Virüslerle başımız dertte. Gerçekten. En basit haliyle mevsimsel grip olarak bildiğimiz influenza bile tek başına yılda 1 milyar insanı etkisi altına alıyor. Bunun 3-5 milyonu bayağı yoğun bakımlık olurken kronik hastalıklarla birleşince 600 bin kadar kişinin ölümünden sorumlu. Ya da tarihimiz virüslerin dönemsel katliamları ile de dolu. Çiçek hastalığı tek başına 20. Yüzyılda 300 milyon kişinin ölümünden sorumluydu. Ve insanlık tarihinde kitlesel aşılama ile tamamen yeryüzünden silinen ilk büyük viral hastalık da kendisidir bu arada. 1918 ispanyol giribi 500 milyon kişiye bulaşmış 50 milyon kişinin ölümüne yol açmıştı. COVID de tarihimizin son sınavlarından biriydi. Ama sonuncusu değil. Bunu da biliyoruz. Her yıl bir salgın korkusu ile yaşıyoruz. Ama konumuz bu değil. Konumuz virüsler. Tüm bu korkunç tarihimize rağmen aslında virüslerle ilginç bir ilişkimiz de var. İnsan genomunun %8’i geçmişte genomumuza bir şekilde entegre olmuş eski retrovirüs kalıntılarından oluşuyor. %8 ciddi bir oran. Yani tek işleri bizi enfekte etmek değil bu biyolojik varlıkların. Evrimsel ortak bir tarihimiz de var onlarla. Ama yine de bir anlamda en azılı düşmanlarımızdan biri virüsler. O yüzden insan düşünmeden edemiyor. Ya virüsler tamamen yeryüzünden silinseydi? Yani. Bunun nasıl olabileceğine çok takılmadan bunu bir hayal edelim mi birlikte? Tahminlere göre 10 üzeri 31 gibi korkunç bir sayı ile biyosferimizin en baskın biyolojik varlıkları olan bu türü yok edebilseydik? Ne olurdu? Ya da ne olmazdı. Gelin bakalım…
WW. Jacobs’ın 1902 tarihli bir öyküsü vardır. Maymun Pençesi olarak bilinir. Bu hikayede insanlara üç dilek hakkı veren bir maymun pençesinden bahsedilir. Bir ahlak öyküsüdür en nihayetinde ve özünde “ne dilediğine dikkat et çünkü gerçekleşebilir” dersini verir. Bir anlamda “kaderle oynayanlar sonuçlarına katlanır” mesajı da vardır. Bizim “virüsleri yok etme” hayalimiz de buna benziyor birazdan anlayacağınız üzere. Tüm virüsleri yok etmek insanlığı hastalıklardan kurtarmak gibi gelse de en nihayetinde tüm türümüzün yeryüzünden silinmesine neden olabilecek bir istektir. Neden mi?
Bunu cevaplamadan önce “virüs nedir?” onu bir anlamamız lazım. Zira virüsün tanımı bile kendi içinde insanın zihnini zorlayan ve hala tam olarak üzerinde anlaşılmış bir mevzu değil. Çünkü virüs dediğimiz şey canlı kategorisine giriyormuş gibi görünse de amma lakin ki öyle değildir. Anlatayım. Bir kere nasıl ürediklerine göre virüslerin tanımı değişebiliyor. Virüsler kendi başlarına çalışamaz. Ne çoğalabilirler ne de üretim yapabilirler. Bu yüzden temel amaçları şudur: Kendi kopyalarını üretebilecek bir sistemi ele geçirmek. Bazı virüsler bunu en kalıcı yoldan yapar. Hücrenin çekirdeğine kadar ilerlerler,
çünkü çekirdek hücrenin genetik kontrol merkezidir. Genetik bilgilerini buraya sokarak, hücrenin DNA’yla çalışan üretim düzenine doğrudan bağlanırlar. Amaç hücreyi hemen öldürmek değil; uzun süre, sessizce, tekrar tekrar kopya üretebilmektir. Bu yüzden çekirdeğe giren virüsler, hücreyi bir süre yaşatır ama yönünü değiştirir. Hücre artık kendi programını değil, virüsün programını yürütür. COVID’e neden olan virüs gibi bazıları çekirdeğe girmez. Çünkü kalıcılık değil, hız isterler. Genetik bilgilerini doğrudan hücrenin protein üretim hattına verirler, hızlıca çoğalır ve hücreyi kısa sürede işlevsiz hale getirirler. Özetle:
Çekirdeğe girenler uzun vadeyi, çekirdeğin dışında kalanlar hızlı çoğalmayı hedefler.
Ama işte burada “virüs” tanımı netliğini yitiriyor. Zira bizim genellikle “virüs” olarak adlandırdığımız şeyin bilimsel ismi “virion”dur. Yani bir hücreyi enfekte edip orada çoğalan virüsün hücreden kaçan kopyaları diyebiliriz. Virüs dediğimiz şey hastalığı, enfeksiyonu, bazen hücrenin kendisini veya çoğalma sürecini de ifade edebilir. Ve bizi asıl hasta eden ve salgına neden olan şey “virionlardır”. Ve bu virionlar hangi hücrelerde çoğaldıklarına göre farklı şekillerde yayılabilir. Koronavirus üst solunum yolunda çoğalır ve nefes yolu ile havaya karışırlar. Bunlar havada veya yüzeylerde uzun süre enfekte edecek başka bir konak arayana kadar aktif kalabilirler. Ama mesela HIV virüsü havada veya yüzeyde uzun süre canlı kalamaz, vücut sıvısı ile taşınırlar o nedenle.
Ama işte anlamışsınızdır. Bir virüsün tam olarak ne olduğu konusunda net bir fikir birliği yok. Bildiğimiz şey kendi başlarına, hücre dışında — havada ya da bir yüzeydeyken — hiçbir şey yapamaz. Ne enerji üretir, ne çoğalır, ne de aktif bir süreç yürütür. Bu nedenle, bu haldeyken virüslerin “cansız” olduğu fikri yaygındır. Ama bilim dünyasında bu tanımın yeterli olup olmadığı hâlâ tartışılır. Çünkü virüsleri yalnızca bu pasif hallerine bakarak tanımladığımızda, ister istemez bir tavuk–yumurta ikilemi çıkar karşımıza: Zira hücre olmadan var olamayan bir şey, en başta nasıl ortaya çıkmış olabilir? Önce virüs mü vardı yoksa hücre mi?
Güzel soru değil mi? Milyon dolarlık soru da bu. E hadi şimdi de bu sorunun peşine düşelim. Şimdi virüslerin nereden geldiğine dair karşımızda üç ana senaryo var. İlk senaryoya göre virüsler, başta hücrelerin içinde duran küçük DNA ya da RNA parçalarıydı. Bunlar zamanla hücreye bağlı kalmamayı öğrendi. Bir hücreden çıkıp başka bir hücreye geçebilen genetik talimatlara dönüştüler. Yani virüsler, hücrenin içinden kopup dolaşmaya başlayan gen parçaları gibi düşünülebilir. Hücrenin üretim sistemini zaten tanıyorlardı; sadece artık bunu tek bir hücreyle sınırlı yapmıyorlardı. İkinci senaryoda ise tam tersi bir hikâye var.
Burada virüsler, baştan beri küçük ve ilkel yapılar olarak görülmüyor. Aksine, bir zamanlar hücre olan canlıların geriye kalan parçaları olarak düşünülüyorlar. Başlangıçta kendi başına yaşayabilen bu hücreler, zamanla fazlalıklarını kaybetti. Enerji üretmeyi, bağımsız çoğalmayı bıraktılar. Sonunda, hayatta kalmak için başka hücrelere tamamen bağımlı hale geldiler. Bu bakışta virüsler, ilkel değil; aşırı sadeleşmiş, bağımsızlığını yitirmiş yapılardır. Üçüncü senaryoda ise olay tek bir yerden çıkmıyor. Virüslerin, farklı zamanlarda ve farklı canlı gruplarında ayrı ayrı ortaya çıktığı düşünülüyor.
Hatta bazılarına göre, hücrelerden bile önce var olmuş genetik yapılar olabilirler. Yaşam ortaya çıktıkça, bu genetik parçalar hücreleri kullanmayı öğrenmiş olabilir. Yani virüsler, yaşamdan sonra eklenmiş misafirler değil; yaşamla birlikte şekillenen eşlikçiler olabilir. Bu yüzden bazı bilim insanlarına göre üç senaryodan sadece biri doğru olmak zorunda değil. Farklı virüsler, farklı yollardan ortaya çıkmış olabilir. Mesela bakterileri enfekte eden virüslerin, bakterilerin içinden kopmuş genetik parçalardan gelmiş olması mantıklı görünüyor. Çekirdeği olan hücreleri enfekte eden virüsler ise tamamen başka genetik kökenlerden türemiş olabilir.
Yani her canlı grubu, kendi virüslerini üretmiş gibi düşünebiliriz. Ama burada önemli bir sınır var. Virüsleri hücre içinde çalışan birer “üretim süreci” olarak düşündüğümüzde, şu noktaya geliyoruz: Hücre yoksa, bildiğimiz anlamda virüs de yok. Ama dediğimiz gibi. Hala net bir cevabımız yok bu konuda. Ancak hangisi doğru olursa olsun genel kanı virüslerin dünyada yaşam ne kadar süredir varsa o kadar süredir var olduğu yönünde.
E o zaman asıl sorumuza geldiğimizde. Virüsleri yeryüzünden silmek diyoruz ya. Bunu eğer “hiç varolmasalardı” şeklinde kurgularsak hikaye bambaşka bir yere varıyor. Maymunun pençesi gibi. Sonuçları canlı yaşamı ve hatta dünyayı tamamen başka bir şeye evriltebilecek bir yer.
Bir kere şunu tekrar söylemek lazım. Virüsler her zaman kötü değillerdir. Evet. 300 milyon insanı öldüren bir türü olan bir varlık için bunu kabul etmek kolay olmasa da “virüs ırkçılığı” yapmamakta fayda var. Zaten bu öldüren virüslere “patojenik” yani hastalığa neden olan virüs diyoruz. Bir de patojenik olmayan yani hastalığa neden olmayan virüsler de var. Bunların hiçbir zararı yok. Hatta kimi zaman faydası bile olabiliyor. Ki bunlar da “human virome” olarak bilinen ekosistemi oluşturur. “Human genome”u duymuşsunuzdur. Bir canlının tüm genetik bilgisini ifade eder. Human virome dediğimizde de insan vücudunda bulunan tüm virüslerin toplamını kastediyoruz. Mikrobiyomumuzdan yani vücudumuzda bizimle birlikte yaşayan tüm mikroorganizmalardan bahsettiğimizde çoğunlukla bakterilere odaklanıyoruz ya. Aslında mantarlar ve virüsler de bizim bu sistemimizin ayrılmaz bir parçasıdır. İnsan tek başına bir canlı değil, bir ekosistemdir. Bunu bir zihnimizin köşesine yazalım.
Ve insanın viromu yani virüs içeriği genellikle ilk iki yaş civarında şekillenip dengelenir. Bu noktadan sonra her insanın viromu, tıpkı parmak izi gibi, kendine özgü bir bileşime sahip olur. Bilim insanları bunu, vücuttan ve çevreden alınan örneklerdeki DNA ve RNA izlerini inceleyerek anlıyor. Yani doğrudan “tek tek virüsleri” değil, geride bıraktıkları genetik izleri okuyorlar. Bu viromun içinde; bakterileri enfekte eden virüsler, başka mikroskobik canlıları enfekte eden virüsler ve insan hücrelerini enfekte edebilen virüsler birlikte bulunur. Ve bütün bu yapı, mikrobiyomun bir parçası olarak, sandığımızdan çok daha büyük bir rol oynar:
Bağışıklığımızı, dengemizi ve sağlığımızı şekillendirir. Ve konu sadece insan da değil. Virüsler tüm hayvanlar, bitkiler ve bilinen tüm organizmalarla organik bir bağa sahip ve daha da ötesi bu organizmaların sağlığı için rol oynamalarından öte biyosferimizi şekillendiren de onlar.
Dünyanın ekosisteminin her yerindeler zira. Örneğin okyanuslardaki doğal bakterilerin çeşitliliğinde çok önemli bir rol oynuyorlar bir kere. Ve o kadar fazla sayıda virüs bulunuyor ki okyanuslarımızda, sadece okyanuslarda bulunan virüsleri yan yana dizebilseydik uzayda 60 galaksiyi kapsayabilecek bir sayıdan bahsediyoruz. Ve her saniye okyanuslarda trilyonlarca viral enfeksiyon gerçekleşiyor. Her gün deniz bakterilerinin %20’sini öldürdükleri tahmin ediliyor mesela. Her gün. Okyanuslardaki tüm bakterilerin %20’si. Bu çok önemli bir sayı. Ve bu ölüm döngüsü işte okyanuslardaki besin ve enerji döngüsünün çok büyük bir kısmına karşılık geliyor. Bu döngü dünyamızın atmosferini de şekillendiriyor haliyle. Her yıl 3 gigaton karbon bu sayede salınıyor. Karbonun öneminden bahsetmemize gerek yok sanırım canlı yaşamı için.
Okyanuslarda olup bitenleri az çok biliyoruz ama toprakta ne olup bittiğine dair o kadar da hakim değiliz. Ama biliyoruz ki bir gram toprakta on milyar kadar virüs bulunabiliyor. Bunların da yine karbon ve besin döngüsüne büyük katkısı olduğu biliniyor. Yani virüsler tüm dünya, dünyamızın ekosistemi, var olmuş ve olacak tüm canlıların ayrılmaz bir parçası. Söylediğimiz gibi Dünya’daki yaşam, sadece hücreler yüzünden değil, virüslerin genetik izleri yüzünden de bugünkü haline geldi. Çünkü birçok canlının — insanlar dahil — genomunun önemli bir kısmı geçmişte hücrelere girmiş viral DNA’lardan oluşur.
Bazı virüsler hücreye girdiklerinde sadece çoğalıp çıkmaz. Eğer üreme ile ilgili dokuları enfekte ederlerse — sperm ya da yumurta hücrelerini yapan dokular gibi — kendi DNA’larını bu hücrelerin içine bırakabilirler. Bu olduğunda, virüsün genetik izi sadece o kişide kalmaz, gelecek nesillere aktarılır. Bilim insanları bunun evrim için büyük bir hammadde sağladığını düşünüyor. Zamanla bu viral diziler değişiyor, hatta bazıları yeni ve faydalı işlevler kazanıyor. Yani özetle virüslerin yok olmasını istemek hiç iyi bir fikir olmazdı zira, virüsler sadece hastalık yayan şeyler değil, evrimin yapıtaşlarından biri oldu.
Geçmişte virüsler, üreme hücrelerine girerek genetik izlerini nesiller boyunca aktardı. Bu izler zamanla değişti, bazıları işe yarar hale geldi ve bugün bizi biz yapan biyolojinin bir parçasına dönüştü. İnsan genomunun yaklaşık yüzde sekizi bu eski viral kalıntılardan oluşuyor. Virüsleri geçmişten silmek demek, bu genetik katkıları hiç almamak demekti. Bu da büyük ihtimalle bugünkü insanın, hatta bugünkü ekosistemlerin hiç oluşmaması anlamına gelirdi. Ama illa sileceksek, en “makul” gibi görünen seçenek şudur: Sadece insana hastalık yapan virüsleri, yani patojen olanları silmek. Çünkü şunu biliyoruz:
Virüslerin çok büyük bir kısmı bize hiç dokunmaz. Hatta çoğu, farkında bile olmadan birlikte yaşadığımız ekosistemin parçasıdır. Ama sorun tam da burada başlıyor. Bir virüsü “zararlı” diye etiketlemek, onu sadece bugünkü etkisine bakarak tanımlamak demek. Oysa ekosistemler, milyarlarca yıl boyunca trilyonlarca deneme-yanılma ile bugünkü dengesine ulaştı. Bir virüsü bugün patojen yapan şey: başka bir virüsle, bir bakteriyle, bağışıklık sistemiyle, çevre koşullarıyla kurduğu ilişkilerin sonucu olabilir. Yani bugün sildiğin bir virüs: yarın başka bir virüsün önünü açıyor olabilir, bir bakteri dengesini bozuyor olabilir,
bağışıklık sistemini bambaşka bir yöne itiyor olabilir. Üstelik biz virüsleri hâlâ tam olarak tanımıyoruz. Artık onları sadece “hücre dışında dolaşan parçacıklar” olarak değil, hücre içinde yaptıkları her şeyle birlikte düşünmeye başladık. Dev virüsler bulduk mesela. Hem fiziksel olarak büyükler, hem de genomları birçok bakteriden daha karmaşık. Hatta bazıları, hücresel yaşama sandığımızdan çok daha yakın. Bu yüzden bazı bilim insanları şunu bile tartışıyor: Virüsler canlı değil mi, yoksa bakteriler ve ökaryotlar gibi ayrı bir yaşam alanı mı? Hatta daha da ileri gidenler var: Virüslerin, çekirdeği olan hücrelerin ortaya çıkışında
kritik rol oynamış olabileceğini düşünenler. O yüzden evet, virüssüz bir dünya hayal etmek çok cazip. Tarihte yaptıkları onca yıkımdan sonra bu çok insani bir refleks. Ama ne kadar çok şey öğrendikçe, şunu daha net görüyoruz: Doğada iyiyle kötü, faydayla zarar, birbirinden kolayca ayrılmıyor. Virüsler bunun en net örneklerinden biri.




