Geçtiğimiz hafta. 15 Ocak. Benim doğum günüm olmasının yanında, bilim ve nükleer savaş tarihinin en tartışmalı ve ünlü isimlerinden biri, Edward Teller’ın da doğum günüydü. 1908 yılının 15 Ocağında, Macaristan’da dindar Yahudi bir ailede doğan Edward Teller’ın birlikte çalıştığı, eğitim gördüğü, yanyana durduğu insanlar ile birlikte Nazi Almanya’sından kaçması ve en nihayetinde Los Alamos’ta atom bombasının inşaasına kadar giden yol ve en nihayetinde Oppenheimer’a bir anlamda ihanet etmesi ile işte en tartışmalı figürlerden biri haline gelmiştir.
Çok acayip bir hikayesi var gerçekten de ve Oppenheimer belgeselinde de kendisine kısaca değinmiştik ama Edward Teller’ın izlerini çok ilginç yerlerde de bulabilirsiniz. Mesela. Dr. Strangelove’ı duymuşsunuzdur. Stanley Kübrick’in ikinci döneminin en önemli filmlerinden biri. Birazdan detaylarına gireceğiz ama tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olan bu “kara-komedi”deki Dr Strangelove kimdi biliyor musunuz? Edward Teller’ın ta kendisi. En azından Stanley Kübrick öyle düşünmüştü… Neden mi? Gelin sabah kahveniz hazırsa bu çetrefilli ve mecazi olmayan “film gibi” hikayeyi birlikte konuşalım… —
Filme birazdan geleceğiz ama “Hidrojen Bombasının Babası” olarak bilinen Edward Teller’ın yaşam öyküsünü mutlaka bilmemiz gerekiyor. Hızlandırılmış bir tur yapalım isterseniz.
Macaristan’da bir piyanist anne Illona ve avukat baba Max Teller’ın oğulları olarak dünyaya gelmiş, Butapeşte’de Din eğitiminin ön planda olduğu bir okulda, Lutheran Minta Gymnasium’da okumuştu. Geniş ailesi oldukça dindar olsa da Teller daha sonra Agnostik olmuş ve bu konuda da sık sık konuşmayı seviyordu. Bir keresinde “Benim tanrı fikrim, “eğer Tanrı olsaydı harika olurdu, kendisine çok ihtiyacımız var ama binlerce yıldır görmedik kendisini” şeklinde olmuştur. Demişti.
Konuşmayı seviyor derken de Teller da Einstein ve Feynman gibi çok geç konuşmaya başlamış bir çocuktu. Ama sayılarla acayip bir ilişkisi vardı. Henüz cümle kurmakta zorlanırken bile büyük sayılarla kafasından hesaplamalar yapabiliyordu. Daha sonra Miklos Horthry rejiminde ayrımcı politikalar nedeniyle 1926’da Almanya’ya gitmiş ve Karlsruhe üniversitesinde matematik ve kimya okumuş ve kimya mühendisi olarak mezun olmuştu.
Özellikle Herman Mark’tan aldığı dersler onun hayatını değiştirmişti. Özellikle o dönemde Louis De Broglie diye bir adamın öncülüğünde şekillenen Kuantum Mekaniğinden ve bunun ne kadar önemli olduğundan bahsetmiş ve Edward Teller da tüm eğitimini bir kenara bırakıp baştan fizik okumaya karar vermişti. Kimya Mühendisliği onun için çok iyi paralar kazanabileceği bir yolken bu değişim babasını tabi çok endişelendirmiş, babası hemen yanına gitmiş ve bu kararından vazgeçirmeye çalışmış ancak başarılı olamamıştı. Zaten Edward Teller’ın en bilindik özelliği “burnunun dikine giden”, “kimseyi dinlemeyen” bir insan olmasıydı.
Bu kararı ama bakın onu kimlerle tanıştıracaktı.
İlk olarak Münih Üniversitesi’nde eğitim görmeye başlamış ve Arnold Sommerfeld’ten fizik eğitimi almaya başlamıştı. Arnold Sommerfeld ismini bir kenara yazın. Benden çok duyacaksınız bundan sonra. Müthiş bir hikaye onunki de. Kısaca şöyle söyleyeyim. Aklınıza gelen birçok “dâhinin” hocasıydı kendisi. Lakabı da zaten “dâhilerin hocası”dır. Müthiş bir adam. Nobel ödülü kazanan öğrencilerinin sayısı korkunç. Neyse. Konuşacağız. İşte böyle bir adamdan ders almaya başladıktan sonra hayatı iyice değişmeye başlamış ve bir sonraki yıl Lepizig Üniversitesi’ne geçmiş ve orada da kimden ders almıştı biliyor musunuz? Werner Heisenberg…
Nasıl bir şans değil mi? Burada Heisenberg danışmanlığında “hidrojen meoleküler iyonun” ilk defa doğru şekilde kuantum mekaniksel işlenmesini gerçekleştirmişti. Burada bu süreçte edindiği arkadaşlar da “bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” deyiminin bir göstergesiydi. Özellikle Çek fizikçi George Placzek onu çok olumlu etkilemişti. Kaldı ki bu arkadaşı 1932’de bir yaz tatilinde Roma’da bir tatil ayarlamış ve kiminle birlikte zaman geçirmişlerdi biliyor musunuz? Enrico Fermi… Nasıl bir hikaye değil mi?
Tabi Sommerfeld, Heisenberg, Fermi filan derken artık kaçınılmaz bir şekilde bir “figür” olmaya başlamış ve tüm hayatı bir anlamda şekillenmeye başlamıştı. Ama daha durun. Hikayeye girecek devler daha bitmedi. 30’larda yine Göttingen Üniversitesine geçmiş ve burada yine kuantum fiziğinin öncülerinden Max Born ve James Franck ile çalışma fırsatı bulmuştu. Ama işte tam da bu dönemlerde. 1933’te Almanya’da bir şey olmuş ve Adolf Hitler Almanya’nın yeni şansöylesi olmuştu. Ve artık bir agnostik olmasının bir önemi olmadan Yahudi kökenli biri için Almanya tehlikeli bir yer haline gelmişti.
O dönemde bunu ilk görenlerden biri Albert Einstein’ın girişimleri ile aynı yıl içinde kurulan Uluslararası Kurtarma Komitesi’nin öncülüğünde kendilerine “Marslılar” adı verilen bir grup bilim insanı ile birlikte Almanya’dan ayrılmış, önce İngiltere’ye ve oradan da kısa bir süreliğine Kopenhag’a gitmişti. Kopenhag dediğimde aklınıza kiminle karşılaşmış olabileceği gelmiştir diye tahmin ediyorum… Niels Bohr… İşte tam bu noktadan sonra Edward Teller artık “elit bilim insanları” sınıfına girmiş, Amerika macerası başlamış ve herkesin bildiği bir isim haline gelmeye başlamıştı.
Tam da bu dönemlerde 2. Dünya savaşı patlak vermiş ve Teller da bu savaşın önemli bir figürü haline gelecekti. Zira artık elit bir bilim insanı olduğu için bizzat J. Robert Oppenheimer onu Kaliforniya Üniversitesi’ndeki bir seminere davet etmişti. Bu seminerde Manhattan Projesinin temelleri atılıyordu tabi aslında. Bu proje dahilinde yine daha önce Roma’da vakit geçirdiği ve çok iyi bir arkadaşı olmuş olan Enrico Fermi ile de yolları tekrar kesişmiş ve burada nükleer silahlarla ilgili tartışmaları başlamıştı.
Tartışma diyorum zira sadece Fermi değil. Herkesle didişmeye başlamıştı Teller. Asıl karakterini biliyoruz çünkü. Ne düşünüyorsa, neye inanıyorsa onun peşinden giden bir adam. İlk önce Fermi’yle fizyon-füzyon tartışması başlıyor. Hidrojen Bombasının babası olma hikayesi de burada başlıyor zaten. Herkes standart fizyon bombasından bahsederken Teller bundan binlerce kat daha güçlü “füzyon” temelli bomba ihtimalini görmüş ve bu yönde ikna etmeye çalışmıştı herkesi.
Bu talebi başlarda pek destek görmemiş, ama o yine atom bombasının üretilmesinde görevini yerine getirmiş fakat yine bir taraftan hidrojen bombası ile ilgili çalışmalarına da devam etmişti. Ardından atom bombalarının kullanılması ve savaşın sona ermesinden sonra bir taraftan Sovyetler Birliğinin bu çılgın silah üzerinde çalışıldığını öğrendikten sonra sonunda 1946 yılında dönemin başkanı Truman’ı ikna etmiş ve ilk hidrojen bombası testi Ivy Mike gerçekleşmişti.
1952 yılında Pasifik Okyanusunda gerçekleşen bu bombayı Teller, Stanislaw Ulam ile birlikte tasarlamış ancak teste kendisi katılmamıştı. Bunun sebebi de yine Teller’ın tüm paydaşları yok sayıp bu başarının tüm kredisini kendisi almak istemesiydi. Yani Teller. Müthiş zeki bir adam ama bir o kadar da kötü bir üne sahipti. Sevilmiyordu desek yeridir. En azından diğer bilim insanları tarafından. Yoksa devlet onu seviyordu bayağı. Amerika hükümeti en azından. Onun da sebeplerine geliriz birazdan ama şimdi filme gelirsek…
Teller’ın bu karakteri ve bunun yanındaki başarıları elbette herkesin dikkatini çekmiş ve bu hikaye de elbette Kübrick gibi bir adamın eline geçince fırsatı kaçırmamıştı. Uzun ismi ile Dr Strangelove: Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb olan ve Dr. Garipaşk veya: Nasıl Kaygılanmayı Bırakıp Bombayı Sevmeyi Öğrendim olarak çevirebileceğimiz bu filmde ana karakter Dr Strangelove’ın işte Edward Teller olduğunu söyleyenlerin sayısı çok fazla. İlk bakışta tamamen kurgu gibi gözükse de hikayede ilginç noktalar var. İzlemediyseniz izleme zevkinizi çok da bozmayacak ufak spoilerlar olabilir.
Bu filmde Sovyetlerin Amerika’nın su kaynaklarını zehirlediği iddiası üzerine ABD Hava Kuvvetleri generali Jack Ripper bir tür Nükleer Savaş başlatmak istiyor. mrindeki bombardıman filosuna Sovyetler Birliği’ndeki pek çok hedefe aynı anda nükleer saldırı düzenleme emri verir. Astlarını, bu emri yukarıdan aldığına ikna eder. Üsteki İngiliz değişim subayı Yüzbaşı Mandrake ise Ripper’ın yalan söylediğini anlar ve onu caydırmaya çalışır. ABD başkanı, saldırıdan haberdar olur ancak uçakları geri çağırmakta kullanılacak gizli kodu sadece Ripper bilmektedir. Başkan, üst düzey komutanlar, bakanlar ve ABD adına çalışan eski Nazi bilim insanı Dr. Garipaşk’tan oluşan bir heyet ile görüşen SSCB büyükelçisi, Rusların bir Kıyamet Cihazı icat ettiğini ve bombalanmaları durumunda pek çok nükleer füzenin ABD’yi otomatik olarak vuracağını haber verir.
Bu ihtimaller dahilinde eğer saldırı gerçekleşir ve kitlesel ölümler gerçekleşirse diye Dr Strangelove bu arada bir erkeğe 10 kadın düşecek şekilde bir yeniden nüfusu artırma gibi bir plan ortaya koyar. Film sonunda nükleer kodları bilen ripper’a olanlar ve saldırının seyri her şeyi değiştiriyor. Film özellikle nükleer savaşın herkesin kaybedeceği bir çaba olduğuna dair Soğuk Savaşın anlamsızlığına yaptığı göndermelerle çok büyük ses getirmişti o dönemde. Ki bu nedenle tüm zamanların en önemli kara-komedilerinden biri olarak da görülür.
Teller’ın hikayesi ise Oppenheimer’ın kahramanlıktan vatan hainliğine giden hikayesinde ABD hükümetinin yanında yer alması ve daha önce birlikte çalıştığı Oppenheimer’ın aleyhine verdiği ifade ile devam ediyor. Bunun üstüne bilim topluluğu Teller’ı bir anlamda aforoz etse de hükümetin sevdiği bir karakter olmaya devam etti. Bir süre sonra daha geçtiğimiz günlerde füzyon gelişmesinin yaşandığı Lawrence Livermore laboratuvarını da kurmuştu Teller. İlginç bir tesadüf daha…
Edward Teller. İlginç bir karakterdi gerçekten. Bombaları seviyordu. Ama tabi konu “bomba” değildi. Ne kadar tartışmalı bir karakter olsa da çok büyük bir dehaydı. Karakterinin ona ne kattığını da belki şu sözünden anlayabiliriz: “Çatışmalarla yaşamayı öğrenmeliyiz. Bu çatışmalar bizi daha derin bir anlayışa doğru götürür…”
Tabi manhattan projesi, teller’ın, oppenheimer’ın hikayesi… Bu işte “bilimin zirve” dönemlerinden birine, 20’ler ve 70’ler arası döneme ait sayısız hikayeden sadece bir kaçı. Benim de uzun süredir üzerine okumalar yaptığım bir dönem ve galiba hep beraber en sevdiğimiz “bilim tarihi” ile ilgili en ilginç hikayelerin de olduğu bir dönem. Bu döneme ve daha genel olarak bilim tarihine yönelik bu tip hikayeleri bundan sonra daha çok konuşacağız birlikte. Takipte kalmayı ve bebar bilim’e destek olmayı unutmayın…




