Geçtiğimiz günlerde sosyal medya hesaplarımızda bir anket yapmıştık takip edenler görmüştür. Kanserin tedavisinin bulunduğuna ancak bilinçli olarak saklandığına inanıyor musunuz? Diye sormuştum. Sonuçları paylaşıyorum hemen. Katılanların ortalama %80’i civarı çarenin bulunduğunu ve kesinlikle saklandığını düşünüyor ya da bu konuda şüpheleri var. Bakın bu ciddi bir oran. Burada bi sorun var. Sürpriz de gibi gelebilir kimi için. Bilimin, tıbbın bu kadar geliştiği bir çağda bu güvensizlik garip gelebilir.
Ama durum göründüğünden çok daha karmaşık ve böyle hissedenlerin de çok geçerli sebepleri olduğuna eminim. O yüzden. Bilen bilir, geçtiğimiz yıl çok sevgili Emel ablamı da kanserden kaybetmiş biri olarak olabildiğince objektif bir şekilde bu konuyu ele almak istedim. O zaman haydi bu işin aslı astarı nedir ya da ne olabilir, bu güvensizliğin ve şüphelerin kaynağı nerede, dikkatle hazırladığım araştırma dosyamızı açıp bir bakalım.
Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyerek başlayalım bir kere. Bu konuda şüpheli olan insanların bir çoğunun şüphe duydukları konu bilimin kendisi değil doğrudan bu işin ticareti ile ilgili olan başta ilaç şirketleri olmak üzere suç dosyası oldukça kabarık olan yapılardır. Yani bu konuda şüpheli yaklaşanların büyük bir kısmını “bilim karşıtı” olarak görmek büyük yanlış olur. Elbette iflah olmaz şüpheciler de söz konusu ancak biz bu konuyu mantık çerçevesinde sorgulayanların zihnindeki soruları cevaplamaya çalışarak devam edelim.
Ve elbette her zaman olduğu gibi önce mevzuyu bir masaya yatıralım. Evet. Kanser bir endüstridir. Büyük bir endüstri hem de. İlaçlardan hastanelere görüntülemeden yan ürünlere kadar korkunç paraların döndüğü bir sanayi. Sadece ilaç tarafında yıllık 220-230 milyar dolarlık bir hacimden bahsediyoruz. Şöyle söyleyelim: Birçok ülkenin yıllık ekonomik çıktısı (GDP) 200–300 milyar dolar bandındadır. Yani kanser ilaç pazarı, tek başına orta ölçekli bir ülkenin ekonomisine denk.
Bu hacmin de birkaç yıl içinde 300 milyar doları aşması bekleniyor. Bu ne anlama geliyor? Kanser tedavisi tek seferlik bir uygulama değil bir süreçtir. Mesela bugün en çok kazanan kanser ilaçlarından biri olan Keytruda, hastaya tek sefer verilmez. Genellikle 2–3 haftada bir uygulanır ve bu tedavi çoğu hastada 1–2 yıl, bazen daha uzun sürer. Ve Keytruda, 2023 yılında 25 milyar doların üzerinde gelir üretti.
İşin bir de yatırım tarafı var tabi. Dünyada sadece kanser araştırmalarına (kamu + özel sektör) harcanan para yıllık yaklaşık 70–100 milyar dolar bandında tahmin ediliyor. Garip olan şu bu maliyetin büyük kısmı başarılı ilaçtan değil, başarısız olanlardan geliyor. Çünkü onkoloji alanında klinik denemelerde başarı oranı çok düşük. Faz 1’den onay aşamasına gelen ilaç oranı genelde %5’in altında. Yani 100 adaydan 95’i yolda eleniyor. Bunun şöyle bir dolaylı etkisi de var: eğer bir tedavi patentlenemiyorsa ya da uzun vadeli yüksek gelir üretmeyecekse, o alana yatırım bulmak çok daha zor oluyor. Bu yüzden bazı doğal çözümlerin veya alternatif tedavilerin etkinliği para kazandırmadığı için de yeterli araştırma yapılmadığı yönünde endişeler de var.
Ama şimdi gelin işin diğer tarafına bakalım şimdi. Bu kadar büyük bir pazar, ar-ge’ye harcanan yıllık yüzlerce milyar dolar… Peki tedavide başarı oranı nedir? Yani bir dönüş alabiliyor muyuz bu yatırımlardan? Yine istatistiklerle konuşalım.
Genel anlamda bu sorunun cevabı: Evet. Geçmişe göre kanser kaynaklı ölüm oranında istatistiki olarak belirgin bir düşüş var. 1990-2021 arasında kanser ölüm oranı %30-33 oranında azalmış durumda. Ama başka bir istatistik bize kanserden ölen insan sayısında artış olduğunu gösteriyor. 1990 ila 2023 arasında kanserden ölen insan sayısı %74 artmış. Ama bu oran bizi aldatmasın. Ölen sayısında artış, ölüm oranında düşüş var. Şöyle anlayabiliriz bunu: 1990’da 100 bin kişiden 200’ü kanserden ölürken bugün 100 bin kişiden 140’ı ölüyor. Yani iyileşme var. Ama. Şimdi buradaki ama şu: bazı istatistikçiler bu oranı tek başına tedavi ile açıklayamayacağımızı, bunda örneğin sigara kullanımının azalması, günlük hayat ve çalışma hayatında kanserojen kullanımının önemli ölçüde azalması ile de açıklayabileceğimizi söylüyor ve bu iyileşmenin umut verici olsa da yapılan harcamalar ve vadedilen devrimsel tedavilerle örtüşmediğini de söylüyor.
Yani aslında her şeye rağmen çok da yol kat edemediğimizi söyleyenler çok. O yüzden başka bir soru soralım. O kadar araştırma, o kadar harcama, o kadar yatırıma ve tıpta, bilimde bu denli gelişmişliğe rağmen hala neden bir çare bulamadık kardeşim? Güzel soru… Gayet de yerinde bir soru. Şimdi bunu cevaplamak için asıl en önemli soruyu sormamız gerekiyor. Kanser ne ki? Yani. Kanserin tanımını iyi yapmamız ve arkasındaki mekanizmayı iyi anlamamız lazım.
Çünkü biz burada daha en başta bir yanlış anlaşılma var. Kanseri tek bir hastalık gibi düşünüyoruz. Ama değil. Bugün tıpta tanımlanmış 200’den fazla farklı kanser türü var. Ve bu sadece isimlendirme. Genetik seviyeye indiğinde, yani tümörlerin DNA’sına baktığında, bu sayı binlerce farklı varyasyona çıkıyor. Yani aynı “akciğer kanseri” tanısı almış iki insanın tümörü bile genetik olarak tamamen farklı olabiliyor. Peki bu kadar çeşitlilik nereden geliyor? Şuradan: Kanser aslında dışarıdan gelen bir şey değil. Virüs değil, bakteri değil. Kanser, senin kendi hücrenin bozulmuş hali.
Normalde hücrelerin çok sıkı bir kontrol sistemi vardır. Ne zaman bölünecek, ne zaman duracak, ne zaman ölecek… hepsi programlıdır. Mesela vücudunda her gün milyarlarca hücre bölünüyor ama bu kaosa dönüşmüyor. Çünkü hücreler “dur” komutunu dinliyor. Ama zamanla DNA’da hatalar birikiyor. Buna mutasyon diyoruz. Bu mutasyonlardan bazıları kritik yerleri bozuyor: Hücreye “dur” diyen genler devre dışı kalıyor Hücreye “bölün” diyen genler sürekli açık kalıyor Hücreye “öl” diyen mekanizma (apoptoz) çalışmamaya başlıyor Sonuç? Hücre artık kontrol dinlemiyor. Sürekli bölünüyor. Ölmüyor. Yani aslında çok basit bir şey oluyor:
Hücre kuralları çiğnemeye başlıyor. Ama olay burada da bitmiyor. Asıl mesele burada başlıyor. Bu hücreler çoğaldıkça yeni mutasyonlar da birikiyor. Yani tümör dediğin şey sabit bir yapı değil. Sürekli değişen bir popülasyon. Aynı tümörün içinde bile farklı “alt türler” oluşuyor. Bir kısmı hızlı büyüyor, bir kısmı yavaş. Bir kısmı ilaca duyarlı, bir kısmı dirençli. Bu yüzden kanser aslında bir hastalıktan çok, küçük bir evrim sistemi gibi çalışıyor. Sen bir ilaç veriyorsun. Diyelim ki hücrelerin %90’ını öldürdün. Geri kalan %10? Onlar dirençli olanlar. Ve onlar çoğalıyor. Bir süre sonra hastalık geri geliyor ama bu sefer daha güçlü.
O yüzden mesele şu: Sen sabit bir düşmanla savaşmıyorsun. Sürekli değişen, adapte olan, öğrenen bir sistemle savaşıyorsun. Yani Ortada tek bir problem yok. Ve dolayısıyla tek bir çözüm de yok.
E o zaman? Başka bir soru daha çıkıyor karşımıza. Boşuna mı uğraşıyoruz? Yani ortada tedavi edilecek bir şey de yok gibi… İmkansız bir görev var ve amaç sadece para mı? Bunun cevabı da çok katmanlı ve en insani tarafından bakarsak konu iyileşmek ya da iyileşmemek değil, bazı insanların iyileşme şansları çok düşük olsa da hem kendileri hem de sevdikleri için daha uzun bir ömür, birlikte geçirebilecekleri fazladan birkaç ay bile her şeyi değiştirebiliyor. Burada da tedavi türleri giriyor devreye. Bazı durumlarda hedef gerçekten tamamen yok etmek. Buna küratif tedavi deniyor. Özellikle erken evrede yakalanan kanserlerde, ameliyatla tümörün tamamen çıkarılması ve üzerine eklenen tedavilerle hastalık tamamen ortadan kaldırılabiliyor. Yani evet, bazı kanserlerde insanlar gerçekten iyileşiyor ve hayatına devam ediyor.
Ama her zaman bu mümkün değil. Çünkü hastalık çoğu zaman geç fark ediliyor ya da vücuda yayılmış oluyor. İşte burada amaç değişiyor. Bu durumda tedaviler temelde üçe ayrılabilir: Birincisi, tümörü küçültmek ve kontrol altına almak. Kemoterapi, radyoterapi gibi yöntemler hızlı bölünen hücreleri hedef alır. Amaç tamamen yok etmekten ziyade büyümeyi durdurmak ya da yavaşlatmak olabilir. İkincisi, hastalığın süresini uzatmak. Bugün birçok kanserde insanlar eskiden 6 ay yaşayacakken, tedavilerle bu süre yıllara çıkabiliyor. Bu küçük bir şey değil. Bu, hastalığın ölümcül bir krizden, yönetilebilir bir duruma evrilmesi demek.
Üçüncüsü, yaşam kalitesini korumak. Buna palyatif tedavi deniyor. Amaç hastayı iyileştirmek değil, ağrıyı azaltmak, nefes almasını kolaylaştırmak, hayatını daha yaşanabilir hale getirmek. Ve son yıllarda işin içine başka bir katman daha girdi: hedefe yönelik tedaviler ve immünoterapi. Mesela immünoterapiler, bağışıklık sistemini yeniden “kanseri tanıyacak” şekilde aktive etmeye çalışıyor. Yani direkt hücreyi öldürmek yerine, vücudu yeniden savaşa sokuyor. Bazı hastalarda gerçekten dramatik sonuçlar görüyoruz. Ama herkes için çalışmıyor. Çünkü yine aynı problem: her kanser farklı.
E başa dönüyoruz o zaman. Ve evet: big-pharma derler.. İlaç şirketleri. Paranın peşindedir. Evet. Tarihte sayısız defa affedilemeyecek skandallarla ismi kirlenmiştir. Bunu reddetmek saflık olur. Fakat burada anlayacağınız üzere durum çok daha çetrefilli. Ki emin olun kanserin herhangi bir türü için kesin bir tedavi geliştirebiliyor olsalar bunun getirisi çok daha yüksek olur ve kazançlarını kat be kat artırabilirler. Böyle bir ilaç için insanlardan alabilecekleri ücretleri tahayyül edebiliyor musunuz? Ve insanların ölüm karşısında böyle bir çare bulunması durumunda neler yapabileceklerini?
E peki alternatif tedaviler? Doğal çözümler? Farklı bitkisel terapilerle kanseri iyileştirdiğini iddia edenler? Bunun cevabı da “umut endüstrisi” ile verilebilir. Kanser nasıl büyük bir endüstri ise “umut” emin olun çok daha büyük bir pazar. İnsanlar en ufak bir umut kırıntısına bile muhtaç olduğu durumda maalesef ne kadar içten içe bunun bir çare olmayacağını bilse bile büyük paralar harcayabiliyor, umut bağlayabiliyorlar. Çare bulduğunu söyleyenler ise maalesef yine söylemden öteye gidemiyor. Zira her insanın durumu farklı ve kimin neden ve nasıl iyileştiğini anlamak zor.
Peki. Son olarak bu işte hiç umut yok mu? Ne yapacağız? Bu işin çıkar yolu nedir. İnsanlık kanseri bir gün yenebilir mi? Ve bunu nasıl yapabilir. Konunun tek bir “süper ilaçla” çözülemeyeceğini anladık artık. O yüzden şu anki yaklaşımdan başka bir yaklaşıma ihtiyacımız var eğer kanserin en azından bazı türlerini ve belki de bir gün tüm türlerini önleyebilmek, tedavi edebilmek için. Bunun da tek bir cevabı var: kişiye özel tedaviler.
Evet. Her kanser her kişide ve hatta kişinin organında bile farklılık gösterebiliyorken genel bir çözüm beklemeyi bırakmamız gerekiyor. Bunun için de zaten çalışmalar yapılıyor. “Kanser aşısı” muhabettini duymuşsunuzdur. Böyle deyince de herkes bildiğimiz aşılar gibi çalıştığını zannedip yine yanlış bir inanış doğuyor ama örneğin Biontech’in üzerinde çalıştığı kanser aşısından yani BNT122’den gidersek: Normal aşıda vücuda virüsün bir parçasını gösterirsin. Burada ise kanserin kendi “imzasını” gösteriyorsun. Şöyle çalışıyor: Hastanın tümöründen örnek alınıyor. DNA’sı analiz ediliyor. Ve o tümöre özel mutasyonlar seçiliyor.
Sonra mRNA kullanılarak bir aşı hazırlanıyor. Bu aşı vücuda şunu söylüyor: “Bak, aradığın düşman bu protein.” Yani bağışıklık sistemini eğitiyorsun. Ama burada çok önemli bir detay var. Bu aşı tek başına mucize değil. Genelde şu şekilde kullanılıyor: Ameliyat yapılıyor Tümör alınıyor Ama mikroskobik hücreler kalabiliyor İşte aşı o kalan hücreleri bulması için bağışıklığı eğitiyor Yani bu aşıların amacı: “geri gelmesini engellemek” Yine farklı çalışmalarda da kombinasyon bir yaklaşım var. O yüzden yine herkese kişisel de olsa uygulanabilecek bir tedavi, bir aşı bekleyemeyiz şu anda. Neye ihtiyacımız var?
Genetik haritalama ve yapay zekanın birleşimine. Bugün artık bir tümörün genetik haritasını çıkarabiliyoruz. Buna genomik profil deniyor. Yani bir kanserde: Hangi genler bozulmuş Hangi proteinler değişmiş Hangi yollar aktif bunların hepsini görebiliyoruz. Ama bu sadece veri. Tek başına bir şey ifade etmiyor.
Bu veriyle ne yapabileceğimizi bulmamız gerekiyor. O nedenle yapay zekanın tıp alanında, ilaç geliştirme alanında daha fazla gelişmesine ihtiyacımız var. Çünkü yapay zeka artık yavaş yavaş yeni ilaç molekülleri tasarlayabiliyor, proteinlerin nasıl katlandığını çözüyor ve hangi hedefin işe yarayacağını simüle edebiliyor. Bunun kusursuz çalıştığı ve çok hızlı bir şekilde her bireye uygun genetik profile göre hedefli çözümler üretebildiği noktada çok daha büyük bir sıçrama görebiliriz. Takip etmemiz gereken önemli bir alan bu. Ama daha da önemli bir alan var. Kanser henüz oluşmadan yakalamak.
Kanser bir anda oluşmuyor, yıllar süren bir süreç. Hücreler yavaş yavaş bozuluyor ve en sonunda görünür hale geliyor. Erken teşhis dediğimiz şey de tam burada devreye giriyor: Ya riskini önceden görmeye çalışıyoruz, ya da kanser daha kitle haline gelmeden yakalamaya. Çünkü kanser hücreleri büyürken kana küçük DNA parçaları bırakıyor. Yeni teknolojiler de bu çok küçük sinyali yakalamaya çalışıyor. Yani artık hedef şu: Kanseri geç fark edip tedavi etmek değil, daha başlarken yakalamak. Ve bunu ne kadar erken yapabilirsek, çözmek o kadar kolaylaşıyor. Yani özetle… Başa dönersek.
Bu kadar büyük bir endüstri, bu kadar büyük paralar, bu kadar uzun süren tedaviler… insanların kafasında soru işareti oluşturuyor. Bu çok normal. Çünkü sistem gerçekten kusursuz değil. Güveni sarsan şeyler de yaşandı. Ama bütün tabloyu birlikte gördüğümüzde şunu anlıyoruz: Mesele birilerinin bir ilacı bulup saklaması değil. Mesele, baştan düşündüğümüzden çok daha zor bir problemle karşı karşıya olmamız. Çünkü ortada tek bir hastalık yok. Tek bir mekanizma yok. Tek bir çözüm de yok. Bu yüzden bugün geldiğimiz nokta aslında şu: Evet, kanseri tamamen ortadan kaldırmış değiliz. Ama artık onu daha iyi anlıyoruz. Daha erken yakalayabiliyoruz.
Daha akıllı tedavi edebiliyoruz. Ve bazı türlerinde gerçekten ciddi ilerleme kaydettik. Ve belki de en önemli değişim şu: Artık kanseri tek bir “mucize ilaçla bitecek bir şey” olarak değil, yavaş yavaş çözülen bir problem olarak görüyoruz. Bir kısmını aşıyla önleyeceğiz. Bir kısmını erken yakalayacağız. Bir kısmını kişiye özel tedavilerle kontrol altına alacağız. Ve evet… bazıları hâlâ zor olmaya devam edecek. Ama bu, boşuna uğraşıldığı anlamına gelmiyor. Tam tersine. Bu, çözümün tek bir yerden değil, birçok yerden aynı anda geldiği anlamına geliyor. O yüzden belki de soruyu şöyle değiştirmemiz gerekiyor:
“Kanserin tek bir çaresi neden yok?” yerine… “Kanserle mücadelede hangi parçaları ne kadar çözdük?” Ve cevap şu: Yavaş ilerliyoruz gibi görünüyor olabilir. Ama aslında her parçayı tek tek çözerek… ilerliyoruz. Ve umarım… bir gün kanser, insan hayatını bir anda altüst eden bir son değil, erken yakalanıp kontrol altına alınabilen, sıradan bir hastalık gibi konuşulacak.




