Bebar Bilim · Merak, evrenin en iyi başlangıç noktasıdır.
Yaşam ve Doğa

Ölümün Amacı Ne?

▶ YouTube’da izle ↗

Oynatınca YouTube’a bağlanılır. YouTube’da aç ↗

Bu yazı, 7 Nisan 2024 tarihinde yayımlanan Bebar Bilim videosunun metninden uyarlanmıştır. Güncel gelişmeler içeren değerlendirmeler özgün yayın tarihinin bağlamındadır.

Okyanuslar bu dünyadan değilmiş gibi görünen canlılarla dolu biliyorsunuz. En çarpıcı olanlara bakarken korkutucu görüntüye sahip olanlar, ilginç görünenler, ışık saçanlar arasında ufak bir canlıyı gözden kaçırabiliriz. Adını Yunan mitolojisinde Argolis antik şehrinde, Lerna bataklıklarında yaşayan ve ölüler ve canlıların dünyasını ayıran kapının bekçiliğini yaptığına inanılan ve kesilse bile yerine yenisini çıkarabildiği çok başlı bir canavar olan Hidradan alan, denizanalarının tatlı su akrabaları olan Hidralar. Bir karahindibayı andıran bu canlıların inanılmaz bir özelliği var. Yaşlanmıyorlar. Evet. Bir anlamda aslında teknik olarak ölümsüzler… Bir hidrayı alıp parçalara ayırsanız bile ayırdığınız her parçadan yeni bir hidra doğuyor. Garip. Fantastik. Ama gerçek…

Bu gerçek de elbette antik çağlardan beri ölümsüzlük rüyası ile yanıp tutuşan insanlığın büyük ilgisini çekiyor. Yani. En azından doğal nedenlerle ölmekten kurtulmak… Yaşlanmayı mesela. Durdurmak. Mümkün mü? Bu canlılar bunu yapıyor da biz neden yapamıyoruz? Hem. Ölüm gerçekten de önlenebilir mi? John Donne’ın 10. Sonesinde söylediği gibi “Ölümü öldürebilir miyiz?” gelin bakalım… Yaşlanmak… Kabullenmekten başka şansımız yok. Yaşlanıyoruz, yaşlanacağız. Bizden önceki 100 milyarın üzerindeki her insan gibi. Ve nihai son ile hepimiz yüzleşeceğiz. Bunu biliyoruz. Ama yaşlanmak ne demek ki?

20. yüzyılın ortalarında “yaşlanmak” moleküler ve hücresel düzeyde meydana gelen bir dizi hasarın birikimi olarak tanımlanmıştı. Bebeklikte kaynaklar büyümeye, sağlıklı kalmaya ve hücrelerin bakımına harcanır. Çocukluk ve ergenlikte odak noktası hayatta kalmaya ve mümkün olduğunca güçlenmeye ve sağlıklı olmaya kayar. Üreme yaşına geldikten sonra ise öncelik üremedir. Çünkü birçok organizma için kaynaklar sınırlıdır ve aslında sağlığımızı ve hatta kimi zaman hayatımızı kaybetmek pahasına bu sınırlı kaynakları üremeye, çocuk sahibi olmaya ayırırız.

Bunun en ekstrem örneği aslında somon balıklarıdır. Dünyanın en zorlu göçlerinden birini gerçekleştirir somon balıkları. Akıntının tersine yüzer, bu arada vücutları dramatik şekilde değişir, başkalaşırlar, hızlı mutasyonlardan geçerler, çoğu bu yolda heba olur ve en nihayetinde üreme bölgelerine ulaşırlar. Ve burada yumurtalarını bıraktıktan sonra ne olur? Ölürler… Yani. Bir somonun buradan geri dönmesi neredeyse imkansızdır. Geri dönüşü olmayan, sonunda ölüm olduğunu bile bile, buna rağmen sırf üreyebilmek için yaptıkları bir yolculuktur bu.

Bu açıdan baktığımızda “neden ölüyoruz?” sorusunun cevabını “yeni nesillerin doğabilmesi” için olarak verebiliriz. Ki “fedakarlık, özveri” gibi kavramlarla gayet de süslü bir ölüm tanımı olurdu bu. Ama tabi bu kadar basit değil. Yaşamımız boyunca genlerimiz sayısız mutasyona uğrar. Bazıları tamamen rastgeledir bunların. Bazıları ise yediklerimiz veya UV ışınları gibi dış etkenlere bağlıdır. Bu mutasyonların büyük çoğunluğu da etkisiz, zararsızdır. Çok çok azı ise işe yarar bir etki bırakır. Üreme çağından önce “bir organizmanın üreme şansını azaltacak ya da hatta onu öldürecek tüm mutasyonlar seçilim sırasında elenir haliyle”…

Fakat yeni nesiller ortaya çıkarabilecek üreme çağına geldikten sonra işte doğal seçilim etkisi zayıflamaya başlar. Somon balığımıza geri dönersek burada yetişkinliğe ve üreme çağına çok güçlü bir şekilde ulaştığını görüyoruz. Eğer üreme sonrasında bu somonun daha uzun yaşamasını sağlayacak bir mutasyon gerçekleşseydi ve bir yıl daha yaşama şansı olsaydı bu aslında yeni doğanların diğerleri üzerinde çok da avantajı olmayacağı anlamına gelirdi. Yani doğal seçilim açısından üredikten sonra sağlıklı kalmamızı sağlamanın pek bir avantajı yok. Üredikten sonra bir anlamda misyonunuzu tamamlıyor ve gelecek nesillere sunacak pek bir şeyiniz kalmıyor.

Fakat somon örneği ne kadar ekstrem görünse de bu tek seferlik üreme intihar misyonunun farklı işlediği türler de var. Birden fazla üreme döngüsüne sahip türler gibi. Bu durumda bu türlerin yaşam ömrü daha da uzayabiliyor. Çocuk sayısı arttıkça türün devam etme şansı da artıyor haliyle. Fakat DNA’mızda gerçekleşen mutasyonların birçoğunun ya etkisiz ya da olumsuz etkili olduğunu biliyoruz. Bedenlerimiz bu DNA hasarının bir kısmını onarabiliyor. Fakat yaş aldıkça bunu yapma kabiliyeti de azalıyor haliyle.

Bu durumda yaşlanma ve ölümün iki şekilde gerçekleştiğini görüyoruz: doğal seçilimin zayıflaması nedeniyle olumsuz mutasyonların birikimi ve üreme için avantajlı fakat ömrü uzatma konusunda zararlı mutasyonların etkisi. Misal Meme Kanserinden sorumlu BRCA gen mutasyonları. Bu mutasyonlar meme ve rahim kanseri riskini ciddi ölçüde artıran değişimler. Ancak diğer taraftan bu mutasyonu geçiren kadınların doğurganlık oranlarının da daha yüksek olduğu ortaya çıkıyor. Bu mutasyonlar özellikle genç kadınlarda üretkenlik avantajı sağlarken ilerleyen zamanlarda sağlık açısından büyük risk de oluşturuyorlar.

Ya da “hücre senesensi” ya da “hücre yaşlanması” olarak bildiğimiz durum. Bu olumsuz gibi görünse de erken yaşlarda hasarlı DNA’ların çoğalmasını engelleyen bir özellik. Bizi bir şekilde kansere karşı koruyor. Fakat ileride yaşlı hücreler dokularda birikerek özellikle inflamasyona neden olarak yaşlılıkla ilişkili hastalıklar olarak bildiğimiz sayısız hastalığın da nedeni. Yani temel olarak doğada, evrimsel süreçte yaşlanmanın başlangıcına dair net bir çizgi var. Üremek. Somonlar, sinekler ve benzeri türler için bu tek seferlik bir misyon. Üreme çağına kadar hayatta kal, zamanı geldiğinde bırakabildiğin kadar yumurta bırak ve sonra öl.

Kaplanlar, yunuslar gibi türler için bu biraz daha zaman alıyor. Çünkü doğduktan sonra da çocukları ile ilgilenmek zorundalar. Beslemeleri, korumaları, kendi başlarına hayatta kalabilecek duruma getirmeleri gerekiyor.

Bu açıdan baktığımızda aslında insan türü gereğinden fazla yaşıyor. Fakat burada insanın daha uzun yaşamasının şöyle bir nedeni ortaya çıkıyor. Yaşlıların, çocuklarının çocukları ile de ilgilenmesi. Evet. Türün devamı açısından anne çocuk doğurduktan sonra onun annesi bu çocuklarla ilgilenme konusunda yardımcı olursa daha fazla çocuk doğurarak evrimsel avantajını çok daha artırabiliyor. Bir nesil atlaması söz konusu burada. Ve elbette sağlık ve teknolojideki gelişmeler sayesinde insan artık hayatta kalma baskısını daha az hissettiği için bu süre gittikçe uzuyor… Bu da haliyle insanın gözünü ölümsüzlüğe dikmesine neden olabiliyor.

Fakat yine de bencil gen teorisi olarak da bilinen “türler üremek için vardır, üredikten sonra misyonunu tamamlamıştır” yaklaşımı ne olursa olsun bir noktadan sonra bizim çok da uzun yaşamamızın anlamsızlığını ortaya koyuyor.

Yani aslında evrimsel süreçte ölüm, genetik çeşitliliği ve adaptasyonu destekleyen temel bir fonksiyona sahiptir. Bireylerin ölümü, kaynakların yeni nesillere aktarılmasını sağlar ve doğal seçilim yoluyla uyum sağlayan genlerin yayılmasına olanak tanır. Bu, türlerin çevresel değişikliklere uyum sağlamasını ve uzun vadeli hayatta kalmasını destekler. Ölüm, yaşamın bir döngüsü olarak, türlerin evrimsel anlamda ilerlemesine ve genetik materyalin yenilenmesine katkıda bulunur.

Ölüme götüren süreci ise yaşlılık ile ilişkili hastalıklarla adım adım görüyoruz. Telomerlerin işlevini kaybederek kromozomları artık koruyamaması, dna hasarları ve hücre yaşlanması gibi sayısız sebep bulabiliriz. Ama şunu söyleyebiliyoruz: ölmemiz lazım. Aksinin herhangi bir doğal avantajı yok. Ama tabi kafamızın bir tarafında dönen o soruyu da sormak gerekiyor. Bunu ne kadar geciktirebiliriz ve hatta önleyebilir miyiz?

Tabi ilk etapta odak noktamız yaşam süresini uzatma ve yaşlanmanın etkilerini yavaşlatma oldu çok uzun süredir. Bu çalışmalar genellikle genetik, moleküler biyoloji, biyogerontoloji ve regeneratif tıp alanlarında yoğunlaşıyor. DNA onarımı, telomer uzunluğunu koruma, hücresel yaşlanmayı yavaşlatma, kronik inflamasyonu azaltma ve metabolizmayı optimize etme bunlardan bazıları.

Fakat ölümsüzlük? Bu işte “teknik olarak” mümkün değil. Bunun hayalini kuranların tarih boyunca odaklandığı çalışma alanları biyolojik yaşlanmanın tamamen durdurulması, hücre ve organların yenilenmesi, yapay organlar ve doku mühendisliği yoluyla vücut fonksiyonlarının sürdürülmesi oldu.

Elbette sayısız başarısızlık hikayeleri ile de dolu bu çaba. Örneğin Qin Shi Huang, Çin’in ilk imparatoru, ölümsüzlüğe ulaşma umuduyla alkimistler tarafından hazırlanan ve yüksek miktarda cıva içeren iksirler kullanmıştı. Bu iksirlerin ölümsüzlük sağlayacağına inanılıyordu, ancak ironik bir şekilde, cıva zehirlenmesine yol açarak imparatorun ölümüne neden olacaktı. Fakat insanlık bu yeni çağda bu hayalini bir kez daha canlandırmış görünüyor. Bunun yolunu da yaşlanmaktan alıkoyamadığı bedeninden tamamen kurtulmakta bulmuş gibi görünüyor. Evet. Bilincin dijitale aktarımından bahsediyoruz.

Yine çok çok uçuk ve uzak bir hayal fakat ihtimali bile birçok fütüristi oldukça heyecanlandırmış görünüyor. Yani. Özetle. Ölmek ne kadar özellikle bizim gibi “bilinç sahibi” bir tür için kabul etmesi zor bir kavram olsa da kendimizi doğadan ayrı düşünmediğimiz, bu döngünün bir parçası olarak gördüğümüz zaman bir miktar daha kabul edilebilir hale geliyor. Biz öleceğiz ki yeni nesiller yeşerecek. O yüzden yeni nesiller için çok daha yaşanabilir bir gelecek inşa ederek, genelin faydasına yönelik izler bırakarak ölümsüz olma fikri çok daha makul görünüyor sanki.

Kaynaklar ve ilgili okumalar

  1. Özgün Bebar Bilim videosu
  2. İlgili okuma (Wikipedia, İngilizce): Senescence