Bebar Bilim · Merak, evrenin en iyi başlangıç noktasıdır.
Psikoloji ve İnsan

Tartışmalı Üç Mesih Deneyi ve Yankıları

▶ YouTube’da izle ↗

Oynatınca YouTube’a bağlanılır. YouTube’da aç ↗

Bu yazı, 16 Haziran 2024 tarihinde yayımlanan Bebar Bilim videosunun metninden uyarlanmıştır. Güncel gelişmeler içeren değerlendirmeler özgün yayın tarihinin bağlamındadır.

1940’larda Maryland’de bir akıl hastanesinde çok garip bir tesadüf yaşanmıştı. Aynı zamanlarda iki kadın hastaneye yatırılmıştı. İkisinin de temel sorunu gördükleri sanrılardı. Ve garip olan şu ki ikisinin de sanrısı aynıydı. İkisi de kendisinin Meryem Ana olduğuna inanıyordu. Bu iki kadın ortak alanda bir gün karşı karşıya gelirler. Bir iki anlamsız sözden sonra kadınlardan biri kendisini tanıtır: “Merhaba. Ben Meryem. İsa’nın Annesiyim.” Diğer kadın şöyle bir bakar. “Olamazsın hayatım. Mümkün değil”. “Aklını mı kaçırdın? İsa’nın Annesi benim” der. İlk kadın “Aklını kaçıran sensin bence. Meryem benim” diye cevap verir.

O sırada bu ilginç sohbeti duyan hastane personeli de kulak kabartır. Bir kimlik çatışması yaşanmaktadır zira. Bir süre sonra iki kadın da kısa bir süre susarlar. Biraz yaşlı olan sonunda bir aydınlanma yaşar. “Bir saniye” der. “Eğer sen Meryem’sen ben de senin annen, Anne olmalıyım” der. Ve sorun çözülür. İki kadın birbirlerine sarılarak bu aydınlanmayı kutlarlar. Sonraki haftalarda ise doktorlar garip bir şey fark ederler. Hani Meryem olmaktan vazgeçen yaşlı kadın var ya? Sanrılarından bir anlamda feragat eden? Bu kadının tedaviye çok daha hızlı cevap verdiği görülür. Ve çok kısa süre sonra da taburcu edilecek seviyede iyileştiği anlaşılır.

Bu klinik vakadan bizim 1955 tarihli Harper’s Dergisinden haberimiz oluyor. Literatüre kazandıran ise bu hikayeyi dergiden okuyan ünlü sosyal psikolog Dr. Milton Rokeach oluyor. Ve bir şeyi merak ediyor Milton. Acaba bu bir tedavi yöntemi olarak kullanılabilir mi? Yani. Benzer sorunları, benzer sanrıları, hatta tamamen aynı sanrıları yaşayan hastaları bir araya getirmek. Acaba bunu yaptığımızda sanrılarla mühürlenmiş zihinlerde bir çatlak yaratıp mantığın ışığının içeriye girmesini sağlayabilir miyiz? İlginç bir soru değil mi? Milton sormakla da kalmıyor ve hemen bunu test etmek için işe koyuluyor.

Önce bir ödenek buluyor deneyine başlamak için. Ve sonrasında tüm akıl hastanelerini dolaşıp benzer sanrıları yaşayan hastaları aramaya başlıyor. Ve kısa sürede üç tane çok uygun aday da buluyor. Her biri Hz. İsa olduğuna inanan üç hasta. Ve vakit kaybetmeden bu üç hastayı Michigan’daki Ypsilanti Devlet Hastanesine alarak 1959 yılında deneyine başlıyor. Hastanenin D-23 isimli koğuşuna konuluyor bu hastalar. Ve hemen ardından bu üç hasta koğuşun bitişiğindeki bir bekleme odasına alınıyorlar. Dikkat dağıtıcı hiçbir şey olmayan bomboş, çok az mobilya bulunan bir oda bu.

Ve Dr. Milton da üç hastanın bulunduğu odaya girip hastalara kendisini ve üç asistanını tanıştırıyor. Onlara birkaç ay boyunca birlikte bol bol zaman geçireceklerini açıklıyor. Sonra biri yaşlı, diğeri biraz daha genç, sonuncu ise genç bu üç hastadan kendilerini tanıtmasını istiyor Milton. Birinci hasta “adım Joseph Cassel” diyor. 58 yaşında olan bu hasta 20 seneyi aşkın süredir akıl hastanesindedir. Yine de üçünün arasında en sakin ve uyumlu olan da Joseph’tir. Milton Joseph’e “Eklemek istediğin başka bir şey var mı?” diye sorar ardından. Joseph de “Evet.” “Ben Tanrıyım” der…

Burada not düşelim. Hristiyanlıkta Hz. İsa’dan “Tanrı” olarak söz edilir. Bu daha çok Kutsal Üçleme inancı ile alakalıdır. Tanrı tek bir varlıktır ancak Baba, Oğul (İsa) ve Kutsal Ruh olmak üzere üç kişide var olduğuna inanılır. Neyse. Sıradaki hasta da 70’li yaşlarındaki Clyde Benson’dır. “Ben Clyde Benson” diye tanıtır kendini. “Benim adım budur.” Der. Milton sorar: “Başka ismin var mı?” “Yani” der Clyde “Başka isimlerim de var. Beşincisi Tanrı ve altıncısı ise İsa’dır” der… Sonuncu hasta ise 38 yaşındaki Leon’dur.

“Bayım.” Der Leon “Doğum belgelerime göre ismim Dr. Domino Dominorum et Rex Rexarum, Simplis Christianus Pueris Mentalis Doktor” Latinceden çevirdiğimizde “Lordların Lordu, Kralların Kralı, Sıradan Bir Hristiyan Çocuk Psikiyatrist” anlamına gelir bu. Leon ardından devam eder “Ayrıca doğum belgelerimde “Nazaretli İsa’nın Reenkarnasyonu olduğumda belirtilmiştir.”

Grupta ateşi ilk yakan kendini ilk tanıtan Joseph olur. Joseph, Leon’a itiraz eder: “Kendini İsa Mesih’in reenkarnasyonu olarak tanıtıyor. Anlayamadım. Ben kim olduğumu biliyorum. Ben Tanrıyım. Ben İsayım. Kutsal Ruhum. Yani. Öyle olmasaydım niye öyle olduğumu söyleyeyim ki? Ben İsa’yım. Yani. Öyle olduğumu da söylemek istemiyorum, burası bir tımarhane, biliyorum, burada böyle şeyler söylenmez…” Joseph böyle biraz daha söylendikten sonra Leon araya girer “Bay Cassel. Lütfen! Buradaki herkesi zırdeli olarak yaftalamanızı kabul etmiyorum. Burada aklı başında insanlar da var. Her insan bir evdir. Bunu unutmayın!”

Doktor böyle bir süre tartışmalarına izin verdi. Sonunda en yaşlı olan Clyde’a fikrini sordu. “Ben” dedi Clyde, “Yeniden dirilişi temsil ediyorum! İsa’yla aynı. Yeniden dirilişim ben…” deyip kendi kendine söylenmeye başlamıştı Clyde. Bu ilk görüşme bir anlamda bazı dinamiklerin anlaşılması açısından değerliydi. Şimdi aylarca sürecek gözlemler ve kontrollü tartışmalar yahut kendiliğinden gelişecek sohbetler sonucunda kimin “çözüleceğini” beklemek gerekiyordu. Kim “sanrılarından” vazgeçip iyileşme yoluna gidecekti? Meryemlerin vakasında bu çok kolay gerçekleşmişti hatırlarsanız. Burada da aynı mı olacaktı? Şimdi.

Sonraki süreci ve bu bir bilimsel deney olarak başlayan sürecin metodolojisinin nasıl bozulduğunu bir anlamak gerekiyor. Önce bu deney grubunun karşılaştırılması amacıyla herhangi bir hekim kontrolünde olmayan bir kontrol grubu da belirliyor Dr. Milton. Bu grubu doktor müdahalesinin süreçteki etkisini görmek amacıyla yine aynı sanrılara sahip olanlardan seçiyor fakat herhangi bir etkileşim, yönlendirme yapmıyor bu gruba. Kendi İsalarında ise dozunu artırarak kontrolü ve yönlendirmeyi gittikçe sıkılaştırıyor Milton.

Önce bu üç hastayı bildiğiniz asistanları aracılığı ile birbirine kışkırtma yoluna gidiyor. Sürekli birine diğeri hakkında bir şeyler söyleyip aralarında bir tür gerginliği ateşliyorlar. Bu gerginlik hatta bir noktada fiziksel müdahaleye kadar gidiyor. En yaşlı olan bir gün genç Leon’a bir sopayla vuruyor. Bununla birlikte hem yataklarını, hem dinlenme odasındaki koltuklarını, yemekhanedeki masalarını da sürekli yanyana olarak ayarlıyor.

Bir süre sonra rutin toplantılarından birinde “Siz üçünüzü neden bir araya getirdim” diye sorunca yaşlı olan Clyde herhangi bir yorum yapmıyor. Joseph ise kendisini diğerlerinin akıl sağlığının bozuk olduğunu kanıtlamak üzere gruba dahil ettiklerini düşündüğünü söylüyor. Leon ise aslında işin özünü tek yakalayan oluyor “Bizi birbirimize karşı kışkırtıyorsunuz!” demişti. Biraz da spekülasyon yapıp “elektronik voodo büyüleri” kullanarak “beyinlerini yıkadıklarını” da düşündüğünü söylemişti.

Fakat asıl sorun şuydu. Aylar geçmesine rağmen hiçbiri İsa olduğu iddiasından vazgeçmiyor, en ufak bir çözülme belirtisi göstermiyordu. Hatta sanki sanrılar daha da kalıplaşıyor gibiydi. Milton’ın deneyi pek iyi görünmüyordu. Milton da bu noktada aslında deneyin güvenilirliğini tamamen sarsacak kararlar almaya başlamıştı. Genç Leon’a hayali karısından mektuplar gönderiyor, yaşlı olana güvendiği bir dostundan yazılar, hediyeler gönderiyor, onları yönlendirmeye çalışıyordu. Ama tüm bu çabaları ters tepiyor, hastaların semptomlarını daha da şiddetlendirmekten öteye gitmiyordu.

Üstüne Milton çeşitli nedenlerden ötürü kontrol grubunu da sonlandırmıştı. Bir anlamda elindeki İsalara takıntılı hale gelmişti. Kendi tabiriyle zincirlenmiş zihinlerinde çatlaklar oluşturmak için her şeyi deniyordu. Leon’u baştan çıkarmak için ekibine genç ve alımlı bir kadın asistan bile almıştı hatta. Anlayacağınız aslında Milton’ın Üç İsa deneyi teknik olarak çoktan bitmişti. Fakat Milton’ın burada talihsizliği 1950’lerin sonunda bu deneyi yapmış olmasıydı aslında.

Türlü psikolojik rahatsızlıklar hakkında çok az şeyin bilindiği, deneylerin işleyişi veya kurgulanması ile ilgili herhangi bir etik vs. düzenlemenin olmadığı bir dönemden bahsediyoruz. En baştan elindeki hastalar paranoid şizofreni hastalarıydı ve bu rahatsızlıkla ilgili o zamanki tanı ve tedavi süreçleri çok kısıtlıydı. Bu rahatsızlığın bir spektrumu olduğu daha sonra daha spesifik bir şekilde tanımlanacaktı mesela.

Ki zaten Rokeach, yıllar sonra deneyin bazı yönlerini sorgulamış ve hatalarını kabul etmiştir. 1984 yılında yazdığı önsözde, hastaları manipüle etmenin ve etik ihlallerin yanlış olduğunu kabul etmiş ve bu konuda pişmanlıklarını dile getirmiştir.

Fakat Rokeach bu deney sonrasında 1964 yılında bir kitap da yazmış ve aslında bir özeleştiri ile birlikte konuya farklı bir açıdan da bakmıştır. Kendisinin de dönem dönem LSD kullandığını da belirtelim bu arada. Ve bir gün bu tip bir ilaç kullandıktan sonra gördüğü halisünasyonlar ve sanrılar sonrasında deneyimlerini anlatırken gerçekliği de sorgulayacaktı. Kendi deneyimlerinin halüsinasyon olduğunun gayet farkında olduğunu ancak bunları gerçekten de deneyimlediğine inandığını söylemişti. Yani aslında başkalarına sanrı gibi gelen olguların o sanrıyı görenler için somut gerçeklik gibi algılanabileceğini söylemiş, bir tür kendince aydınlanma yaşamıştı. Ve özeleştirisini daha da geliştirip “belki Üç İsayı iyileştiremedim ama galiba onlar beni iyileştirdi” demişti. Kendisinin bir tür tanrı kompleksi yaşadığını da itiraf etmişti.

Özetle Üç İsa deneyi psikiyatri dünyasında geniş yankılar uyandıran bir çalışma olarak tarihe geçti. Dr. Milton Rokeach’in bu deneydeki amacı, sanrılı inançların ve kimliklerin nasıl şekillendiğini ve değiştirilebileceğini anlamaktı. Ancak deneyin sonuçları, sanrıların ve kimlik inançlarının ne kadar dirençli olduğunu gösterdi aslında. Üç hasta, kendilerini İsa olarak tanımlamaya devam ettiler ve bu inançlarına sıkı sıkıya bağlı kaldılar.

O yüzden deneyin, yalnızca bilimsel açıdan değil, etik boyutlarıyla da önemli tartışmalar başlatmasıyla önemli bir yeri var aslında. Hastaların tam olarak bilgilendirilmesi ve rızalarının alınması, psikiyatri ve psikoloji alanlarında etik standartların belirlenmesi. Bu tip araştırmaların insan haklarına saygı gösterilerek yapılmasının gerekliliği. Tüm bunlar için önemli bir kilometre taşı oldu diyebiliriz.

Ki zaten bu deneyden 10 yıl kadar sonra 1974 yılında ABD’de çıkan Ulusal Araştırma Yasası ile bu tip araştırmaların etik ve insan haklarına uygun şekilde yapılmasını sağlayacaktı. Ki bu tarihten itibaren Milgram deneyi gibi yığınla deney de bıçak gibi kesilecekti…

Kaynaklar ve ilgili okumalar

  1. Özgün Bebar Bilim videosu
  2. İlgili okuma (Wikipedia, İngilizce): The Three Christs of Ypsilanti