5 Büyük Kıyamet: Kitlesel Yok Oluşların Hikâyesi

Dünya tarihinde yaşam beş kez neredeyse tamamen silindi. Ordovisiyen buzullarından Chicxulub asteroidine, beş büyük kitlesel yok oluşun hikâyesi ve bize bıraktıkları.

İstersen izle
Video kapağı

Oynat düğmesine bastığında YouTube oynatıcısı yüklenir. YouTube’da izle ↗

Bu yazı, Bebar Bilim’in “5 Büyük Kıyamet: Kitlesel Yok Oluşların Hikâyesi” videosunun metninden uyarlanmıştır.

Şu anda o kadar şanslıyız ki aslında. Canlı çeşitliliği açısından Dünya tarihinin en zengin dönemlerinden birindeyiz. İklim deseniz öyle, okyanuslar, atmosferimiz… Futbolda bir tabir vardır ya: hava güzel, zemin güzel, her şey futbol oynamaya müsait. Şu an gerçekten yaşam için her şey çok müsait. En azından doğayı henüz yeterince kirletecek vaktimiz olmadı diyelim.

Ama bu her zaman böyle değildi. Her zaman böyle de kalmayacak. Biraz düşünce jimnastiği yapacağım, mazur görün: Dünyamız yaşam denen olguyu bir virüs gibi mi gördü bilinmez, ama tarihinde birkaç kez bu mekanizmayı yüzeyinden tamamen silmeye çalıştı. Birkaçında da çok ama çok yaklaştı. Ve yaşam her seferinde, geride kalan bir avuç kalıntıdan bütün gezegeni yeniden canlılığa boğmayı başardı.

Bu yazıda o ölüm ve yaşam döngüsünün, bildiğimiz kadarıyla en başına gidiyoruz. Olay yerini, suçluları, kaybedenleri ve kazananları konuşacağız. Hem karanlık hem de umut dolu, uzunca bir hikâye. Bir kahve alın, gelin başlayalım.

Beş büyük kıyamet

Dünya’da yaşam çok büyük felaketler gördü, ama beş tanesi var ki işte onlar bütün hikâyenin kırılma noktaları. Kimileri için dünyanın sonu, kimileri için açılan yepyeni bir sahne. “Beş Büyük Kıyamet” diyen de var, “biyotik kriz” diyen de. Teknik tanımıyla kitlesel yok oluş, biyolojik çeşitlilikte yaşanan ani ve yıkıcı bir azalma demek. Özellikle çok hücreli canlıların çeşitliliğinde ve bolluğunda keskin bir düşüşten bahsediyoruz.[1][2]

Beş büyük kitlesel yok oluş ve her birinde kaybolduğu tahmin edilen tür oranları
Beş büyük kitlesel yok oluş ve her birinde kaybolduğu tahmin edilen tür oranları. Oranlar fosil kaydından yapılan tahminlerdir. Grafik: Bebar Bilim

Ama “türlerin yüzde 90’ı yok oldu, familyaların yarısı sağ kaldı” demeye başlamadan önce, kavram karmaşasını bir oturtalım isterim.

Yaşam ağacında bir adres: tür, cins, familya

Dünyada milyonlarca farklı canlı var. Ama bunlar birbirinden bağımsız ortaya çıkmış milyonlarca ayrı şey değil. Hepsi, milyarlarca yıl boyunca dallanıp budaklanmış devasa bir yaşam ağacının parçaları. Biz de bu ağacı canlıların evrimsel akrabalıklarına göre sınıflandırıyoruz.

En tepede üç büyük grup var: bakteriler, arkeler ve ökaryotlar. Biz ökaryotuz, yani hücrelerinde çekirdek bulunan canlılardanız. Ama yalnız değiliz. Ağaçlar da ökaryot, mantarlar da, amipler de. Hatta ilginç bir bilgi vereyim: Evrimsel olarak bir mantarla, bir ağaçtan daha yakın akrabayız. Çünkü mantarlarla paylaştığımız ortak ata, bitkilerle paylaştığımız ortak atadan daha yakın bir geçmişte yaşamış.[3]

Sistemin tam sırası şöyle: üst âlem, âlem, şube, sınıf, takım, familya, cins ve tür.

Aslanın yaşam ağacındaki "adresi"
Aslanın yaşam ağacındaki “adresi”. Her basamak, bir öncekini de içine alan daha büyük bir akraba grubu. Grafik: Bebar Bilim

Karmaşık görünüyor ama aslında çok basit. Kedigilleri düşünün. Aslan bir tür, kaplan başka bir tür. Ama ikisi de Panthera dediğimiz aynı cinse ait. Ev kedileri başka bir cinste, fakat hepsi kedigiller familyasının üyeleri. Köpekler başka bir familyadan, ama kedilerle birlikte etçiller takımında yer alıyorlar.[20]

Peki bunun kitlesel yok oluşlarla ne ilgisi var? Çok ilgisi var.

Diyelim ki bütün aslanlar yok oldu. Bir tür kaybettik. Aslanlar, kaplanlar, jaguarlar, leoparlar ve kar leoparları, yani Panthera cinsinin yaşayan bütün türleri yok olursa, bu kez koca bir cins silinmiş olur. Ama kedigiller familyası hâlâ hayattadır, çünkü ev kedileri, vaşaklar ve diğer kedigiller yaşamaya devam eder. Bütün kedigiller yok olursa, işte o zaman bir familyayı tamamen kaybetmiş oluruz.

Aradaki farkı görüyor musunuz? Bir türün yok olmasıyla, milyonlarca yıldır farklı türlere ayrılmış koca bir evrimsel dalın tamamen ortadan kalkması aynı şey değil.

Bir ayrıntı daha: Bu grupları görünüşe bakarak kurmuyoruz, ortak atalara ve evrimsel geçmişe bakarak kuruyoruz. Balinalar denizde yaşıyor diye balık değil, memeli. Hatta yaşayan en yakın akrabaları su aygırları.[18] Kuşlar da teknik olarak dinozorların hayatta kalan bir kolu. Yani yaşam ağacı, canlıların neye benzediğinden çok nereden geldiğini anlatıyor.

“Türlerin yüzde 90’ı” ne demek?

Türlerin yüzde 90’ının yok olması, Dünya’daki canlı bireylerin yüzde 90’ının ölmesi demek değil. O dönemde yaşayan her yüz türden doksanının soyunun tamamen tükenmesi demek. Aynı felakette familyaların yalnızca yarısı yok olmuş olabilir, çünkü bir familyanın ayakta kalması için içindeki soylardan bazılarının yaşamaya devam etmesi yeterli.

Tür kaybı ile birey kaybı aynı şey değil
Tür kaybı ile birey kaybı aynı şey değil. Grafik: Bebar Bilim

Son olarak şunu da unutmayalım: Yüz milyonlarca yıl öncesinden bahsederken bu oranlar fosil kaydından yapılan tahminler. Elimizde o dönemde yaşamış bütün canlıların eksiksiz bir listesi yok. Bu yüzden bilim insanları bazı yok oluşları incelerken türlerden çok cins ya da familya düzeyindeki verileri kullanıyor.[1][8]

Şimdi asıl meseleye gelebiliriz. Çünkü birazdan anlatacağım felaketlerde yalnızca milyonlarca canlı ölmeyecek. Yaşam ağacının bazı dalları tamamen kopacak. Bazılarıysa yok olmanın eşiğinden dönüp sonraki yüz milyonlarca yılı şekillendirecek. Ve biz de o hayatta kalan dallardan birinin en ucundayız.

1. Ordovisiyen sonu: Buzullar ve çekilen denizler (~444 milyon yıl önce)

Henüz dinozorlar yok. Memeliler yok, kuşlar yok. Karada bildiğimiz anlamda ne orman var ne hayvan. İlk kara bitkilerinin çok basit temsilcileri ortaya çıkmaya başlamış olabilir, ama yaşamın asıl merkezi okyanuslar.

Ve burada inanılmaz bir çeşitlilik var. Sert dış iskeletiyle deniz tabanında dolaşan trilobitler. Dışarıdan istiridyeye benzeyen ama bambaşka bir soydan gelen brakiyopodlar. Bazıları birkaç metreye ulaşan, koni biçimli kabuklarıyla nautiloidler, yani bugünkü ahtapot ve kalamarların çok uzak akrabaları. Ordovisiyen boyunca denizlerdeki çeşitlilik öyle büyük bir hızla artıyor ki bilim insanları buna Büyük Ordovisiyen Biyoçeşitlenme Olayı diyor.

Ordovisiyen denizlerinin en yaygın canlılarından bir brakiyopod fosili (Strophomena filitexta)
Ordovisiyen denizlerinin en yaygın canlılarından bir brakiyopod fosili (Strophomena filitexta). Fotoğraf: Rynoceras, CC BY-SA 4.0, Wikimedia Commons (kırpıldı)

Ve sonra bütün bu çeşitliliği altüst edecek bir değişim başlıyor. Dünya soğuyor.

Neden mi? Bütün ayrıntıları hâlâ bilmiyoruz. Güçlü açıklamalardan biri atmosferdeki karbondioksitin azalması.[4] Karbondioksit bir sera gazı, uzaya kaçmaya çalışan ısının bir bölümünü atmosferde tutuyor. Miktarı azalınca sera etkisi zayıflıyor. O dönemde Güney Kutbu çevresinde Gondvana adında devasa bir kıta var ve sıcaklıklar düşünce üzerinde muazzam buz tabakaları oluşmaya başlıyor.

Şimdi diyeceksiniz ki denizin dibindeki trilobitin, Güney Kutbu’ndaki buzulla ne ilgisi var? Çok ilgisi var. O buzulların suyu nereden geliyor? Okyanuslardan. Su buharlaşıyor, kar olarak kıtaya yağıyor ve geri dönmek yerine buz olarak birikiyor. Deniz seviyesi onlarca metre düşüyor.

Ordovisiyen’deki deniz yaşamının büyük bölümü, güneş ışığının ulaştığı, besinin bol olduğu sığ kıta sahanlıklarında yaşıyor. Deniz çekilince bu alanların önemli bir kısmı kuruyor. İlk büyük yok oluş dalgası böyle başlıyor.[5]

Ama hikâye burada bitmiyor. Bir süre sonra Dünya yeniden ısınıyor, buzullar eriyor, sığ denizler geri geliyor. İyi haber gibi, değil mi? Değil. Isınmayla birlikte okyanus dolaşımı ve kimyası değişiyor, bazı bölgelerde sulardaki oksijen hayvanların yaşayamayacağı kadar azalıyor. Buna anoksi deniyor. İlk dalgadan kurtulan pek çok canlı bu kez ikinci bir felaketle karşılaşıyor.[4]

Ordovisiyen sonu yok oluşu iki aşamalı bir felaketti: önce soğuma ve çekilen denizler, ardından oksijensiz sular
Ordovisiyen sonu yok oluşu iki aşamalı bir felaketti: önce soğuma ve çekilen denizler, ardından oksijensiz sular. Grafik: Bebar Bilim

Sonuç gerçekten korkunç: Denizlerdeki türlerin yaklaşık yüzde 85’inin ortadan kalktığı tahmin ediliyor.[2][5] Üstelik bunun için Dünya’ya bir asteroit çarpması gerekmiyor. İklim değişiyor, buzullar büyüyor, denizler çekiliyor, sonra yeniden yükseliyor ve okyanusların oksijen dengesi bozuluyor. Hepsi bu.

2. Geç Devoniyen: Yaşam gezegeni değiştirince (~372–359 milyon yıl önce)

Aradan yaklaşık 70 milyon yıl geçiyor ve Dünya artık bambaşka bir yer. Devoniyen’e “Balıklar Çağı” diyoruz. Mesela Dunkleosteus: birkaç metre uzunluğunda, kafası kemik zırhla kaplı, dişleri yerine keskin kemik plakaları olan devasa bir yırtıcı. Denizlerde mercanların ve stromatoporoid denen resif yapıcı süngerlerin kurduğu dev resifler var.

Ama asıl büyük değişim karada yaşanıyor. Bitkiler karaları ele geçiriyor, ilk büyük ormanlar ortaya çıkıyor. Ağaç benzeri bitkilerin kökleri toprağın derinliklerine iniyor. Bu, Dünya tarihindeki en büyük dönüşümlerden biri. Çünkü bitkiler yalnızca karaları yeşillendirmiyor, gezegenin kimyasını da değiştiriyor.

İlk "gerçek ağaçlardan" Archaeopteris'in fosili
İlk “gerçek ağaçlardan” Archaeopteris’in fosili. Devoniyen ormanları gezegenin kimyasını değiştirdi. Fotoğraf: Daderot / Kontos, kamu malı, Wikimedia Commons

Nasıl mı? Birincisi, fotosentezle atmosferden karbondioksit çekiyorlar. Karbonun bir kısmı toprakta ve tortullarda uzun süre kalınca atmosferdeki karbondioksit azalıyor, gezegen soğuyabiliyor. İkincisi, kökleriyle kayaları parçalayıp kimyasal ayrışmayı hızlandırıyorlar. Böylece fosfor gibi besinler yağmurla nehirlere, oradan denizlere taşınıyor.

Denize daha fazla besin gitmesi iyi bir şey gibi, değil mi? Ama aşırı besin, alglerin ve mikroskobik canlıların patlarcasına çoğalmasına yol açıyor. Bu canlılar ölüp dibe çökünce bakteriler onları parçalıyor ve bunu yaparken sudaki oksijeni tüketiyor. Yani denize fazla besin girmesi, tuhaf bir şekilde, denizdeki hayvanların oksijensiz kalmasına yol açıyor. Buna ötrofikasyon diyoruz. Bugün aşırı gübrenin nehirlere ve denizlere karışmasıyla benzer olaylar hâlâ yaşanıyor.[6]

Karadaki ormanlar ile denizdeki oksijensizlik arasındaki olası bağ
Karadaki ormanlar ile denizdeki oksijensizlik arasındaki olası bağ. Grafik: Bebar Bilim

Ama bir dakika. Burada da tek bir felaketten bahsetmiyoruz. Geç Devoniyen boyunca milyonlarca yıla yayılan birden fazla kriz var. En önemlilerinden biri yaklaşık 372 milyon yıl önceki Kellwasser Olayı, bir diğeri yaklaşık 359 milyon yıl önce, dönemin sonundaki Hangenberg Olayı.[7] Nedenler hâlâ tartışmalı: volkanik faaliyetler, iklimdeki ısınma ve soğuma dalgalanmaları, deniz seviyesi değişimleri… Yani bütün suçu bitkilere yükleyemiyoruz.

Ama sonuç ağır: Türlerin yaklaşık yüzde 75’inin yok olduğu tahmin ediliyor.[2] Resif sistemleri öyle büyük bir darbe alıyor ki benzer ölçekte resiflerin yeniden ortaya çıkması çok uzun zaman alıyor.

Ve bence Devoniyen’in bize öğrettiği en önemli şey şu: Canlılar yalnızca çevrelerine uyum sağlamıyor, çevrelerini de değiştiriyorlar. Bazen öyle büyük ölçüde ki, bu değişim başka canlılar için ölümcül olabiliyor.

3. Permiyen sonu: Büyük Ölüm (~252 milyon yıl önce)

Bütün büyük kara parçaları Pangea denen tek bir süperkıtada birleşmiş, etrafında Panthalassa adlı muazzam bir okyanus var. Karalar artık bomboş değil. Sırtında devasa bir yelken taşıyan Dimetrodon’u dinozor sanıyor olabilirsiniz, ama değil. Hatta evrimsel olarak memelilere dinozorlardan daha yakın. Permiyen’in sonlarında uzun köpek dişli gorgonopsiyenler ve gagalı ağızlı, otçul disinodontlar var.

Dimetrodon bir dinozor değil; memelilere dinozorlardan daha yakın bir soydan
Dimetrodon bir dinozor değil; memelilere dinozorlardan daha yakın bir soydan. Fotoğraf: H. Zell, CC BY-SA 3.0, Wikimedia Commons (kırpıldı)

Ama şimdi bugünkü Sibirya’nın bulunduğu bölgeye bakalım. Burada Dünya tarihinin en büyük volkanik olaylarından biri başlamak üzere. Ve hayır, tek bir yanardağdan bahsetmiyoruz. Yer kabuğundaki muazzam çatlaklardan, binlerce, on binlerce yıl boyunca tekrar tekrar lav çıkıyor. Bu dev volkanik bölgeye bugün Sibirya Tuzakları diyoruz.

Asıl sorun lavların kendisi değil. Volkanizma atmosfere muazzam miktarda karbondioksit ve başka gazlar salıyor. Üstelik yerin altında ilerleyen magma, karbonca zengin kayaçları ısıtarak daha da fazla sera gazı açığa çıkarıyor.[11] Gezegen ısınıyor. Hem de birkaç derece değil. Bazı araştırmalar ekvator çevresindeki deniz yüzeyi sıcaklıklarının 35 derecenin üzerine çıktığını gösteriyor.[10] Bugün 30 derecelik deniz suyunu bile sıcak buluyoruz, değil mi?

Sonra ne oluyor? Sıcak su daha az oksijen tutuyor. Isınma okyanus dolaşımını değiştiriyor, derin sulara oksijen taşınması zorlaşıyor, oksijensiz bölgeler genişliyor. Buna bir de okyanus asitlenmesini ekleyin: Atmosferdeki karbondioksitin bir kısmı deniz suyunda çözünüp pH’ı düşürüyor. Kalsiyum karbonattan kabuk ve iskelet yapan canlılar için bu ciddi bir sorun.

Büyük Ölüm'ün "ölümcül üçlüsü": ısınma, oksijen kaybı ve asitlenme
Büyük Ölüm’ün “ölümcül üçlüsü”: ısınma, oksijen kaybı ve asitlenme. Grafik: Bebar Bilim

Fark ettiniz mi? Canlılar tek bir felaketle değil, aynı anda birbirini güçlendiren birkaç ölümcül değişimle karşı karşıya. Ve sonuç, Dünya tarihinin gördüğü en büyük kitlesel yok oluş. Denizlerdeki hayvan türlerinin yaklaşık yüzde 81 ila 94’ü ortadan kalkıyor.[8][2] Karada omurgalı familyalarının yaklaşık yüzde 70’i siliniyor.[19]

Trilobitleri hatırlayın. Yaklaşık 270 milyon yıldır Dünya’daydılar, önceki felaketlerin hepsinden sağ çıkmışlardı. Bu kez tamamen yok oluyorlar. Rugoz ve tabulat mercanlar da öyle. Felaket karadaki böcekleri bile vuruyor: Bir araştırmaya göre Permiyen–Triyas sınırında böcek cinslerinin yüzde 82,6’sı yok oluyor.[12]

Belki de en çarpıcı ayrıntı şu: Bu yok oluşun en şiddetli denizel evresi yaklaşık 60 bin yıl gibi, jeolojik açıdan göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir sürede yaşanmış olabilir.[9] Ama yaşamın toparlanması milyonlarca yıl sürüyor. Çünkü yalnızca canlılar ölmüyor, besin zincirleri, resifler, ekosistemlerin bütün işleyişi çöküyor.

Bence Büyük Ölüm’ün bize öğrettiği en önemli şey bu: Bir gezegendeki yaşamı yok etmek için onu tamamen yaşanmaz hale getirmeniz gerekmiyor. Sıcaklığı, atmosferi ve okyanus kimyasını canlıların uyum sağlayamayacağı kadar hızlı değiştirmek yeterli.

Ama yaşam yine de bitmiyor. Lystrosaurus adlı kısa bacaklı, gagalı ve iki belirgin dişi olan otçul bir hayvan bu felaketten sağ çıkıyor. Sonrasında öyle başarılı oluyor ki bazı bölgelerin fosil kayıtlarında en yaygın kara omurgalılarından biri haline geliyor.[21]

Büyük Ölüm'ün kazananlarından Lystrosaurus
Büyük Ölüm’ün kazananlarından Lystrosaurus. Fotoğraf: Jon Augier / Museums Victoria, CC BY 4.0, Wikimedia Commons (kırpıldı)

Triyas Dönemi başlıyor. Hayatta kalanlar boşalan alanlara yayılıyor ve bu yeni dünyada henüz pek dikkat çekmeyen bir grup yükselmeye başlıyor: dinozorlar. Ama onların egemenliği için bir felaket daha gerekecek.

4. Triyas sonu: Pangea yarılıyor (~201 milyon yıl önce)

Karalarda dinozorlar var ama henüz gezegenin hâkimi değiller. Yaklaşık 30 milyon yıldır varlar ve ekosistemi başka birçok sürüngenle paylaşıyorlar. Timsaha inanılmaz benzeyen ama timsah olmayan fitozorlar (burun delikleri burnun ucunda değil, gözlerine yakın). Sırtı kemik plakalarla kaplı, biraz zırhlı bir domuzu andıran otçul aetozorlar. Ve altı metreye yaklaşan, timsah soyuna yakın rauisuchia yırtıcıları. Yani besin zincirinin tepesinde her zaman dinozorlar yok.

Bu sırada Pangea yavaş yavaş parçalanıyor. Bugünkü Kuzey Amerika, Güney Amerika, Afrika ve Avrupa’nın bazı bölgelerinde, binlerce kilometre boyunca uzanan yarıklardan magma yükseliyor. Buna Orta Atlantik Magmatik Bölgesi, kısaca CAMP diyoruz.[13] İlginçtir, bu volkanik kayaçların izlerini bugün okyanuslarla ayrılmış kıtalarda bulabiliyoruz. Çünkü o zamanlar bu kıtalar yan yanaydı.

Sorun yine gazlar. Kükürtlü gazlar kısa süreli soğumalara yol açarken biriken karbondioksit sera etkisini güçlendiriyor. 2020’de yayımlanan bir çalışmaya göre bu volkanizmanın bazı kısa patlama evrelerinde salınan karbondioksit, insanlığın 21. yüzyıl boyunca salması beklenen miktarla karşılaştırılabilir büyüklükte.[14] Okyanuslar yine asitleniyor, oksijen kaybı yine yaygınlaşıyor.

Triyas sonu yok oluşu ve dinozorlara açılan "ekolojik fırsat"
Triyas sonu yok oluşu ve dinozorlara açılan “ekolojik fırsat”. Grafik: Bebar Bilim

Ammonitler ağır kayıplar veriyor, resif yapan mercanlar darbe alıyor. Yaklaşık 300 milyon yıldır var olan konodontların soyu tamamen tükeniyor. Karada fitozorlar, aetozorlar ve büyük yırtıcıların önemli bir kısmı yok oluyor. Yaygın tahminlere göre türlerin yaklaşık yüzde 76 ila 80’i, cinslerin neredeyse yarısı kayboluyor.[2][19]

Ama hikâyenin en ilginç kısmı şu: Dinozorlar hayatta kalıyor. Hepsi değil, ama bazı soylar. Ve büyük yırtıcıların, iri otçulların boşalttığı alanlarda muazzam boşluklar oluşuyor. Buna ekolojik fırsat diyoruz. Jura Dönemi’nde dinozorlar giderek yaygınlaşıyor ve sonraki yaklaşık 135 milyon yıl boyunca karaların en dikkat çekici hayvanları oluyorlar.

Dikkat edin: Dinozorlar bu felaketten sağ çıkacaklarını bilmiyordu. Evrim onları gelecekte Dünya’ya hâkim olsunlar diye hazırlamamıştı. Hayatta kalanlar, değişen koşullarda üremeye devam edebilenlerdi. Bir felaket, yaşam ağacının bazı dallarını koparırken geride kalanların geleceğini de kökten değiştirebiliyor.

5. Kretase sonu: Gökyüzünden gelen son (66 milyon yıl önce)

İlk dört yok oluşta gezegenin iklimi, atmosferi ve okyanusları uzun süreçler boyunca değişti. Şimdiyse bütün değişimleri başlatan olay birkaç saniye sürecek.

Dünya artık tam anlamıyla dinozorların gezegeni. Kuzey Amerika’da yaklaşık 12 metrelik Tyrannosaurus rex, üç boynuzlu Triceratops… Gökyüzünde, kuş da dinozor da olmayan ama dinozorların yakın akrabası olan pterozorlar, bazılarının kanat açıklığı 10 metreye ulaşıyor. Denizlerde Mosasaurus gibi dev sürüngenler, köpekbalıkları ve ammonitler. (Bu canlıların hepsi aynı yerde ve aynı zamanda yaşamadı tabii. Kretase yaklaşık 79 milyon yıl süren uzun bir dönem.)

Ve uzaydan, yaklaşık 10 ila 15 kilometre çapında bir asteroit, saniyede yaklaşık 20 kilometre hızla geliyor. Everest büyüklüğünde bir kaya, İstanbul’dan Ankara’ya 20 saniyede varacak bir hızla. Bugünkü Meksika’nın Yucatán Yarımadası’na çarpıyor. Milyarlarca atom bombasıyla karşılaştırılabilecek bir enerji açığa çıkıyor. Kayalar parçalanıyor, eriyor, bir kısmı buharlaşıyor ve 180–200 kilometre genişliğinde bir krater oluşuyor: Chicxulub.[15][16]

Chicxulub çarpmasının sayıları: birkaç saniyelik çarpma, yıllarca süren karanlık
Chicxulub çarpmasının sayıları: birkaç saniyelik çarpma, yıllarca süren karanlık. Grafik: Bebar Bilim

Ama şimdi çok önemli bir şey söyleyeceğim: Dinozorların büyük bölümünü öldüren şey çarpmanın kendisi değildi. Asıl felaket çarpmadan sonra başladı.

Atmosfere inanılmaz miktarda kaya tozu, buharlaşmış madde ve gaz fırladı. Çarpma bölgesindeki kayaçlar kükürtçe zengindi, havaya karışınca sülfat aerosolleri oluştu. Bu parçacıklar Güneş ışığının yeryüzüne ulaşmasını engelledi. 2023’te yayımlanan bir araştırmaya göre, çarpmada parçalanan kayalardan oluşan çok ince silikat tozları yıllarca havada kalmış olabilir. Çalışmanın modelinde küresel ortalama sıcaklık yaklaşık 15 derece düşüyor, fotosentez yaklaşık iki yıl boyunca neredeyse tamamen duruyor.[17]

Fotosentezin ne olduğunu biliyorsunuz: Bitkilerin ve alglerin Güneş enerjisiyle besin üretmesi, yani karadaki ve denizdeki besin zincirlerinin başlangıç noktası. Işık gelmeyince önce bitkilerle beslenenler aç kalıyor, sonra onları yiyenler. Denizde fitoplankton üretimi çöküyor ve bu çöküş en büyük deniz yırtıcılarına kadar ulaşıyor. Buna ani soğumayı, yangınları, asit yağmurlarını ekleyin. Ortaya çıkan şey bir patlama değil, gezegenin yaşam destek sistemlerinin aynı anda çökmesi.

Sonuçta türlerin yaklaşık yüzde 75’i yok oluyor.[2] Yaklaşık 400 milyon yıldır var olan ammonitlerin son temsilcileri, mosasaurlar, plesiosaurlar ve kuş olmayan bütün dinozorlar…

Özellikle “kuş olmayan” diyorum. Çünkü kuşlar da dinozor. Bugün gördüğünüz serçeler, güvercinler, kartallar, tavuklar, hepsi teropod dinozor soyunun hayatta kalan temsilcileri. Yani dinozorların tamamı yok olmadı.

Kimler hayatta kaldı, neden?

İşte burası çok ilginç. Küçük vücutlu olmak daha az enerjiye ihtiyaç duymak demek. Tohumla, böcekle, çürümüş organik maddeyle beslenebilen canlılar avantajlıydı. Tatlı su ekosistemleri, besin ağları karadaki canlı bitkilere daha az bağımlı olduğu için bazı gruplara sığınak oldu. Bu yüzden bazı kaplumbağalar, timsah soyları, kurbağalar, kuşlar ve küçük memeliler kurtulmayı başardı. Hepsi değil, büyük kayıplar yaşadılar, ama hayatta kalan soylar vardı.

66 milyon yıl önce soyu tükenenler ve hayatta kalanlar
66 milyon yıl önce soyu tükenenler ve hayatta kalanlar. Grafik: Bebar Bilim

Memeliler bu olaydan önce de vardı, hem de yaklaşık 200 milyon yıldır. Ama karadaki büyük hayvanların çoğu dinozorlardı. Onlar gidince boşalan alanlarda memeliler olağanüstü biçimde çeşitlendi: ağaçlarda yaşayan, toprağı kazan, koşan, yüzen, uçan yeni soylar ortaya çıktı.[22] Memelilerin bütün evrimini bu felakete bağlayamayız elbette, ama Kretase sonu onların tarihinde muazzam bir dönüm noktasıydı.

Ya asteroit ıskalasaydı?

Biraz durup düşünmenizi istiyorum. O asteroidin yörüngesi biraz farklı olsaydı, Dünya’yı ıskalasaydı, çarptığı yerin jeolojisi farklı olsaydı… Bugün nasıl bir dünyada yaşıyor olurduk?

Bilmiyoruz. Dinozorlar evrimleşmeye devam edebilirdi. Memeliler yine çeşitlenebilirdi ama belki çok farklı biçimlerde. Belki primatlar hiç ortaya çıkmayacaktı. Belki de şu anda ben bu yazıyı yazıyor, siz okuyor olmayacaktınız.

Bence beş büyük yok oluşun bize öğrettiği en önemli şeylerden biri bu: Evrim önceden belirlenmiş bir hedefe doğru ilerlemiyor. Yaşam ağacının hangi dallarının büyüyeceğini yalnızca canlıların özellikleri değil, gezegenin geçirdiği felaketler de belirliyor. Bir volkanik patlama, oksijensiz kalan okyanuslar, değişen bir iklim ya da uzaydan gelen bir kaya.

Ve biz bugün, o felaketlerin hepsinden sağ çıkmış soyların torunlarıyız. İnsan türünün geçmişi belki birkaç yüz bin yıl, ama taşıdığımız yaşam öyküsü milyarlarca yıl geriye gidiyor. Ve bu hikâyenin hiçbir aşamasında bugün burada olacağımızın garantisi yoktu.

Bazı hesaplamalar altıncı bir yok oluşa doğru gittiğimizi söylüyor. Onu ayrı bir videoda ve yazıda, uzun uzun konuşacağız.

Merakın burada bitmesin.

Kaynakça

  1. Raup, D. M. ve Sepkoski, J. J. (1982). Mass extinctions in the marine fossil record. Science, 215(4539), 1501–1503. https://doi.org/10.1126/science.215.4539.1501
  2. Barnosky, A. D. vd. (2011). Has the Earth’s sixth mass extinction already arrived? Nature, 471, 51–57. https://doi.org/10.1038/nature09678
  3. Baldauf, S. L. ve Palmer, J. D. (1993). Animals and fungi are each other’s closest relatives. PNAS, 90(24), 11558–11562. https://doi.org/10.1073/pnas.90.24.11558
  4. Harper, D. A. T., Hammarlund, E. U. ve Rasmussen, C. M. Ø. (2014). End Ordovician extinctions: A coincidence of causes. Gondwana Research, 25(4), 1294–1307. https://doi.org/10.1016/j.gr.2012.12.021
  5. Sheehan, P. M. (2001). The Late Ordovician mass extinction. Annual Review of Earth and Planetary Sciences, 29, 331–364. https://doi.org/10.1146/annurev.earth.29.1.331
  6. Algeo, T. J. ve Scheckler, S. E. (1998). Terrestrial-marine teleconnections in the Devonian: links between the evolution of land plants, weathering processes, and marine anoxic events. Philosophical Transactions of the Royal Society B, 353(1365), 113–130. https://doi.org/10.1098/rstb.1998.0195
  7. Kaiser, S. I., Aretz, M. ve Becker, R. T. (2016). The global Hangenberg Crisis (Devonian–Carboniferous transition). Geological Society, London, Special Publications, 423, 387–437. https://doi.org/10.1144/SP423.9
  8. Stanley, S. M. (2016). Estimates of the magnitudes of major marine mass extinctions in earth history. PNAS, 113(42), E6325–E6334. https://doi.org/10.1073/pnas.1613094113
  9. Burgess, S. D., Bowring, S. ve Shen, S. (2014). High-precision timeline for Earth’s most severe extinction. PNAS, 111(9), 3316–3321. https://doi.org/10.1073/pnas.1317692111
  10. Sun, Y. vd. (2012). Lethally hot temperatures during the Early Triassic greenhouse. Science, 338(6105), 366–370. https://doi.org/10.1126/science.1224126
  11. Svensen, H. vd. (2009). Siberian gas venting and the end-Permian environmental crisis. Earth and Planetary Science Letters, 277(3–4), 490–500. https://doi.org/10.1016/j.epsl.2008.11.015
  12. Jouault, C., Nel, A., Perrichot, V., Legendre, F. ve Condamine, F. L. (2022). Multiple drivers and lineage-specific insect extinctions during the Permo–Triassic. Nature Communications, 13, 7512. https://doi.org/10.1038/s41467-022-35284-4
  13. Blackburn, T. J. vd. (2013). Zircon U-Pb geochronology links the end-Triassic extinction with the Central Atlantic Magmatic Province. Science, 340(6135), 941–945. https://doi.org/10.1126/science.1234204
  14. Capriolo, M. vd. (2020). Deep CO2 in the end-Triassic Central Atlantic Magmatic Province. Nature Communications, 11, 1670. https://doi.org/10.1038/s41467-020-15325-6
  15. Alvarez, L. W., Alvarez, W., Asaro, F. ve Michel, H. V. (1980). Extraterrestrial cause for the Cretaceous-Tertiary extinction. Science, 208(4448), 1095–1108. https://doi.org/10.1126/science.208.4448.1095
  16. Schulte, P. vd. (2010). The Chicxulub asteroid impact and mass extinction at the Cretaceous-Paleogene boundary. Science, 327(5970), 1214–1218. https://doi.org/10.1126/science.1177265
  17. Senel, C. B. vd. (2023). Chicxulub impact winter sustained by fine silicate dust. Nature Geoscience, 16, 1033–1040. https://doi.org/10.1038/s41561-023-01290-4
  18. Gatesy, J. (1997). More DNA support for a Cetacea/Hippopotamidae clade: the blood-clotting protein gene gamma-fibrinogen. Molecular Biology and Evolution, 14(5), 537–543. https://doi.org/10.1093/oxfordjournals.molbev.a025790
  19. U.S. National Park Service. Mass Extinctions Through Geologic Time. https://www.nps.gov/subjects/fossils/mass-extinctions-through-geologic-time.htm ; Smithsonian National Museum of Natural History. Extinction Over Time. https://naturalhistory.si.edu/education/teaching-resources/paleontology/extinction-over-time
  20. Kitchener, A. C. vd. (2017). A revised taxonomy of the Felidae. Cat News, Special Issue 11. https://repository.si.edu/bitstream/handle/10088/32616/A_revised_Felidae_Taxonomy_CatNews.pdf
  21. Botha, J. ve Smith, R. M. H. (2006). Rapid vertebrate recuperation in the Karoo Basin of South Africa following the End-Permian extinction. Journal of African Earth Sciences, 45(4–5), 502–514. https://doi.org/10.1016/j.jafrearsci.2006.04.006
  22. O’Leary, M. A. vd. (2013). The placental mammal ancestor and the post-K-Pg radiation of placentals. Science, 339(6120), 662–667. https://doi.org/10.1126/science.1229237

Görseller: Grafikler Bebar Bilim’e aittir. Fotoğraflar Wikimedia Commons’tan, belirtilen lisanslarla kullanılmıştır: Rynoceras (CC BY-SA 4.0), Daderot / Kontos (kamu malı), H. Zell (CC BY-SA 3.0), Jon Augier / Museums Victoria (CC BY 4.0).

Birlikte düşünelim

Sorunu, katkını veya farklı bakış açını paylaş. Saygılı ve konuyla ilgili yorumlar birlikte düşünmemize yardımcı olur.

SENİN BEBAR ALANIN

Merakını yanında taşı.

Yazıları sakla, favorilerini biriktir ve topluluğa katıl. Üyelik ücretsiz.

Giriş yap / Üye ol →

Girişten sonra kaldığın içeriğe döneceksin.