21. yüzyılda, yani 2000 yılından bu yana tüm dünyada bir nükleer silahı test eden tek ülke Kuzey Kore’ydi. Fakat dünyada son dönemde yaşananlar ve bazı raporlar gösteriyor ki nükleer testler geri dönebilir. Ve bu pek de iyi bir haber değil…
Özellikle Ukrayna Rusya savaşından sonra Rusya başta olmak üzere diğer tüm büyük güçlerin uzun zamandır atıl duran nükleer test sahalarında hareketliliğin başladığına dair haberlerin çıkmasından sonra hafızalarımızdan sildiğimiz, hatırlamak istemediğimiz nükleer gerginliği yeniden yaşamaya başladık. Ruslar daha da ileri giderek nükleer silahların kullanımı ve testini önleyen uluslararası anlaşmaları yürürlükten kaldırmak için meclislerinde oylama bile yaptılar. Bu oylama şu aşamada rusların hemen nükleer testlere başlayacağı anlamına gelmese de sürecin başladığına dair önemli bir işaret. Peki tarihin gördüğü en yıkıcı silahların, kitle imha silahlarının geri dönüşüne mi şahit olacağız peki? İsrail Filistin savaşı ile birlikte bu ihtimal elbette daha da korkutucu hale gelmeye başladı.
Şu an için tüm ülkelerin bu tip testleri gerçekleştirmesini önleyen anlaşma aslında çok da güçlü bir anlaşma değil. İlk olarak “Testlerin Sınırlandırılmasına” dair ilk anlaşma 1963 yılında ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği arasında imzalanmıştı. Bu anlaşmaya göre atmosferde, su altında veya atmosfer dışında nükleer silahların test edilmesi yasaklanmış ancak yer altı testlerini kapsamıyordu bu anlaşma. Daha sonra 1996 yılına geldiğimizde ise CTBT olarak bilinen Kapsamlı Nükleer Test Yasakları Anlaşması da imzalanmış ve bununla birlikte yeraltı da dahil olmak üzere tüm testler yasak kapsamına alınmıştı.
Fakat bu kapsamlı anlaşmada, nasıl söyleyelim, hala boşluklar var. 178 ülke evet, bu anlaşmayı imzalamış ve üst mahkemelerince de tasdik ederek uygular hale gelmiştir. Fakat Çin, Mısır, İran, İsrail ve ABD aslında bu anlaşmayı imzalamış görünseler de tam anlamı ile yasal olarak yürürlüğe koymuş değiller. Evet. Bu ülkeler bir açık kapı bırakmış durumdalar diyebiliriz. Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore ise bu anlaşmayı hiç imzalamayan ülkeler.
Eminim birçok insan da bu “açıktan” haberdar değildir. Birçoğumuz böyle bir anlaşma olduğu için içimiz rahat yaşıyor olsak da tamamen bağlayıcı bir anlaşma olmadığını bu bilgilerden de anlayabiliriz. Özellikle gücü elinde bulunduran ülkelerin gerektiğinde pek de anlaşma tanımadığını tarihte sayısız defa gördük.
Ama tabi içimizin rahat olmasının da bir sebebi var. Bu anlaşmalar bu tip açıklara rağmen etkili oldular. 1945’teki ilk nükleer test olan Trinity testinden 1996’daki anlaşmaya kadar 2000’in üzerinde nükleer test gerçekleştirildi. 1996 sonrasına baktığımızda ise anlaşmayı imzalamayan Hindistan ve Pakistan 1998 yılında birkaç test gerçekleştirdiler ve onlar da o tarihten bu yana pratikte anlaşmaya uyuyorlar. Tek istisna ise 21. Yüzyılda bu testlere devam eden tek ulus olan Kuzey Kore. Son testini de 2017 yılında gerçekleştirmişti hatırlarsınız.
Buna rağmen dünyada siyasi iklimin çok ciddi bir değişimde olduğunu da söylememiz lazım. Bazı iç karışıklıklar ve çekişmeler dışında uzun süre nispeten sakin olan ilişkiler son birkaç yılda önce Suriye iç savaşı ve sonrasında Ukrayna-Rusya savaşı ile sona ererken son günlerde İsrail ve Filistin savaşı ile iyice rahatsız edici seviyeye gelmiş durumda. Özellikle İsrail’in bu savaşta yazılı olan veya olmayan birçok uluslararası anlaşmayı göz ardı ettiğini de gördüğümüzde bu anlaşmaların meşruiyeti de sorgulanır oldu.
Bunun üzerine Rusya 2000 yılında yürürlüğe koyduğu nükleer test yasaklarını geçtiğimiz 17 ekim’de parlementosu DUMA’da 412 oy ile, tüm temsilcilerin onaylaması ile oybirliği ile yürürlükten kaldırma görüşmelerine başlaması tabi bu konuda endişeleri de artırdı. Parlemento sözcüsü Vyacheslav Volodin de bu kararın ABD’nin anlaşmayı hala yürürlüğe koymaması ve küresel güvenlik konusundaki sorumsuzluğu üzerine alındığını belirttiği bir açıklama yaptı.
Tabi yine bahsettiğimiz gibi. Rusya henüz yasakları tamamen kaldırmış ve anlaşmadan çekilmiş durumda değil. Halihazırda hala anlaşmanın taraflarından biri olarak görünüyor. Fakat bu oylama Rusya’nın bir anlamda gözdağı vermesi olarak da okunabilir. Gerektiğinde 1990’da Sovyetler Birliğinin son testinden bu yana herhangi bir test gerçekleştirmeyen Rusya’nın bu testleri tekrar başlatabileceğinin bir işareti.
Bunun ötesinde, haberleri yine hatırlayanlar vardır, Rusya geçtiğimiz aylarda nükleer silah sistemlerini de denemişti. Nükleer başlıkları yoktu tabi bu sistemlerin ancak bunlar işaretler. Ciddi işaretler hem de. Bir de tabi Rusya içerisinde de bu testlere tekrar başlanması konusunda yoğun bir talep ve eğilim de söz konusu. Vladimir Putin de yakın zamanda bu sistemlerin denenmesi ile ilgili olarak “Nükleer testler şu an için gündemimizde olmasa da uzmanları dinlememiz lazım. Eğer gerekirse yeni silahların nasıl çalışacağını da test etmemiz gerekir.” Demişti.
Tabi Rusya konusu hakkında daha çok şey bildiğimiz bir konu. Aslında üç büyük güç de aynı anda benzer hazırlıklar yapıyor. CNN’in bir haberine göre Çin’in batısında bulunan Xinjiang bölgesindeki nükleer test alanlarında da genişletme ve modernizasyon çalışmaları yapılıyor. Rusya’nın Kuzey Buz Denizindeki test alanlarında ve Amerika’nın Nevada’daki tesislerinde de benzer çalışmaların yürütüldüğünü biliyoruz. Uzmanlar da bu üç büyük gücün nükleer testlere hazırlandığına dair ipuçları olduğu konusunda hemfikir.
Başka uzmanlara göre ise bu konunun ülkelerin siyasi gündemlerinde olmasına rağmen bir bombayı test etmenin herhangi bir mantıklı açıklaması yok. Zira bu tip testlerin amacı bu tip silahlar ilk kez geliştirildiğinde silahların güvenilirliğini garanti altına almaktır. Zamanla bu ihtiyaç azalır ve sonunda teknolojinin güvenilir olduğu anlaşıldığında ise test yapmaya gerek kalmaz. Bugün zaten nükleer silahları bulunan ülkelerin çoğunun bilgisayarlı simülasyon sistemleri de bulunuyor. Bu simülasyonlarda silahların güvenilirliği ve etkinliği test edilebiliyor.
Bu tip testlere gerek olmayacağına dair başka bir görüş ise özellikle “atom bombası” olarak bildiğimiz tipteki nükleer silahlar konusunda teknoloji değişmiş olsa da temel bilimsel ilkeler hala aynı. Yani. Nasıl çalıştığını biliyoruz artık. Denememize gerek yok… Ama… Burada büyük bir ama var… Zaten bu tip denemelerin tekrar gündeme gelmesinin sebebinin teknolojinin test edilmesi olmadığını sanırım hepimiz biliyoruz. Mevcut küresel siyasi iklimde konu neredeyse hiçbir zaman mantık ile, herkesin faydasına olacak şekilde çözülmüyor, çözülemiyor.
Yani. Eğer bir gün herhangi bir ülke az önce bahsettiğimiz tüm uluslararası bağlayıcı olan veya olmayan yasa ve yönetmelikleri görmezden gelip envanterinde bulunan en büyük bombayı test etmeye karar verirse bu bir zincirleme reaksiyon başlatabilir. Kelime oyununu bilerek yaptım burada. Bu zincirleme reaksiyon ile yine o karanlık günlere dönüp herkes elindeki en güçlü bombayı gösterme hevesine kapılabilir. Garip bir en uzağa kim yetiştirecek yarışına dönebilir konu.
Tabi bu iklim sakinleşmez ve bir gün bir ülke işleri biraz daha ileri götürüp bir uçağa veya başka türlü bir “teslimat” sistemine büyükçe bir bomba yerleştirip “düşmanını” yok etmeye karar verirse… İşte bu noktada, mevcut teknolojilerin korkunçluğunu da düşündüğümüzde… Bu dünyanın büyük bir kısmını haritadan silebilecek bir “inatlaşmayı” da tetikleyebilir. Olmaz demek istiyoruz tabi. Olamaz. Bu kadar da “ahmak” olamaz insanlık… Emin miyiz peki?
En azından bu olasılığı ve bu olasılığın korkunçluğunu tekrar tekrar hatırlasak bile bu iyi bir şey diye düşünüyorum. Amacım korku yaymak değil. Bu olasılıkları düşünmek, hatırlamak gerekiyor. Unutkan olabiliyoruz çünkü. Neler yaşadığımızı. Savaşların korkunçluğunu. Unutabiliyoruz. Bilgisayar oyunu gibi gelebiliyor bazen. Hele hele uzaktaysak, bize dokunmayacağından eminsek… Başka bir yerde olan savaşı körüklemek hoşumuza bile gidebiliyor. Ama bu olasılığın doğuracağı korkunç başka bir olasılığı da sıkıştırmak istiyorum buraya. Simülasyon dedik ya. Diyelim ki bir nükleer savaş başgösterdi. Olmasın tabi ama diyelim ki oldu…
Elbette bu savaşın boyutuna da bağlı olmak üzere, böyle bir senaryoda, savaşın yıkıcılığını da bir kenara bıraktığımızda, sonrasında yaşanacaklardan biri şu. Bir ekibin yaptığı nükleer kış olarak bildiğimiz ve nükleer silahlardan atmosfere yayılan radyoaktif materyal nedeniyle oluşacak iklim değişikliği, soğuma ve benzeri etkiler sonucunda tarım ve hayvancılıkta yaşanacak değişimler nedeniyle yapılan simülasyonlarda en iyi ihtimalle 27 milyon kişi patlama sonucunda, 255 milyon kişi de savaş sonrasında 2 yıl içerisinde açlıktan ölüyor.
En kötü senaryoda ise 360 milyon kişi patlamalar sonucunda, 5 milyara yakın kişi ise sonrasında yaşanacak kıtlık nedeniyle yok oluyor… Korkunç değil mi? Öyle… Olası mı? Maalesef öyle. Önlenebilir mi? Elbette. İnsan ahmak olmazsa… Savaşın kazananı olmaz. Biliyoruz. Nükleer savaşın ise… Biliyorsunuz. Ahmak olmamak dileğiyle. Sizin çok seveceğinizi düşündüğüm, müthiş bir emek ve kurgu ile hazırlanmış ve daha çıkar çıkmaz türkiye’nin en çok dinlenen podcastlerinden biri olan Hiçbir Şey Tesadüf Değil’i hatırlatarak başlamak istiyorum. Spotify’da ve diğer tüm podcast platformlarında bulabilirsiniz. Şimdi.




