Scientist. Yani “bilim insanı” kelimesinin İngilizce dilinde kullanılmaya başlanması 1834 yılına denk gelir. Cambrigde Üniversitesinden tarihçi ve filozof William Whewell ilk olarak “scientist” terimini “gözlem ve deney aracılığı ile fiziksel ve doğal dünyanın yapısı ve davranışını araştıran kişi” olarak tanımlamış ve ilk kullanan insan olmuştur. Bugün ise bilim insanı dediğimizde aklımıza ilk olarak Einstein, Newton veya Galileo gibi isimler geliyor. Elbette bu isimlerin gerçekten de bilim insanı dediğimizde ilk aklımıza gelmesi çok normal. Fakat bugünkü bölümün konusu çerçevesinde irdeleyeceğimiz “ilk bilim insanı kimdi?” sorusunun cevabını ararken çoook çok daha eskiye gitmemiz gerekecek.
Bundan 2000 ila 3000 yıl öncesine kadar gidebiliriz mesela. Hatta coğrafi olarak çok uzağa da gitmemize gerek yok. Aydın, Didim’de bulunan Milet’e gidebiliriz ilk olarak. Orada Thales isimli bir adam yaşıyordu. Miletli Thales olarak bilinir hatta. M.Ö. 624 ila 545 yılları arasında yaşamış ve birçok kaynağa göre de kendisi bildiğimiz anlamı ile ilk bilim insanı olarak gösterilir. Hem bilimde hem de matematikte çok önemli çalışmalar yapmış ve fakat maalesef çok fazla “yazılı kaynak” bırakmamış veya kalmamıştır. Bu bilgi bize sözlü anlatımlarla ulaşır ve o nedenle doğrudan Thales’i listenin tepesine koyarak konuyu kapatamıyoruz. Zira yine bizim topraklarımızda, İzmir’de yaşadığı düşünülen ve İlyada ve Odysseia gibi destanların yazarı veya derleyicisi olarak kabul edilen Homerus da benzer bir kaderi paylaşır. Bazı kaynaklar Homerus’un hiç yaşamamış olabileceğini de söyler bize. O nedenle. Bu tartışmayı kapatmak istiyorsak az da olsa belirli başlı somut kaynaklarla destekleyebileceğimiz isimlere ihtiyacımız var…
Hazır o dönemlere gitmişken elbette Yunan düşünür veya matematikçileri de konuşabiliriz. Öklid mesela ya da Batlamyus. Öklid. Geometrinin babası olarak bilinir. Batlamyus ise her ne kadar dünyayı evrenin merkezine koysa da astronomide bir kilometre taşıdır. Fakat bu dönemde kimden bahsedersek bahsedelim bugün “bilimsel yöntem” denen yaklaşımdan uzaktı hepsi. Yani zaten henüz bu yöntem benimsenmemişti. Harika düşünürler olsalar da en nihayetinde “düşünürlerdi”… Hipotezleri deneylerle kanıtlayacak veya yanlışlayacak yaklaşımlar yerine “argümanlara” dayanıyorlardı. Bu yöntemi bize kazandıracak olan isimler başka bir coğrafyada dünyaya gelecekti.
Bu açıdan bakıldığında ilk bilim insanı sorulduğunda birçok kaynak, birçok araştırmacı veya tarihçi bugün orta doğu olarak bildiğimiz toprakları işaret eder. Modern bilimin temelleri Avrupa aydınlanma çağına henüz çok uzakken, karanlık çağın pençesinde kilisenin önderliğinde korkunç bir dönem yaşarken Arap kökenli matematikçi ve düşünürlerden oluşan muhteşem bir nesil tarafından atılıyordu.
Bu neslin içinde El Harezmi, İbni Sina, Biruni, El Heysem gibi isimler öne çıkıyordu. Özellikle bugün Irak olarak bilinen coğrafyada 965 ila 1039 yılları arasında yaşayan El Heysem birçok kaynağa göre “ilk bilim insanı” olarak görülür. Özetle özellikle optik alanındaki çalışmalarla bildiğimiz ilk kamerayı icat etmiş, ışığın kırınımı yasasını keşfetmiş ve birçok alanda, ışıktan, astronomiye, fizikten, optiğe sayısız ilke imza atmıştır. Bu noktada benim de şahsi fikrim El Heysem’in bir bilim insanında arayacağımız birçok kriteri karşıladığı ve kendisinin ilk bilim insanı olarak görülebileceği yönünde.
Şahsi fikrim diyorum zira bu noktadan sonra tartışma biraz taraflı hale gelmeye başlıyor. Bunun nedenlerinden biri ve en önemlisi elbette Rönesans ve batının o noktadan sonra bilim dünyası üzerinde kurduğu hegemonya. Tarihi siz yazıyorsanız, tarihi de siz yazıyorsunuz en nihayetinde. Bunu doğru veya yanlış bulabilirsiniz. Ama durum bu. Batı bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde elbette bir başlangıç koyma eğiliminde olduğunda kendi tarihini bir miktar önceliklendirebiliyor. Bu tartışmanın en önemli ayrım noktası da “kilisedir” kanaatimce.
Avrupa temelinde düşünürsek orta doğuda genel anlamda bilim inşa edilirken kilisenin toplumun her alanını yönetmesi ve bilimin de bundan istisna olmaması nedeniyle tüm yaşam bir tür “mistisizm” çerçevesi ile yönetiliyor ve öne sürdüğünüz tüm objektif iddialar eğer “kilise” ile ters düşüyorsa en kötü ihtimalle başınızdan oluyordunuz. İşte bu mistisizm o nedenle büyük bir bela olarak addedilmeye başlanmış ve karanlık çağdan çıkan ve rönesansı başlatan batı onun izlerini gördüğü tüm isimleri “objektif” olmamakla suçlamaya başlamıştır.
Burada da yine doğru veya yanlış yorumu yapmıyorum. Buna doğru da diyebilirsiniz. Ki bazı araştırmacılar “bilim insanı” dendiğinde “mistisizm”den tamamen arınmış bir zihin ararlar. Buradan yola çıkarak da biraz da hataya düşerek özellikle 17. Yüzyılda modern fizik ve matematiğin temellerinin atıldığı 17. Yüzyıla ve Huygens, Hooke ve Newton gibi isimleri “ilk bilim insanları” listesinin başına koyarlar. Hataya düşüyorlar dememin sebebi de özellikle Newton’ın da “mistisizm”den bayağı bayağı nasibini almış olmasıdır.
Yani. Bana kalırsa bu tartışma biraz kısırdır ve en nihayetinde neye inandığından bağımsız olarak somut olarak “bilime” katkısına bakmamız yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Ancak yine de bilimsel yöntem, yaklaşım ve deneyselliğin daha da şekillenmeye başladığı rönesansın başlangıcını ve bu dönemi başlatan isimleri de mutlaka “ilk bilim insanları” listesinde tepelere koymakta bence bir beis yok.
Özellikle Galileo Galilei. Bin yıldan fazla süre batı bilim dünyasını esir etmiş Aristocu düşünce biçimini yeniden yazarak, kiliseye bir anlamda başkaldırarak öncelikle kuvvet, devinim ve hızlanma gibi kavramları daha “deneysel” biçimlerde açıklamaya çalışmış, pisa kulesinden bıraktığı güllelerle “bilimsel yaklaşımın” en önemli örneklerinden birini sergilemiştir. Ama asıl önemli çığır açıcı yaklaşımı henüz icat edilmiş teleskobu “kosmosa” uyarlamak olmuştur. “Görmek inanmaktan yeğdir” bakış açısı ile bir anlamda “dünyamızın” evrenin merkezinde olmadığını o camdan görmüş ve bu tek başına batıda bir çağı kapatmış, yeni bir çağ açmıştır. Kimi zaman çağ açıp kapatmak işte tek bir “algı” değişimine bakar. Çok iyi icatlara ihtiyacınız yoktur. Sadece binlerce yıldır “doğru” kabul edilen bir olgunun “doğru olmadığını” söylemeniz bir toplumu ve gelecek nesilleri tamamen değiştirebilir işte.
En büyük katkısı da işte “ne yaparsanız yapın “deneye ve gözleme” ihtiyacınız vardır” yaklaşımı olmuştur. Galileo’yu evet. Hepimiz biliyoruz ama isterseniz ondan 20 yıl kadar önce doğmuş olan ve belki de onun kadar ve hatta daha fazla etkili olan bir ismi de analım. Ki Galileo bu “deneyselcilik” düşünce biçimini ona borçludur. William Gilbert’ten bahsediyorum. Çok sevdiğim bir yazar olan John Gribbin bakın Gilbert ile ilgili ne söylüyor. “Galileo bilimde en çok bilinen isimlerden biri olsa ve ilk bilim insanı olarak görülse de Gilbert aslında o coğrafyanın ilk bilim insanı olarak görülmelidir”.
Gilbert 1544’te doğmuş ve Cambridge Üniversitesi’nde okumuştu. Bir hekim olarak çalışmış olsa da bildiğimiz anlamı ile “manyetizma” alanındaki çalışmaları bu anlamda onu ilk bilim insanlarından biri yapar. “Mıknatıslar, Manyetik Cisimler ve Dünyamızın Manyetizması” isimli bir kitabı da bulunan Gilbert’in bu çalışması İngiltere’de fizik çalışmaları alanındaki ilk önemli kitaptır. İşte batıda ilk defa bu kitapta “deneyler ve gözlemlerin” öneminden bahsetmiştir Gilbert. Bahsettiğimiz “algı” değişimi bu kitapla başlamış, ilk olarak Galileo bundan etkilenmiş ve sonrasında… Biliyorsunuz.
Bu kitap özellikle şu açıdan da önemlidir. Gilbert bu kitabında yaptığı deneyleri o kadar ayrıntılı anlatır ki bugün siz bile alıp okusanız o deneyleri baştan sona kurgulayabilirsiniz. En nihayetinde ise kendisi Dünyanın Manyetik Alanından bahseden ilk isimdir.
Ana tartışmamıza dönersek, batı dünyası için Galileo deneysel yaklaşımı ve gözlemlere dayanan teorileri ile ilk bilim insanı olsa da aslında Galileo işte Gilbert’in “De Magnete” olarak bilinen kitabını defalarca okumuş, bu kitaptaki deneyleri yapmış ve o “deneyselciliğini” işte Gilbert’ten almıştır. Aslında bu anlamda ilk bilim insanı o Gilbert olarak görülebilir o nedenle batı dünyasında.
Ama elbette daha önce tartıştığımız gibi dünya tarihi için en azından bizim bildiğimiz anlamı ile El Heysem aslında kayıtlara göre bir bilim insanı tanımına uyan ilk isimdir. Elbette ondan öncesinde, Çin’de, Sümerlerde, Hindistan’da da “sözlü tarih” çok önemli isimlerden bahseder fakat başta söylediğim gibi “yazılı tarihi” baz almak en sağlıklısı olacaktır.
Fakat burada şöyle toparlamak gerekiyor. Bu tartışmanın çok da bir önemi yok. Elbette “doğru” okumak gerekiyor. Tarihi çarpıttığınız ve taraflı okuduğunuz zaman “geleceği” de taraflı ve çarpık inşa edersiniz. Her dönem kendi şartları dahilinde kendi dâhilerini doğurmuştur. Fakat her dönem bir önceki dönemden ayrı da düşünülemez. Arap dünyasının altın çağının başlamasını sağlayan Yunan literatürünün çevirileriydi, batı dünyasının aydınlanmasını başlatan arap dünyasının ateşiydi. Bugünü şekillendiren de tüm bunların bir birikimi. “İlk kimdi, en iyisi kimdi” tartışmaları ne kadar hoşumuza gitse de bu tartışmayı bir sonuca bağladıktan sonra bu dâhilerin, bu müthiş isimlerin omuzlarında, geleceğe doğru yükselmek bizim görevimiz.




