Featured Video Play Icon

20. YÜZYILIN EN SIRADIŞI DEHASI: RICHARD FEYNMAN – Bölüm 1

Buna karşı çıkanlar elbette olacaktır. Herkesin de bir bakış açısı olabilir. Ancak. Örneğin MIT’ye, Caltech’e gitseniz ve kafeteryada fizik profesörlerini kahve içerken yakalasanız ve durduk yere “Sizce 20. Yüzyılın en sıradışı bilim insanı kimdi?” diye sorsanız büyük bir ihtimalle, artık kaç tane fizikçi varsa, hep bir ağızdan aynı ismi söylerlerdi: Richard Feynman.

En iyisi mi? Belki değil. En devrimcisi mi? Belki değil. Ancak en sıradışı. En eğlenceli. En farklı olduğunu söyleyebiliriz.

Bu arada yanlış anlaşılmasın. O en iyisiydi diyenler de hiç az değil. Ve hiç de haksız değiller. Çünkü gerçekten inanılmaz bir dehaydı. Kendi başına fizikte yepyeni bir alanı inşa etti. Yeni bir doğa yasası keşfetti. Kendisi buna amiyane tabirle gıcık olsa da ona bir Nobel Ödülü bile verdiler. O da işte basit bir teşekkürle kabul etti. Çok da umurunda değildi onun için ödüller, takdirler, alkışlar.

Çünkü o fiziği çok ama çok seviyordu. Fizik ve matematik onun en büyük eğlencesiydi. Restoranda bir çocuk tabağını düşürdüğünde tabağın yerde kendi etrafında dönmesini izlemiş ve bu onun yeni bir yasa keşfetmesine neden olmuştu mesela.

Ya da yine kendisinin keşfettiği Feynman Diyagramlarını almış, sanayide bir kaportacıya gitmiş ve minibüsünün üzerine resmettirmişti. Bununla seyahatlere çıkıyordu.

Richard Feynman. Tüm bu eğlencenin ortasında büyük trajediler de yaşamış, büyük trajedilerin yaşanmasında dolaylı da olsa rol oynamış ve hayatı boyunca bu trajedilerde oynadığı roller onun kabusu olmuştu. Fakat yine de o tüm bunlara rağmen fizik dünyasını, milyonlarca gencin fiziğe bakış açısını kökünden değiştirmiş, bilimi olması gerektiği gibi, sıkıcılıktan çıkarmış ve eğlenceli hale getirmiş çok büyük bir isim. Bundan sonraki fizik videolarımıza da yön verecek, kuantum serüveninin en önemli milatlarından biri olan Richard Feynman’ın hikayesini de o nedenle çok kapsamlı bir şekilde ele almak, onu anlatmak, anlamak zorundayız.

Muhteşem Feynman’ın hikayesine hoş geldiniz…

Feynman. Daha çocuk yaştan itibaren otoriteyle problemi olan biriydi. Kendisine söylendiği gibi davranmaktan ziyade tutkularının peşinden gitmeyi tercih etmişti. Biz onu fizikçi olarak tanısak da o çok iyi bongo çalar, biyoloji ile çok ilgilidir. Şiir yazar, resim yapardı. Bunun yanında adeta yürüyen bir hesap makinesiydi ve iyi de bir şifre çözücüydü. Evet. Eğlencesine kasaların şifresini kırar, açardı.

Bunun da ötesine çok acayip bir karakterdi. Bir kalabalığa girdiğinde mutlaka herkesin ilgisini çeker, konuştuğunda herkes susar ve onu dinlerdi. İnsanları etkilemeyi çok iyi bilirdi ki birçok insana göre ki bunların arasında Bill Gates de var, kendisi tarihin en iyi öğretmenlerinden biriydi.

Bu özelliklere sahip insanları bir düşünün. En azından bu denli özgür ruhlu, bilim aşığı ve tutkularının peşinden giden insanları. Hepsinin çocukluğunun da sıradışı olduğunu görürsünüz. Anne ya da babasından sıradışı bir eğitim aldığını. Feynman da bu anlamda çok şanslıydı.

Henüz annesi ona hamileyken babası “Onun bilim insanı olmasını istiyorum” demişti.

11 Mayıs 1918’de New York’da dünyaya geldiğinde ise çok da şanslı değildi. Çünkü Amerika başta olmak üzere dünya o dönemde Büyük Buhranı yaşıyordu. Büyük bir savaşın ardından devam eden ekonomik çöküş. Ona rağmen onun bilim insanı olmasını isteyen ve kendisi de bilim ile ilgilenen bir insan olan babası ona henüz okuma yazma bile bilmediği kadar küçükken Brittanica’dan makaleler okurdu. Dinozorlardan, evrenden, gezegenlerden bahsederdi.

O yüzden daha 10 yaşındayken evde kendisine kendi başına bir laboratuvar kurduğunu duyduğunuzda şaşırmazsınız sanırım. Eski radyoları söküp parçaları ile deneyler yaptığı, fizik deneyleri yaptığı bir laboratuvar. Kızkardeşini de haftalık 4 sente asistan olarak tutmuştu kendisine. Yaptığı deneylerde kobay olarak kullanıyordu zavallı kızı ama yine de çok eğleniyorlardı.

Bu arada babası bilimin çok dışında bir işte çalışıyordu. Askeri üniformalar yapan bir şirkette çalışıyordu. Belki de üniformaların neden bu kadar değerli olduğunu sorgulaması ve onun da otoriteye biraz karşı olmasının nedeni de budur. Richard’a “Sadece üzerindeki üniforması veya bulunduğu mevki nedeniyle saygı bekleyen insanlara saygı göstermene gerek yok. İnsanı değerli kılan yaptıkları, becerileri, karakteridir” diyordu.

Richard 17 yaşına geldiğinde New York’ta bir matematik yarışmasını kazanmıştı ve bu aslında bu alanda ne kadar yetenekli olduğunun ilk göstergelerinden biriydi. Zaten 15 yaşındayken kendi kendine trigonometri, ileri algebra, sonsuz seriler, analitik geometri ve hem türev hem de integrali öğrenmişti. Üniversiteye girmeden önce, kendi yöntemiyle yarı-türev gibi konuları türetiyor ve deneyler yapıyordu.

1935’te henüz 17 yaşındayken bu başarısı ile de MIT’ye kabul edilmişti. Elbette burada fizik okumuş ve ardından MIT’deki profesörler ona yüksek lisans ve doktora çalışmaları için farklı bir bakış açısı kazanması için Princeton’da bu çalışmalarına devam etmesini öğütlemiştir. O da ardından Princeton’da doktora çalışmalarına başlamıştır.

Bu sıralarda gençliğinden beri birlikte olduğu sevgilisi Arline Greenbaum’un o zamanlar çaresi bulunmayan Tüberküloz hastalığına yakalanmış olduğunu öğrenmiş, ailesinin karşı çıkmasına rağmen onunla ilgilenebilmek için Arline ile evlenmişti.

Evlendikten birkaç ay sonra başka bir sorun daha çıkacaktı.

Amerika Pearl Harbor sonrasında ikinci dünya savaşına dahil olmuş ve dönemin en iyi fizikçilerinden biri olan Feynman da gizli bir projede devlet için çalışmak üzere davet edilmişti.

Amerika New Mexico Los Alamos laboratuvarında çok gizli bir atom bombası geliştirme projesi yürütüyordu. Manhattan Projesi.

Almanya’nın atom bombasını onlardan önce bulmasından ve savaşta kullanmasından korkuyorlardı.

Tüm bilim insanları da bu konuda ikna edilmiş ve milyonlarca insanın hayatını kurtaracakları inancı ile bu projeye dahil olmuşlardı.

Ama ne isimler vardı. Başlarında Robert Oppenheimer. Yanlarında Enrico Fermi. Niels Bohr.

Büyük isimler. Çok büyük.

Fakat yapmaları gereken iş de çok çok zordu. Bu kadar kısa sürede bir atom bombası ortaya çıkarabilmek bu isimler için bile çok zordu.

En büyük sorunlardan biri de yapılması gereken inanılmaz sayıda hesaplamaydı. Bilgisayarlar olmadan bunların elbette elle yapılması gerekiyordu ve bu da haliyle süreci çok yavaşlatıyordu.

Ta ki Richard Feynman onlara katılana kadar.

Orada çalışan tüm teknisyenleri, tüm çalışanları öyle bir organize etmişti ki, her bir insan bir işlemci gibi, büyük bir bilgisayarın parçası gibi çalışmaya başlamış, o laboratuvar insanlardan oluşan büyük bir bilgisayara dönüşmüştü. 10 problemi 100 günde çözerlerken 100 problemi 10 günde çözebilecek hale gelmişlerdi.

Bu becerisini de haliyle tüm büyük fizikçiler fark etmeye başlamıştı.

Fakat bu sıralarda eşi Arline’in durumu kötüleşmiş ve sadece 25 yaşındayken hayatını kaybetmişti.

Bu trajedinin ortasında aslında Manhattan Projesinde üretilmesine yardım ettiği canavarın neden olacağı çok daha büyük bir trajediyle de yüzleşmek zorunda kalacaktı.

Bombanın ilk test edildiği Trinity testine kendi gözleri ile şahit olmuş ve kelimenin tam anlamı ile canavarın gözlerinin içine bakmıştı. Yarattıklarından çok ürkmüştü.

Bundan 3 hafta sonra Amerika bombayı bir kez daha patlatacaktı. Ancak bu sefer bu test olmayacaktı. Hiroshima’ya gönderilen bombayı taşıyan Enola Gay uçağında Richard Feynman’ın da bulunması planlanmıştı ancak sonradan bilim insanlarını riske atmak istemediklerine karar verdiler. Ve 1945’in 6 Ağustos’unda Hiroshima’da 80.000, üç gün sonra da Nagasaki’de daha fazla insanı öldürecekti bu bombalar.

Teknik başarının ardından herkes kutlamalar yaparken Feynman bundan inanılmaz rahatsız olmuştu. İlk anda yola çıktıkları amaç saptırılmış ve aslında bu bombalar, bu kadar ölümün gereksiz olduğunu, tüm çabalarının buna değmediğini anlamıştı.

Eşini kaybetmiş ve bu trajedide rol oynamış olmanın verdiği üzüntü ile aylar boyunca büyük bir depresyona girmişti Feynman.

Hala kendine gelememişken Cornell Üniversitesi Fizik bölümünde profesör olması için teklif almıştı.

Ama kendisi “Önemli hiçbir şey yapmadım hayatımda. Hiç de yapamayacağım büyük ihtimalle. Bunu hak etmiyorum” diye düşünmüştü.

Ama fiziği seviyordu. Matematiğe aşıktı. O da bunu istiyordu zaten sadece. O nedenle kabul etti.

O fiziğin keyfini çıkarırken o zamanlarda bilim dünyası büyük bir kaosun içindeydi.

Yıllar boyunca atomların davranış biçimi ile ilgili yapılan keşifler tüm bilinenleri çöpe atıyor, herkes bir anlam çıkarmaya çalışıyordu.

Kuantum Mekaniği büyük bir sancı ile doğuyordu. Birçok bilim insanı bu dönemi fizikçilerin tarih boyunca yaşadıkları en büyük psikolojik şok olarak tanımlıyor.

Newton haksızdı ve evren ile ilgili birçok şeyi kesin olarak bilmenize rağmen bir saniye sonra ne olacağını bilmeniz imkansızdı. Belirsizlik doğmuştu.

Atomların ve elektromanyetik kuvvetlerinin tam olarak nasıl davranacağını bilemiyordunuz.

Ve bunlar doğanın temel yapıtaşları olduğu için herkes artık her şeye şüpheyle bakmaya başlamıştı.

Çünkü. Çevrenizde olup biten ne varsa. Kütleçekim hariç tabi ki. Dünyada doğrudan deneyimleyebildiğiniz herhangi bir şey aslında elektromanyetizmanın sihridir.

İki atom bir molekül oluşturduğunda bunu sağlayan elektromanyetizmadır. Yani aslında kimya elektromanyetizmadır. Ve kimya elektromanyetizmaysa. O zaman? Evet. Biyoloji de elektromanyetizmadır.

Yani her şey. Gördüğümüz, etkileşimde olduğumuz her şey bir şekilde elektromanyetizmanın bir ifadesidir.

Bu bakış açısından da yepyeni bir alan doğacaktı. Elektromanyetizmayı ve atomaltı parçacıkları anlamaya çalışan. Kuantum Elektrodinamiği.

 Feynman bu alanın atası olarak görülse de aslında Paul Dirac’tır Kuantum Elektrodinamiğini başlatan. Ancak teoride büyük boşluklar vardı ve Feynman Dirac’ın çalışmasını okurken kitabın sonunda bir cümle onu harekete geçirecekti. Son sayfada şöyle diyordu “Yeni fikirlere ihtiyaç var”.

Feynman gibi birine de söyleyebileceğiniz en güzel şey bu. Keşfedilmeyi bekleyen bir şeyler var. O da tüm zamanını bu sorunu çözmeye ayıracaktı. Sorun temel olarak şuydu: Işık, madde ve aralarındaki ilişkiyi açıklamaya çalışan ve Kuantum Mekaniği ile Özel Göreliliği birleştirmeyi vaat eden bu teorideki bazı tahminler anlamsızdı. Anlamsızdı çünkü sonuç sonsuz çıkıyordu.

Sonsuzluk bir sonuç olamazdı. Hiçbir şey sonsuz değildir. Laboratuvarda sonsuzluğu ölçemezsiniz. Sonlu bir sonucunuz olmalı. Fizikte temel bir teoriniz size sonsuzluk vaat edemez.

İşte Feynman da bunları düşünürken California’da üniversitenin kafeteryasında bir çocuğun içinde mavi bir sos bulunan tabağını düşürdüğünü görüyor. O düşünürken tabak yerde dönüyor. Dönüyor. Dönerken içindeki sos sağa sola savruluyor. Ama bir düzen ile. Bunu düşünürken Feynman zihninde yine oyun oynuyor fizik ve matematikle. Sonra. Sonra işte taşlar yerine oturmaya başlıyor.

Muhteşem Feynman’ı Muhteşem yapan teoriler ondan sonra tek tek gelmeye başlıyor.

Yani Kuantumdan bol bol bahsetme zamanı geldi. Kuantum serüvenimizi artık yeni bir yola sokmanın.

Ama önce Feynman’dan biraz daha bahsedeceğiz. Ondan bahsederken de bol bol fizik konuşacağız. Konuşurken biz de çok eğleneceğiz, eğlenmediğimiz bir eğitimi kabul etmiyoruz zira değil mi?

Ve her zaman olduğu gibi.

Tekrar görüşene dek.

İyi ki varsınız.

Sevgiler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir