İnsanın makinelerle ilişkisi gerçekten çok ilginç. Sanayi devriminin ilk günlerinden itibaren bu ilişki çok acayip bir hal almaya başladı. Bir aşk-nefret ilişkisi. Anlayanlar veya anlamaya çalışanlar için bir aşk, anlayamayanlar veya anlamak istemeyenler için nefret. Makineler. Antik hikayelerin, mitlerin bahsettiği canavarların vücut bulmuş hali gibiydi sanki. Ve bu makineler fabrikalarda, ulaşımda vs. bizim işimizi kolaylaştırıyormuş gibi dururken kimine göre aslında daha büyük bir aklın dizayn ettiği ve bizi, insanlığı önce kontrol altına almak ve en nihayetinde yok etmek için kullanılan araçlardan başka bir şey değillerdi.
Bugün bu depremleri tetiklediği iddia edilen HAARP projesi olarak karşımıza çıkıyor ama bu sadece bugüne ait bir “paranoya” değil. Emin olun. Gelin size 1800’lerin başından çok acayip bir “makine tasarımı” anlatayım. Ve bu “paranoyanın” insan zihnini nasıl işgal ederek bir korku salgınına dönüşebileceğini konuşalım… Dokuma tezgahları vardır bilir misiniz? Halı, kilim filan dokurlar. Makinelerden önce el yordamı ile iş yapılan şeylerdi bunlar. Peki bu dokuma tezgahlarında en absürt ne dokunabilir sizce? Ne işlenebilir? Örtü? Kazak? Yorgan? Hava? Hava mı? Evet. Hava.
Şaka değil. Gerçek bir makine tasarımından bahsediyoruz. İşe yarayıp yaramamasından bağımsız gerçek bir tasarım bu. Ki zaten hava dokumak derken neden bahsediyoruz ki? Ne demek şimdi bu? Bir HAVA DOKUMA makinesi. Havayı dokuyan, yani işleyen, yani bir anlamda… İşte. Mantık şu. Bu makine bir şekilde insanların zihinlerini kontrol edebiliyor. Evet. Yanlış duymadınız. 1700’lerin sonunda tasarlanmış ve büyük bir paranoyaya neden olmuş bir konseptten bahsediyoruz.
Dönemi zihninizde canlandırmanızı istiyorum bunu anlamak için. Sanayi devriminin başlangıcı. İngiltere buharın gücünü almış arkasına ve müthiş bir gelişim gösteriyor. Fransa özellikle uzaktan uzaktan bakıyor. En büyük rakibi almış başını gidiyor. Bir şeyler yapması lazım. Yoksa işi çok zor. Buharlı trenlerle uzaklaşan rakibine el sallaması gerekecek… Ama bu “hava dokuma” makinesi de tam bu çılgınlığın ortasında söz konusu olmuştu. Bu cihazdan bir eczacının yazıp 1810 yılında yayınladığı kitapta ilk olarak haberimiz oluyor. Tüm detayları ile bu makineyi anlatıyor John Haslam isimli saygın bir eczacı.
Bir insanı veya insan grubunu hedef alarak onların düşüncelerini değiştirebildiğini iddia ettiği ve çalışma prensibini de anlattığı bu kitap yayımlandığında tabi büyük olay olmuştu. Zira bu en basit haliyle bir “kitle imha silahıydı”… Elinizde böyle bir makine olduğunu düşünsenize? İstediğiniz insanın veya insan grubunun düşüncelerini değiştirebilmek… Çok acayip değil mi? Hatta korkunç…
Tabi kitap sadece makinenin detaylarını anlatmıyordu. Kitaba göre bu makineler çok uzun süredir kullanılmaktaydı. Londra’nın çeşitli yerlerine yerleştirilmiş ve “Fransız devrimciler” tarafından kullanılıyordu. Temelde de dönemin başbakanı William Pitt liderliğindeki İngiltere hükümetinin üyelerini hedef alıyor ve İngiltere’yi Fransa ile büyük bir savaşa sokmaya çalışıyordu bu makineyi tasarlayan ve Londra’ya yerleştiren köktenci devrimciler… Makinenin çalışma prensibine göre de hedef alınan kişilere bir şekilde manyetik parçacıkların bulunduğu bir hava solutuluyor ve bu sayede makinenin kapsama alanına giriyorlardı.
Makinenin çalışma prensibi o kadar detaylı anlatılmıştı ki kitapta şimdi hepsine girmeyeceğiz ama temelde üç şekilde etki ettiğine inanılıyordu. Birincisi hedefteki insanın zihnine yeni bir fikir sokmak. İkincisi zihindeki düşünceleri temizlemek. Ve sonuncusu ki bu en korkuncu, hedefteki kişinin kan basıncında değişim yaratarak anında ölümüne neden olmak… Şimdi bunun ne kadar mümkün olduğu ve gerçek olup olmadığına girmeden önce isterseniz kitabın yazarı Haslam’ın hikayesine bir bakalım. Zaten onun hikayesi makinenin gerçekliğine dair size bir fikir verecektir.
Haslam 18. yüzyılda Royal Bethlem ya da Bedlam olarak bilinen bir psikiyatri hastanesinin eczacısıydı. Ve bu zihin kontrol makinesini de anlattığı Illustrations of Madness yani Çılgınlığın Resimli Anlatımı gibi bir anlamı olan kitabını da aslında hastanedeki en sıradışı hastaların hikayelerinden derleyerek kaleme almıştı. Özellikle bir tanesinin. James Tilly Matthews. Ve makinenin tasarımı ve tüm detayları da Matthews’a aitti özünde. 10 yılı aşkın bir süredir yattığı psikiyatri hastanesinde bu makinenin çizimlerini yapmak ve işleyişini anlatmak için tüm vaktini ayırıyordu.
Ama bu çizimleri, hikayeleri… O kadar kapsamlı, o kadar tutarlıydı ki… Yani onun bu çizimlerini alıp gerçekte bu makineyi inşa edebilirdiniz… Ki inşa da edildi. Birazdan bahsedeceğim. Biz Matthews’a dönersek. Hastaneye yatmadan önceki yaşamı da bir başka ilginç bir hikaye.
Resmi kaynaklara göre İngiliz hükümeti adına Fransa ile barış anlaşmaları ile ilgili görüşmelerde de görev almış bir ajandı Matthews. Fransız devriminin son yıllarında uzun süreler Fransa’da kalmış, bu sürede yakalanmış ve uzun süre hapishanede kalmıştı. Bu süreçte İngiltere hükümeti de onu yalnız bırakmış ve bir anlamda Fransa’da gördüğü işkencelerle hapishanede akıl sağlığını yitirmeye başlamıştı. İngiltere hükümeti bir anlamda onu ölüme terk etmişti.
Buna anlam veremeyen Matthews yavaş yavaş Fransızların bir şeylerin peşinde olduğuna inandırmaya başlamıştı kendisini. Bir şekilde İngiltere’nin barış görüşmelerinden vazgeçmelerini sağlamışlar, kendisini terk etmelerine neden olmuşlardı. İngiltere’yi bir şekilde daha sonra Napolyon Savaşları olarak bilinen savaşın içine çekmeye çalışıyorlardı. Bir şeyleri kontrol ediyorlardı sanki. Bu zihin kontrol makinesi fikri de o dönemde aklına girmişti. Zamanı biraz ileri sararsak Matthews’a yöneltilen suçlamalar düşürülüyor ve esaretten kurtularak İngiltere’ye dönmeyi başarıyor.
Ama aklında bu makine var. Bunu hemen yetkililere anlatmalıyım diye düşünüyor. Vakit kaybetmeden dönemin içişleri bakanı Robert Jenkinson’dan, diğer adı ile Lord Liverpool’dan hemen randevu talep ediyor. Ama Jenkinson asla kendisini görmek istemiyor. Kapıdan kovuyor bir anlamda. Matthews artık iyice ikna oluyor. Onun da zihni Fransızların kontrolü altında olmalı diye düşünüyor. Herkesi ele geçirmişler! İçişleri bakanı bile kontrol ediliyorsa vay İngiltere’nin haline…
Tabi burada da kalmıyor Matthews. İngiltere’de parlemento görüşmelerini ziyaretçilerin izleyebildiği bir bölüm vardır. Buraya katılıyor ve herkesin içinde Jenkinson’ın Fransızların kontrolünde bir vatan haini olmakla suçluyor… Tabi bundan sonrası Matthews için pek iyi gitmiyor. İçişleri bakanı Jenkinson, Matthews’ın tehlikeli bir “deli” olduğunu ve hemen bir hastaneye yatırılması gerektiğini söylüyor. Öyle de oluyor. Royal Bethlem’e yatırılan Matthews artık burada geçireceği tüm zamanını bu makinenin detaylarını anlatmaya ayırıyor. Bahsettiğim gibi o kadar detaylıydı ki anlattıkları, kitabı kaleme alan Heslem’i de ikna etmiş olabilir belki de…
Bu arada garip bir iki detay da verelim. Bu makine bir anlamda çevresinde borularla varillere bağlı bir makineydi ve asıl olay da bu varillerin içerisindeki karışımdı. Bu karışım neydi peki? Sperm, kötü kokan insan nefesi, köpek dışkısı, at gazı filan… Yani… Peki. Olan neydi? Sorun şu ki modern psikiyatri maalesef Matthews’tan 50 yıl kadar sonra doğacaktı. Ve Matthews’ın klinik teşhisi de yaklaşık 100 yıl kadar sonra gelecekti. Yani makinenin gerçek olmadığını ve Matthews’ın bir hayal ürünü olduğunu söylememize gerek yok sanırım. Bunun kökenini anlamak için Matthews olayından 100 yıl kadar sonra yazılan bir çalışmaya bakabiliriz.
Çalışmanın arkasındaki isim de Freud’un öğrencisi, psikanaliz ve nörobilimin öncülerinden Victor Tausk. 1919 yılında “Şizofrenide “Zihin Kontrol Makinelerinin” Kökeni Üzerine” isimli bir çalışma yayımlıyor Tusk. Ve bu bugüün özellikle paranoid şizofrenide sıkça karşılaşılan bir “makine” tarafından zihnin kontrol edildiğine dair inanç olarak bildiğimiz bir “tıbbi durum” ile ilgili ilk çalışmaydı. Bu çalışmadan da ve bugün şizofreni ile ilgili bildiklerimizden de yola çıkarak Matthews’ın bir paranoid şizofreni hastası olduğunu anlayabiliyoruz özetle…
İnsan beyninin en garip “sıradışı” anomalilerinden birisi. Kimi zaman inanılmaz bir yaratıcılık şeklinde de gösterebiliyor kendisini. En bilinen örneklerinden biri de Pink Floyd’un kurucusu ve solisti Syd Barrett’tır. Onun hikayesini de konuşalım olmadı bir bölümde. Bayağı ilginç. Kendisi de doğrudan teşhis konmasa da sonradan uzmanların analizine göre bir paranoid şizofreni hastasıydı. Uyuşturucu alışkanlığı da büyük bir tetikleyici olacaktı. Tüm olumsuzlukların yanında tarihin en iyi eserlerini de görebiliyoruz bu anomali sonucunda. Kimi zaman da Matthews’ın vakasında olduğu gibi de sonuç verebiliyor.
Bu arada burada bahsettiğimiz elbette bireysel bir vakaydı. Fakat bu “korku”, yani “gizli güçler tarafından kontrol edilme” korkusu biliyorsunuz kitlelerde de karşımıza çıkıyor. Tarihte sayısız örneği var bunun. Yaygın bir paranoya durumu.
Tabi makinenin inşa edildiğinden bahsetmiştim hatırlarsanız. Ondan da kısaca bahsedelim. Air Loom makinesi sanatçı Rod Dickinson tarafından, çizimlere sadık kalınarak bir sanat projesi olarak inşa edildi ve İngiltere’de Tyne & Wear müzesinde sergileniyor. Rod Dickinson bu arada bu ilginç projeleri seven birisi. Şu tarlalardaki gizemli halkaları biliyorsunuz değil mi? Bir ara bayağı gündem olmuştu. Dünyanın farklı yerlerinde tarlalarda bir anda ortaya çıkan çok muntazam, garip şekiller. Hani uzaylılardan şüpheleniliyordu. İşte o halkaların bir kısmının arkasındaki isimdir Rod Dickinson. Dünyanın dört bir tarafında kimi zaman şirketlerin finansmanı ile, kimi zaman bir ekip ile birlikte bu halkaları yapıyordu. Başka birçok ilginç çalışması da vardır.
Ama tabi inşa ettiği bu zihin kontrolü makinesi sadece sanat amaçlıydı. İçine sperm, dışkı filan doldurup denedi mi bilmiyoruz fakat bu karışımın zihin kontrolünden çok daha farklı sonuçlar doğuracağını tahmin etmiştir herhalde. İşte böyle. Bugün beynimize çip takılmasından korkanlar, 5G’den korkup kafasına alüminyum folyo saranlar… Aslında yalnız değiller. İlk de değiller. Çoğu kez pek bir zararları da olmuyor fakat sağlıksız bir takıntı haline geliyor ve hem kendisinin hem de başkalarının hayatını etkileyecek şekilde ilerliyorsa psikoloji ve psikiyatrinin oldukça gelişmiş olduğunu hatırlatarak bu bölümü sonlandıralım. Haftaya görüşürüz.
Hoşçakalın.




