Uzun zaman oldu. Felsefede kaybolmayalı. Özellikle bilim ile harmanlanmış felsefe. Bu benim en sevdiğim yolculuklardan biri. Gelin bugün birlikte bir yürüyüşe çıkalım ve cevap aramaya ara verip bol bol soru soralım… Var mısınız?
Yeşillikler içinde, mis kokulu ağaçların arasında yalnız başınıza yürüyorsunuz. Kuş sesleri, ayağınızın altında çatırdayan yaprak sesleri ve rüzgarda salınan dalların sesinden başka hiçbir ses yok. Güneş de ağaçların arasından kırılarak düşüyor önünüze. Bir anlığına. Siz. O ormanın bir üyesisiniz. Bir ekosistemin parçası. Farazi değil. Gerçekten öyle hissediyorsunuz. Tüm bunlarla. Bir ağaç gibi. Bir kuş gibi. Bütünleşiyorsunuz… Bulunmaktan öte bir şey bu. Var olmak daha anlamlı geliyor size. Bir anlam yükleniyor. Ne dediğimi anlıyorsunuz değil mi? Bu garip bir andır bu. Pek açıklayamayız. Kelimelere dökemeyiz.
Veya. Bir yasa bulamayız bunu açıklayacak. Evet. Durmadan fizik, kuantum fiziği konuşabiliriz hep beraber burada. Konuşmaktan daha fazla zevk aldığımız çok az şey var. Genel olarak doğa bilimleri söz konusu olduğunda ise işte o ormanda yaptığımız yürüyüşte hissettiklerimizin… Bir anlamı yok. Evet. Olamaz da, olmamalı da… Bunda hiçbir sorun yok. Ama bu tip öznel deneyimlerimiz ile bu deneyimleri “bilimsel” olarak açıklama çabalarımız arasındaki boşluk da insanın canını sıkmıyor değil. Zira beyin dediğimiz şey özünde bir “madde”. O yüzden bu “maddenin” hali ve etkileşimlerini de açıklayabiliyor olmamız lazım.
Ama nasıl? Bilinç dediğimiz şeyi fiziksel olarak açıklayamıyorsak (en azından şimdilik) her gün daha da genişleyen “evren” tanımının içinde nerede konumlandıracağız… Bir teorik fizikçi Lee Smolin de bu soruya “Bilimde en zor ve en karmaşık soru budur” diyor… Sorulmasında da bir sorun yok diyor. Ve eğer “bilinç ile madde” arasındaki bu uçurumu kapatmadığımız sürece de kuantum evreninin puslu havasından maddenin nasıl doğduğunu veya “zamanın” gerçekten ne anlama geldiğini asla açıklayamayacağız diye ekliyor.
Ayrıca bu görüşü savunan bilim insanları evreni içten dışa olarak değil de dıştan içe tanımlamaya dönmemiz gerektiğini de düşünüyorlar. Bu ne anlama geliyor peki? Kuantum evreninde, atomlar ile, atomaltı parçacıklar her ne kadar müthiş bir çalışma alanı olsa da cevaplamak istediğimiz sorunun muhattabı onlar olmayabilir demek oluyor. Biraz daha açalım burayı.
Modern fizik aslında özünde “zihin ile maddenin” ayrımına dayanır. Galileo’ya kadar gider bu. Evreni “hareketli cisimler arasındaki etkileşim” ile açıkladığında “ruh” kavramını ayrı tutmuştu… Evet. Hissettiklerimiz, neye inandığımız hala önemli olabilir ama bunu bir kenara bırakmamız ve matematiksel olarak nasıl ifade edebileceğimize odaklanalım demişti. Bu işte çok ama çok değerli bir “felsefi” dönüm noktasıdır. Sonu olmayan, kanıtlayamayacağımız olguları bir kenara bırakıp Newton ile de devam eden “maddenin davranışını” evrensel yasalarla açıklama çabası.
Biliyorsunuz. Ondan sonrası iplik söküğü. Bilinen tüm temel parçacıkların ve kuvvetlerin müthiş modelleri ile birlikte büyük patlamadan bugüne kadar kozmosun evriminin çok hassas bir şekilde açıklanması… Bugünlerde ise bir öze dönüş söz konusu. Maddesel olmayan olguları kenara bırakıp modern bilimi kurduktan sonra oluşan “fiziksellik” akımı, yani doğadaki her şeyin temel fiziksel parçacıklardan türemesi gerektiği görüşü ile birlikte “bilinç” ya da “ruh” ne derseniz deyin, bu şekilde açıklanabileceğine dair bir çaba söz konusu olmaya başladı.
Nörobilimde özellikle o kadar yol kat edildi ki, insan beyninde “madde dışı” bir şey olamayacağına dair neredeyse bir “kesinlik” var. Ama tabi nörobilim her ne kadar hangi beyinsel faaliyetlerin hangi bilinçli deneyimlerle örtüştüğüne dair müthiş açıklamalar getirse de bu beyinsel faaliyetlerin neden bu bilinçli deneyime yol açtığını hala tam açıklayabilmiş değil… Buna da zaten “bilinçle ilgili en zor problem” diyoruz. Kafatasımızın içindeki “maddenin” kişisel, öznel deneyimleri nasıl oluşturduğu problemi.
Tartışma tabi burada ikiye ayrılıyor. Kimileri bu sorunun “anlamsız” ve “yanıltıcı” olduğunu düşünüyor. Bilinç konusunun bir ilüzyon olduğunu ve yeterli zaman ve çalışma sonucunda bunu açıklayabileceğimizi söylüyorlar. Fakat madde ile bilinç arasındaki bağlantıyı tekrar kurmaya çalışan fizikçilerin çıkış noktası ise başka… Kuantum mekaniği. Evet. Bildiğimiz gerçekliğin en derin katmanı olan atomaltı parçacıkların evrenini açıklarken ortaya çıkan “olasılıklar “dünyası ve ortaya çıkan “dalga fonksiyonu” kavramları işleri bayağı karıştırmıştı.
Bir ölçüm yaptığımızda “dalga fonksiyonunun” çökmesi ve kesin özelliklere sahip olması… Bu işte ciddi sorular doğurdu haliyle. Birlikte çıktığımız yolculukta çoğunuzun da zihninde çakan kıvılcımlar olduğunu biliyorum. İşte ondan bahsediyoruz. Fakat “gözlemci” mevzusunu tekrar masaya getirmemiz lazım. Gözlemci, ölçüm… Gerçeklik konusu bu ikisi olmadan anlamsız hale geliyor. Bizim deneyimlediğimiz “klasik” dünya, kuantumun bu “belirsizliğinden” doğuyor… Kimin sayesinde. Bizim sayemizde. Ölçümün sayesinde. Gerçekliği gerçek kılan “felsefi anlamda da olsa” biziz aslında. Yani en azından bizim çıkarımımız bu.
Zira başka çıkarımlar “gözlemciyi” devreden çıkarıp “çoklu evrenleri” devreye sokuyor. Evet. Kendimizi bu çerçevede önemli ve özel hissedebiliriz fakat “dalga fonksiyonunun” çöktüğü her durumda sayısız olasılıkların mümkün olduğu sayısız evrenin doğuşu da mümkün olabilir diyorlar… Ama sorunun dönüp dolaşıp geldiği yeri fark etmişsinizdir. Gözlemci… Kuantum mekaniğinde gözlemcinin rolü başka, genel görelilikte başka. Belki de odaklanmamız gereken yer tam da bu sorundur. Belki de ikisini birleştirecek çözüm de buradadır. Ve tabi “gözlemci” ile birlikte bir de “zaman”… Ah o zaman yok mu…
Konuşmuştuk daha önce hatırlarsanız. Bir ilüzyon olmalı. Genel görelilik açısından özellikle. Durduğunuz yer. Gözlemci olarak sizin varlığınız evrenin herhangi bir noktasındaki herhangi bir açıdan başka bir şey değil. Sizin için geçmişin, geleceğin, şu anın bir farkı yok aslında. “Ama biz hissediyoruz. Nasıl yok?” derseniz… Kendinizi biraz soyutlamanız lazım. Evet. Çıkın dünyadan. Güneş sisteminden de çıkın. Çok büyük bir boşluğun tam ortasına alalım sizi. Uzayda herhangi bir yerde. Bomboş bir yerdesiniz. Herhangi bir gökcismini göremiyorsunuz. Şimdi düşünün zamanı… Ne anlama geliyor sizin için? Saniyeler. Dakikalar. Yıllar?
Evet. Zaman bir deneyimden, bir illüzyondan başka bir şey değil. Hatta bir adım daha öteye gidelim. Tüm deneyimlerinizi, yaşadıklarınızı da silelim zihninizden. Daha önce hiçbir şey deneyimlememiş bir bebeğin uzay boşluğunda doğduğunu ve orada büyüdüğünü farz edelim. Bilinç nedir ki o zaman sizin için? Fazla derine indik. Biraz yüzeye çıkalım. Bu soruna, bilinç sorununa tekrar dönersek bazıları buna şöyle yaklaşıyor: Bilinç dediğimiz şey “maddenin” bir özelliğidir…
Maddenin bilinci… Bunun nereye gittiğini az çok tahmin ediyorsunuzdur. Evrenin de kendi bilinci olmalı o halde… Madde ile “madde dışı” deneyimleri ancak bu şekilde bir araya getirebiliriz… Diyorlar. Son zamanlarda oldukça popüler olan bir akım bu fark etmişsinizdir. Kuantum mekaniği, kuantum alanlarından yola çıkarak “evrene”, maddeye bilinç “atayan” kişiler, akımlar, hareketler… Şimdi bununla ilgili problemlere bir bakalım isterseniz. Fizikçilerin birçoğu burada konuyu kapatırlar. Zira bu… Biraz aşırıya kaçmak oluyor. Haddimizi aşmak aslında.
Zira bu bakış açısı… Evrenin bilinci olduğu ve evrenin bizi dinlediği, bizim isteklerimizi yerine getirdiği bakış açısı… Gerçekten haddini aşmaktan başka bir şey değil. Çünkü bunu “iddia” edebilmek için sayısız alandan yüzyıllardır yüzbinlerce insanın gece gündüz çözmeye çalıştığı bazı bilimsel çıkmazları “çözmüş” olmanız gerekiyor… Evrenin nasıl çalıştığını bilmeniz gerekiyor bir kere… Ötesinde “bilincin” ne olduğunu bilmeniz gerekiyor. Kendinizi. Bilmeniz gerekiyor.
Bireysel olarak yaşadığınız kimbilir hangi deneyime veya tesadüfe dayanan deneyimlerinizi “evrene” atfetmek ve bu bireysel deneyimleriniz ile “evrenin nasıl çalıştığını” anladığınızı iddia etmek… Had bilmek dedik ya… Dikkatli olmak lazım. Veriniz olması lazım. Bir değil. On değil. Sayısız. Ve deneyiniz. Sayısız kez doğrulanmış teorileriniz. Yani bu “evrensel bilinç” konusu her ne kadar bir yaklaşım olsa da birçok şeyi ciddiye almayan bir yaklaşım. Evrenin karmaşıklığını, evrenin doğuşunun karmaşıklığını. Evrenin evriminin ne kadar karmaşık olduğunu…
Peki ne yapabiliriz. Anlam arayışımızda. Nasıl bir yol izleyeceğiz? Güneşin doğuşunu izlerken, ormanda o yürüyüşte hissettiklerimizi nasıl açıklayacağız. Şimdi buna şöyle bakabiliriz. Parçacıklar her zaman bütünün özelliklerini taşımaz. Tek bir deneyimden genel bir tanım yapamayız. Bir su molekülü mesela. Islak değildir. Ama bir araya geldiklerinde suyu oluştururlar. Islaklık “suyun” bir özelliğidir. Yani parçaları birleştirip bir bütüne ulaşamazsınız. Garip geliyor belki ama en azından kuantum evreninde durum bu. Aynı yasalar farklı parçalar üzerinde farklı etkilere de sebep olabilir. Ama asıl sorun şurada ortaya çıkıyor.
Çözümlediğimiz ve çok güvendiğimiz evrensel yasalar. Ya değişirse… Büyük patlamadan hemen sonrasını düşünün. Yasanın, parçacıkların olmadığı bir çağ… Sonra önce bazı parçacıklar, bazı kuvvetler… Sonra orada olmayan başka kuvvetler. Sırayla… Evet. Çok çok uzun zaman geçti. Tüm yasalar ortaya çıkmış olmalı. Ama “uzun zaman” ne ki? Ya henüz evrenin kumaşında çıkmayı bekleyen başka yasalar varsa? Yani özetle… Evet. Bir cevabımız yok. Ama evreni anladığımızı düşünmek… Ona “bilinç” atfetmek. Bir anlamda kendimizi “fazla önemsemek” olabilir şu an için… İnsanın ve temelde “canlılığın da” bir anomali olduğunu da unutmamamız gerekiyor.
Evet. Yaşamın kendisi. Aslında fizik yasalarına aykırı. Bunun üzerine de biraz düşünelim. Zamanı geldiğinde bunu da konuşalım.




