Garip bir canlıdan bahsedeceğiz bugün. Sarı, sümüksü, neredeyse görünce tiksineceğiniz türden. Bir canlı ama beyni yok, siniri yok, ağzı yok. Aslında bu yayılan şeyin zaten birden fazla hücresi de yok. Evet. Tek bir mega-hücre bu şey. Ama… bu beyinsiz şey, daha önce geçtiği yerleri hatırlıyor. Hatta bir labirentte en kısa yolu buluyor. Üstelik, öğrendiği şeyi başka bir canlıya dokunarak aktarabiliyor. Nasıl yani? Bayağı garip bir şey bu. Bilimsel adıyla Physarum polycephalum – Cıvık Mantar gibi garip bir isimle biliniyor bizde. Ama mantar da değiller aslında. Garip bir canlı türü. Ve bunlar bize çok tuhaf bir şey gösteriyor:
Hafıza dediğimiz şey, belki de sadece kafamızın içinde değil. Belki bedenin dışında da yazılabiliyor. Belki de zeka, sinir sistemine ait bir ayrıcalık değil. Ve bu noktada, bildiğimizi sandığımız her şey – nerede düşünürüz, nerede unuturuz, ne zaman öğrenmiş sayılırız – silikleşmeye başlıyor. Hafıza deyince akla ne gelir? Beyin. Sinapslar. Nöronlar arası bağlantılar… Hatta biraz teknik bilgiye sahipsek, “sinaptik plastisite” filan da deriz belki. Ama şimdi karşımızda bir canlı var; beyni yok, nöronu yok. Ve buna rağmen geçmişte yaptığı şeyleri hatırlıyor gibi davranıyor. Burada bir durmak gerek. Çünkü bu, sadece biyolojik bir ilginçlik değil.
Aynı zamanda felsefi bir kırılma noktası. Çünkü eğer bir canlı, beynin temel bileşenlerine sahip olmadan hafızaya benzer davranışlar gösterebiliyorsa… o zaman hafıza dediğimiz şeyin kendisini, yerini ve sınırlarını tekrar düşünmemiz gerekir. Bazı filozoflar – özellikle de Andy Clark ve David Chalmers – bu fikri yıllar önce ortaya attılar: Belki de hafıza, sadece beynin içinde sınırlı değildir. Belki bazı bilişsel süreçler, çevremizle birlikte çalışır. Dış dünyadaki objeler, izler, yollar… Tıpkı bir not defteri gibi, bir harita gibi, bir cep telefonu gibi. Yani bazen düşünce, dışarı taşar. Ama bu fikir, hep insana dönüktü.
Şimdi karşımızda, bu fikri daha radikal bir yere taşıyan bir örnek var: Yani o sarı, sümüksü canlı. Ona biraz daha yakından bakalım. İlk görüşte “bir mantar türü herhalde” dersiniz. Ama değil. Aslında o, dev bir hücre. Evet. Birden fazla hücre değil. Koca bir mega hücre. İçinde yüzlerce, bazen milyonlarca çekirdek var ama aralarında hücre duvarı yok. Bir organizma ama sınırları karmaşık. Ve bu organizmanın çok ilginç bir özelliği var: Hareket ediyor. Yavaş yavaş, ama hedefe odaklı. Besin ararken yüzey boyunca ilerliyor, tüpler oluşturuyor, sonra işe yaramayan yolları geri çekiyor.
Aynı labirentte tekrar tekrar test edildiğinde, bir süre sonra sadece en kısa yolu bırakıyor. İlk yayılıyor… sonra optimize ediyor. Tıpkı bir problem çözer gibi. Ama nasıl? Çünkü beyin yok. Sinir yok. Düşünme mekanizması dediğimiz şeylerden hiçbirine sahip değil. Ve yine de çevresine dair bilgi topluyor, değerlendiriyor ve karar veriyor gibi. Dahası da var. Kendi bıraktığı sümüksü izi — bilimsel adıyla "ekstraselüler mukopolisakkarit" — tekrar geçtiği yerde ona bir tür bilgi sunuyor. Yani nerede daha önce bulunduğunu “hatırlıyor”. O izleri kullanarak yolunu şekillendiriyor. Adeta kendi dışına notlar alıyor.
Bu ilginç geldiyse bekleyin, zira işler daha da ilginçleşiyor. Çünkü slime mould’un yaptığı şey sadece “hatırlamak” değil. Aynı zamanda “başkasından hafıza devralmak”. Nasıl mı? Bilim insanları bir deney yapıyor. Konu şu: Bir birey, kendi yaşamında deneyimlemediği bir şeyi, bir başkasından öğrenmeden nasıl edinebilir? Bu garip canlılar işte alışkanlık kazanabiliyor. Mesela, tuzlu ortamlara karşı bir hassasiyetleri var. Ama belli aralıklarla tekrar tekrar tuza maruz bırakıldıklarında, bir süre sonra bu uyarana alışıyorlar. Tıpkı bizim rahatsız edici bir sese zamanla duyarsızlaşmamız gibi.
Yani “habituation” denilen en temel öğrenme biçimlerinden birini sergiliyorlar. Şimdi, eğitilmiş bir hücre — yani bu tuzlu ortama alışmış olan— kısa bir süreliğine eğitilmemiş, yani “hiçbir şey yaşamamış” bir başka hücreyle birleştiriliyor. Sonra bu iki hücre tekrar ayrılıyor. Ve o eğitilmemiş olan hücre var ya, ayrıldıktan sonra da sanki o tuzlu ortamı kendi yaşamış gibi davranıyor. Yani bir hafızaya sahipmiş gibi… Ama o hafızayı “kazanmak” için gerekli olan hiçbir öğrenme sürecinden geçmemiş. Daha da ilginçleşiyor demiştim. Zira biz şimdiye kadar hep şöyle düşündük: Hafıza, bir bireyin yaşadığı deneyimlerin sonucudur.
Hatırlamak, ancak geçmişte bir şey yaşamış olmanın doğal sonucudur. Ama burada öyle bir şey yok. Yaşanmamış bir deneyim var. Ve buna rağmen var olan bir hafıza… Bilim buna “transferred memory” diyor — aktarılmış hafıza. Ama buradaki aktarım, bir sohbet ya da eğitim süreciyle değil. Hiçbir dil, hiçbir işaret yok. Sadece hücresel temas. İki slime mould hücresi kısa bir süreliğine birleşiyor ve sonra ayrılıyorlar. Ve ayrıldıktan sonra, biri artık “biliyor”. Bu arada slime mould örneği tek de değil. Sinir sistemi olmayan başka canlılarda da, geçmiş deneyimlere benzer şekilde çevreden gelen izlere göre davranış geliştirme örnekleri gözlemleniyor.
Örneğin bazı bitki türleri, tekrarlanan zararlı uyarıcılara karşı zamanla duyarsızlaşıyor. Mimoza pudica (hassas bitki) yapraklarını kapatma davranışını ilk uyarıcılarda gösterse de, tehlike olmadığını “öğrendiğinde” bu davranışı bırakıyor. Üstelik bu öğrenme, saatlerce sürebiliyor ve tekrar tetiklenebiliyor. Bakteriler de şaşırtıcı biçimde adaptif davranışlar sergileyebiliyor. Özellikle antibiyotiklere karşı geliştirilen popülasyon düzeyinde stratejiler, bireysel değil, ortaklaşa alınmış gibi görünüyor. Sanki bakteri topluluğu, çevresel koşulları "okuyarak" ona göre şekilleniyor.
Hatta bazı durumlarda, bu mikroorganizmalar birbirlerine kimyasal sinyaller göndererek bilgi paylaşıyorlar — buna quorum sensing deniyor. Yani bakteri sayısı kritik bir eşik değerine ulaşmadan davranış değişikliği başlamıyor. Bu da bir tür kolektif hafıza eşiği gibi çalışıyor. Tüm bu örnekler, bize şunu düşündürüyor: Zeka dediğimiz şey, belki de sinir sisteminin bir tekelinde değil. Belki sinir sistemi, sadece zekayı ortaya çıkarmanın bir yolu. Ama doğa, bu yolu tek başına kullanmak zorunda değil. Belki bazı canlılar, düşünmenin sınırına — ya da onun bir gölgesine — sinir hücresi olmadan da ulaşabiliyor.
Bedenleri düşünmüyor belki, ama davranışları düşünmeyi taklit ediyor. İşte bu yüzden, sinir sistemi olmayan bu varlıklar da adeta bir "bilişsel gölge" taşıyor gibiler. O zaman şunu da sorabiliriz: “Hafıza, sadece bireysel bir birikim mi? Yoksa bir şekilde başkalarından da ‘edinilebilen’ bir şey mi?” Bazı filozoflar bu soruya şöyle cevap veriyor: Eğer bir iz — fiziksel ya da kimyasal bir kalıntı — bir davranışı yönlendiriyorsa, ve bu iz geçmişten geliyorsa, o zaman o, hafıza sayılabilir. Ve bu durumda önemli olan şey, bu hafızanın kimin tarafından üretildiği değil… Kimin tarafından kullanıldığı.
Belki de hafıza, sadece beynimizin, sinir sistemimizin, hatta hücremizin içinde değil. Başka yerlerde. Başka bedenlerde. Ve belki de — hiç ummadığımız biçimlerde — birbirimize aktarılabilir. Misal bir arkadaşının telefon numarasını ezberlemiyorsun, çünkü zaten rehberde kayıtlı. Bir yol tarifini hatırlamıyorsun, çünkü harita uygulaması gösteriyor. Ve bir toplantıyı kaçırmıyorsun, çünkü takvim uygulaman seni uyarıyor. Peki tüm bunlar hafıza değil mi? Bazı filozoflara göre evet. Zihinsel süreçler sadece kafamızın içinde olmuyor. Çevremizle birlikte çalışıyor. Buna “genişletilmiş zihin” deniyor. Çünkü artık hafıza dediğimiz şey,
bir nöronlar ağı olmaktan çıktı; bir altyapıya, bir ekosisteme dönüştü. Not defterleri, dijital uygulamalar, işaretler, başkalarının deneyimleri… Hepsi hafızanın dış temsilcileri. Ve tıpkı slime mould’un sümüksü izi gibi, biz de bilgiyi çevreye bırakıyoruz. Sonra kendimiz ya da başkaları o izleri okuyarak yön buluyor. Bu bizi şuraya getiriyor: Hafıza, sadece bir içsel birikim değil. Aynı zamanda bir ilişki. Bireylerle çevre arasında… Bedenle teknoloji arasında… İnsanlarla insanlar arasında kurulan bir bağ. Senin yaşamadığın bir şey, senin davranışlarını etkileyebiliyor. Senin öğrenmediğin bir bilgi, senin kararlarını şekillendirebiliyor.
Ve biz, fark etmeden, kolektif bir hafıza sisteminin içinde yaşıyoruz. Yapay zekâ modelleri, milyonlarca insanın yazdığı verilerden besleniyor. Bu, bireysel hafızaların istatistiksel bir ortalamasının alınması gibi… Artık bilgi bir bireyin ya da bir grubun tekelinde değil. Dağıtık sistemlerde — tıpkı slime mould’un iz bıraktığı yüzey gibi — bilgi var, ama kime ait olduğu önemsizleşiyor. Blockchain gibi yapılar da buna bir örnek: herkesin okuduğu ama kimsenin tek başına sahip olmadığı bir hafıza. Bilgi artık sabit değil. Bir yerden ötekine, bir bedenden dijitale, bir zihinden ötekine akıyor. Ve tıpkı slime mould gibi biz de,
çoğu zaman kendi deneyimimiz olmayan hafızalarla hareket ediyoruz. Belki de zeka, tek bir bireyin sınırlarında tanımlanamayacak kadar geniştir. Ve hafıza, hep sandığımız gibi, bir kutunun içindeki bir şey değil… Eğer bilgi çevrede birikiyorsa, ve kararlar bu bilgiye göre şekillenebiliyorsa… Bilinç de bu sınırların ötesine uzanabilir mi? Ya da şöyle soralım: Bilinç, sadece "içeriden" gelen bir deneyim mi, yoksa sistemin bütününde dolaşan bir örüntü mü? Belki hafıza, bilinç, bir organizmanın içinde değil, organizmalar arasında dolaşan bir şebekedir.
Belki hepimiz, ortak bir senfoninin içinde farklı enstrümanlar gibiyiz. Melodiyi kim başlattı, kim bitirdi belli değil. Ama sesler birbirine karışıyor, yankılanıyor, aktarılıyor. Hafıza da böyle bir şey olabilir: Bir bedenin tekil şarkısı değil, bir ağın ortak ezgisi.




