan boşluğa baktığı oluyordu) ve sonrasında sanrılar ve “halüsinasyonlar” görmeye başlamış, paranoyak davranışlar sergilemeye, konuşmasında ve düşüncelerinde sürekli bir karmaşa ve karışıklık göstermeye ve ilerleyen zamanlarda katatonik krizler yaşamaya başlamış ki katatoni, psikomotor bir rahatsızlık olup örneğin birden tüm kasların donması ve birinin olduğu gibi kalması hareket edememesi olarak özetlenebilir ve son olarak toplumdan tamamen soyutlamıştır kendini.

Şimdi “sinir krizi” veya “uyuşturucu nedenli bozukluk” olarak özetlemek bu yüzden tehlikeli.

Çünkü Syd Barrett’ın göstermiş olduğu tüm bu belirtilerin işaret ettiği iki rahatsızlık var:

ŞİZOFRENİ…

veya

ŞİZOTİP KİŞİLİK BOZUKLUĞU…

Gruptan ayrıldıktan sonra bir iki solo albüm denemesi de yapan Syd, Barrett isimli son solo albümü ile müzik dünyasına tamamen elveda demiştir. Yıllar boyunca kimseyle görüşmeyen Syd bir ara durup dururken Pink Floyd “Wish You Were Here” isimli albümü üzerinde çalışırken grubu ziyaret etmiş ve ilk başta arkadaşları kendisini tanımamıştır bile. Çünkü artık Syd böyle görünmektedir…

Syd hem müthiş potansiyelini kaybetmiş hem de artık çok sağlıksız bir hayat sürmektedir. Ve artık ölene kadar sosyal olarak neredeyse tamamen kopuk bir hayat yaşayacaktır…

Biyolojik yatkınlığı da olduğu düşünülen Syd Barrett için uyuşturucu ve LSD kullanımı da elbette tetikleyici olmuştur. Çevresel faktörlerin şizofreniyi ortaya çıkardığına yönelik birçok araştırma da mevcut.

Birçok kaynağa göre ŞİZOFRENİ’yi veya ŞİZOTİP BOZUKLUĞU akla getiren başka çok önemli bir semptom daha var Syd Barrett’ın hikayesinde: Yaratıcılık.

Bu sıradışı yaratıcılık ve şizofreni veya şizotip bozukluk arasındaki bağlantı ile ilgili tek örnek Syd Barrett da değil bu arada.

Psikologlara göre Vincent Van Gogh, Emily Dickinson, Isaac Newton ve Albert Einstein da şizotip bozukluğu olan kişilerdi. Ki Einstein’ın çok da bilinmeyen iki oğlundan biri olan Eduard Einstein şizofreni tanısı ile hayatının büyük kısmını akıl hastanelerinde geçirmiştir.

Şizotip kişilik bozukluğu olan kişilerle yapılan yeni bir araştırmaya göre yine bu kişiler genel nüfusun aksine daha çok beynin yaratıcılıkla ilişkilendirilen bölümlerini kullanmaya yatkın oluyorlar ve bu nedenle genellikle sanat, müzik ve yaratıcılık ve hayal gücü gerektiren alanlarda çok daha farklı işlere imza atabiliyorlar.

Bu noktada Şizotip Bozukluk ile Şizofreniyi ayırmak gerekiyor aslında. Çok benzer semptomları olan bu iki rahatsızlık arasındaki en önemli fark halüsinasyonlardır. Şizotip bozuklukta hastanın paranoya yatkınlığı olsa da halüsinasyonlar görülmez. Şizofrenide ise en belirgin özellik halüsinasyonlardır. Şizotip bozukluk illa ki Şizofreniye dönüşmeyebilir ve bu tip insanlar yardım ve tedavi ile normal hayatlar sürebilirler. Ama işte yaratıcılıktan bahsederken daha çok Şizofreniye evrilmemiş Şizotip bozukluktan bahsedilir daha çok. Şizofreniye evrildiğinde ise Syd Barrett örneğinde olduğu gibi söz konusu yaratıcılıktan ve hatta normal bir hayattan çok da bahsedilemiyor maalesef. Arada çok ince bir çizgi var.

Şimdi. Söz konusu çalışma 2005 yılında Şizofreni Araştırmaları isimli dergide Brad Folley ve Sohee Park isimli psikologlar tarafından yayımlanmıştır ve Folley araştırma ile ilgili şunları söylemektedir:

“Şizotip bozukluk ile yaratıcılık arasındaki ilişki çok açık bir şekilde karşımızdaydı aslında ancak kimse bu insanları araştırmamıştı. Biz çalışmamızda bu kişilerde yaratıcılığı deneysel olarak inceledik ve bu kişiler hayal gücü gerektiren çalışmalar yaparken beyinlerindeki süreçleri de gözlemledik.”

Folley ve Park şizotip, şizofren ve normal kişilerdeki yaratıcı düşünce süreçlerini incelemek adına iki deney gerçekleştiriyor. İlk deneyde deneklere bildiğimiz, sıradan ev eşyaları gösteriliyor ve kendilerinden bu eşyalar için yeni işlevler düşünmeleri isteniyor.

Bu deneyde Şizotip bozukluğu olan insanlar Şizofreni olan veya rahatsızlığı olmayan insanlara göre çok daha yaratıcı işlevler düşünebilmiş ve önerebilmişlerdir.

Folley bununla ilgili şunları söylemiştir:

“Şizofreni rahatsızlığı olanların düşünsel süreçleri genellikle çok karmaşık ve dağınıktır. Bu da yaratıcı olmalarını engeller çünkü düşüncelerini toparlamak onlar için imkansızdır. Şizotiplerde ise şizofreninin yıkıcı belirtileri olmadığı için ve normal nüfusa göre çok daha yaratıcı düşünebildikleri için çok daha yüksek bir hayal gücü gözlemlenmektedir.”

İkinci deneyde ise yine günlük eşyalarla ilgili yeni işlevler düşünmeleri isteniyor ve aynı zamanda kendilerinden bir şey üretmeleri isteniyor (resim yapma, enstrüman çalma gibi) ve bu sırada beyin aktiviteleri görüntüleniyor.

Taramalara göre şizotip, şizofren ve normal deneklerin hepsi yaratıcı aktivitelerde beynin iki lobunu da kullanıyor ancak şizotiplerin sağ lobunda çok çok daha fazla aktivite gözlemleniyor.

Bilim dünyasında haklı olarak “bu işin sağ beyni, sol beyni yok” denir. Kapsamlı ve yaratıcı bir çalışma için iki lobun da eşit ve ortak şekilde kullanılması gerektiğine işaret edilir. Ama bu araştırmada işte Şizotipler diğer gruplara göre çok daha yaratıcı işler ortaya koyarken Sağ lobda çok daha fazla faaliyet gerçekleşiyor. Bu bulgu ortadayken şunu söyleyebiliriz belki de. Evet normal bir insanda iki lob da kullanılmalı elbette ama burada zaten Şizotip Kişilik Bozukluğu olan birinden bahsediyoruz. Bu insanın çok daha yaratıcı olması belki de sağ lob ile sol lob arasındaki bağlantılardaki değişiklik nedeniyle olabilir.

Ki bu araştırmayı yapanlara göre de şizotip bozukluğu olanlar veya psikoz eğilimli insanlar normal insanlara göre beynin bir tarafını kullanmaya daha yatkın oluyor ve bu da işte bu “ekstra” yaratıcılık etkisini ortaya çıkarıyor.

Folley’nin ayrıca referans gösterdiği bir çalışmada İsviçreli nörobilimci Peter Brugger’ın bulgularına göre mesela anahtarlığınızda iç veya dış kapı anahtarının hangisi olduğunu bulmak ve dil becerilerinin beynin sol lobu ile ve bir nesne için yeni işlevler bulma veya yeni bir yeri keşfetme gibi aktivitelerin sağ lob ile ilişkilidir. 

Brugger’a göre çok ilginç bir bulgu da söz konusu. Şizotip veya şizofreni hastalarının çok büyük çoğunluğu iki elini de aynı şekilde kullanabiliyorlar. Bu da bize şunu gösteriyor olabilir. Şizotip bozukluğu olanlar özellikle beynin farklı bölümleri arasında çok daha efektif bir şekilde geçiş yapıyor olabilirler. Ve örneğin yaratıcılık gereken bir iş için gerekli olan lobu çok daha efektif kullanıyor olabilirler.

Ama işte burada bu insanların hayatlarını çok ama çok zorlaştıran sanrılar, paranoya kaynaklı korkular, katatonik davranışlar gibi semptomlar da ortaya çıkıyor. Bu bağlantı ise henüz bulunabilmiş değil.

Bilim insanları bu çok ilginç bağlantıyı bulmak için hala çalışıyorlar.

Genetik faktörler kadar çevresel faktörler de çok büyük bir rol oynuyor tüm bu süreçte görünüşe göre.

Özellikle sarsıntılı bir çocukluk geçiren ve uyuşturucu etkisinde olan insanlar yaratıcılık ile şizofreni arasındaki yolu çok hızlı kat edip Syd Barrett örneğinde olduğu gibi tüm potansiyellerini yitirebiliyorlar.

Hep söylediğim gibi.

Evren ve insan beyni… Sonu yokmuş gibi görünen olgular. Araştırırken, çalışırken bulduklarımız çok heyecan verici… Sürekli yeni sorular… Her yeni cevap yeni bir soru… Ama çok zevkli değil mi?

En kısa sürede tekrar görüşmek üzere…

Ve her zaman olduğu gibi.

İyi ki varsınız!

Sevgiler…

Kaynaklar:

Schizophrenia Daily News Blog: Syd Barrett, Founder of Pink Floyd band, Sufferer of Schizophrenia, Passed Away this Week

Schizophrenia Daily News Blog: The Beach Boys – Brian and Murray Wilson, Family Dysfunction and Schizophrenia

Schizophrenia Daily News Blog: Creativity linked to Schizotypy

(3) Şizotipal Kişilik Bozukluğu (video) | Khan Academy

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir