1961’in sonlarında Los Angeles’TAN Philip Vogel ve Joseph Bogen isimli beyin cerrahları daha önce yapılmamış bir ameliyat yapmaya hazırlanıyorlardı. Hastaların en önemli sorunu epilepsiydi. Ve hiçbir tedaviye de cevap vermiyorlardı. Biri hava indirme birliğinde askerlik yapmış 48 yaşında, kayıtlara W.J. olarak geçen bir erkekti. İkinci dünya savaşında cepheye paraşütle iniş sırasında sert bir düşüş yaşamış ve sonrasında sık sık bayılma ve ataklar geçirmeye başlamış. Özellikle 1953 yılında bu ataklar 3 gün boyunca hiç durmadan devam etmiş. Doktorlar beynin bir tarafından diğer tarafa gönderilen sinyallerdeki anomaliler nedeniyle daha da şiddetlendiği sonucuna vararak radikal bir karar aldılar. Beynin iki tarafı arasındaki bağlantıyı kesmek. Beynin iki kısmı arasında korpus kallosum olarak bilinen ve sağ beyni sol beyne bağlayan sinir köprüsü vardır. Ve bu köprünün bir anlamda “koparılmasına” karar verdiler. Korpus kalostomi adı verilen bu operasyonda beynin iki kısmını ayırarak bu sorunu çözmeyi umuyorlardı.
Zira kediler ve maymunlar üzerinde daha önce yapılan deneylerde çok az komplikasyon ile büyük başarılar elde edilmişti. Hatta psikolog Karl Lashley bu köprünün aslında beynin iki tarafını bir arada tutmaktan başka bir işe yaramadığını bile söylüyordu. Ve doktorlar operasyonları gerçekleştirdiler. Hastaların beyinlerini bağlayan köprüyü kestiler, beyinlerini böldüler. Ameliyat başarılı da geçti ve yavaş yavaş kendine gelen hastalardan biri sadece başının biraz ağrıdığını söylüyordu. Her şey normal görünüyordu. Beynin ikiye ayrılması hiç sorun yaratmamış gibiydi. Gerçekten o köprü sadece bir ip görevi mi görüyordu?
Ama tabi… Zaman geçtikçe, bir şeyler ters gitmeye başlamıştı. Özellikle beyinde bu kadar radikal bir değişiklik yapıp hiçbir şey olmamasını bekleyemezsiniz değil mi? Fark edilen ilk anomali hastaların günlük işlerinde “sağ beyin” odaklı yaşamaya başlamalarıydı. Soldan gelen hiçbir uyarıcıya tepki vermiyor gibilerdi. Mesela sol kolunu çarptıklarında hiçbir şey hissetmiyorlardı. Sol ellerine bir şey alıp bunu tuttuklarında asla hissetmediklerini söylüyorlardı. Sol ellerinde gayet sıkı bir şekilde tutabildikleri şey… Yoktu onlar için.
Bunun gibi yığınla garip davranış haliyle psikoloji, nörobilim ve psikyatri dünyasında oldukça ses getirdi. Özellikle 1962’de bir isim, California Teknoloji Enstitüsü’nden psikolog Roger Sperry ve öğrencisi Michael Gazzaniga “bölünmüş beyinli hastaların” kafalarının içinde neler olup bittiğini anlamak adına bir dizi kapsamlı deney yapmaya başladılar. Keşfettikleri şey ise insan beyni ile ilgili bilinenleri tamamen değiştirecekti.
Çok uzun süredir biliyoruz ki beynimizdeki fonksiyonlar beynimizin tamamına dengeli bir şekilde dağılmış değil. Her bir bölümün kendine has fonksiyonu var. Örneğin 1861’de Fransız doktor Paul Broca, beynin bugün Broca Bölgesi olarak bildiğimiz sol ön lobunda bulunan belirli bir alanda hasar gerçekleşmesi durumunda konuşma ve anlama konusunda birçok soruna yol açtığını bulmuştu. Afazi olarak da biliyoruz bu sorunu. Bu tip gözlemler sonucunda sol beynin dil işleme konusunda merkez olduğu sonucuna varılmıştı.
Ancak Sperry ve Gazzaniga’nın deneylerine kadar nörobilimciler bu tip “özel bölgeleri” neredeyse hiç bilmiyorlardı. Beyni bölünmüş hastalar bu yolda harika bir fırsat sunmuştu. Zira artık beyinlerinin iki tarafı bağımsız yaşayan denekler vardı ellerinde. Özellikle Karl Lashley’nin korpus kolossum hiçbir işe yaramıyor tezinin aksine bu bölümün inanılmaz gelişmiş bölüm olduğu ve hayati bir fonksiyonu olduğu anlaşılacaktı. Bu köprüde saniyede bir milyar civarı bir anlamda “data” aktaran 200 milyonun üzerinde sinir ağı bulunuyordu. Bu özellikle sinir sistemimizin “karşıt” evrimi nedeniyle çok önemliydi. Çünkü bu “karşıtlık” nedeniyle beynimizin sağı vücudumuzun solundan ve solu sağından gelen verileri işleme konusunda gelişmişti. Örneğin optik sinirleri düşünün. Bu sinirler gözden gelen görsel verileri optik kiazma adı verilen bir tür “kavşaktan” geçirerek sol gözden gelen verileri sağa sağdan geleni sola gönderiyor. Biz tabi bu geçişleri çok hızlı gerçekleştiği için hissetmiyoruz ama sistem bu. Ama işte bir insanın beynini ikiye böldüğünüzde bu iletişim kanalı kapanmış oluyor. Ve sağdan gelen sağa soldan gelen sola giderek sistemde bir anlamda ciddi bir “karmaşa” ortaya çıkıyor. İşler de burada karışıyor zaten.
Sperry ve Gazzangia ilk olarak çok ilginç bir deney yapıyorlar. Yani deney ilginç olmasa da sonuçları ilginç. Bir kelime gösteriyorlar bu hastalara. HEART kelimesi mesela. Fakat konumlandırmayı öyle yapıyorlar ki “HE” kısmını sol göz ART kısmını ise sağ göz görebiliyor sadece. Ve soruyorlar hastalara. Burada ne yazıyor diyorlar. Hastalar “ART” kelimesini gördüklerini söylüyorlar. Daha da ileri gidip diyorlar ki. Gördüğünüz kelimeyi “sol elinizi” kullanarak gösterir misiniz” diyorlar. Hastalar HE kelimesini gösteriyor. Garip değil mi.
Benzer şekilde. Mesela sağ ellerine bir nesne koyduklarında kolayca bu nesnenin ismini söyleyebiliyorlar. Fakat bu nesnenin resmini sağ elleri ile göstermeleri istendiğinde ise bunu yapamıyorlardı. Tersini yaptıklarında, yani nesneyi sol ellerine koyup sol elleri ile göstermeleri istediklerinde ise nesneyi kolayca gösterebiliyorlar ama bu sefer ismini söyleyemiyorlardı.
Bu deneylerle ortaya çıkan önemli bir şey vardı. Dil işleme yetenekleri beynin belirli bölgelerine çok hassas bir şekilde odaklanıyordu. Sol bölümde özellikle. Yüzleri ve duyguları tanıma ise sağ bölümdeydi. Bu dilsel ve algısal bölünme işte daha doğuştan bizde kodlanmış bir şey. Bebeklere dikkat ederseniz güldüklerinde ağızlarının sol kısımlarını daha çok kullanırken ses çıkardıklarında sağ kısımlarını daha çok kullanırlar.
Ancak biyolojide çoğu kez olduğu gibi Sperry ve Gazzangia işlerin bu kadar da kolay olmadıklarını kısa sürede anladılar. Sağ bölüm sandıklarından da daha yetenekli bir “iletişimciydi”… Örneğin bir hastaya sadece sol gözünün göreceği şekilde kız arkadaşının fotoğrafını gösteriyorlar. Tabi tanıyor kız arkadaşını ama tahmin edeceğiniz gibi “ismini” söyleyemiyor. Fakat ne yapabiliyor biliyor musunuz? Scrabble vardır ya. Harfleri kullanarak kelime oluşturursunuz. İşte söyleyemese bile harfleri kullanarak kız arkadaşının ismini yazabiliyor.
Bu örnekler tabi oldukça ilginç fakat “bölünmüş beyinle” yaşamanın bundan daha ilginç sonuçları da olabiliyor. Hastalar özellikle “sanki iki beynim varmış gibi hissediyorum” diyorlardı. Daha da ilginci bu beyinler birbirleri ile hiç anlaşamıyordu. Örneğin bir hasta gömleğini iliklerken bir eliyle iliklediğini ve diğer eliyle de düğmeleri aynı anda açtığını söylemişti. Ya da alışveriş yaparken bir eliyle ürünleri sepete atarken diğer eliyle sepeti boşalttığını. Bazı hastalar hatta iki elini ayrı ayrı kullanarak aynı anda çok farklı resimler bile çizebiliyordu. Bazı nadir durumlarda ise “uzaylı eli sendromu” olarak bilinen bir durum bile gelişiyordu. Bu sendroma sahip biri sanki elinin kendi bilinci varmış gibi hisseder. Kendinden bağımsız davranan bir varlık gibi. Hatta “Strangelove Sendromu” olarak da bilinen durumlarda kendi elinin kendisini boğmaya çalıştığını söyleyen hastalarla da karşılaşılabiliyor. Bu da gerçek bir durum ve maalesef bir çözümü de yok. Bir uzvunuzun sürekli sizi öldürmeye çalıştığını düşünün.
Bununla ilgili garip bir durum da bu bağımsız uzuv sendromlarında neredeyse her zaman “sol” tarafın olağan şüpheli olması. Bu da aslında sol beynimizin bir “yönetici” olması keşfini de doğruluyor bir anlamda. Daha sonraki deneylerde sağ tarafın mantık, karar alma, akıl yürütme işlevlerinin bilinç dışı olduğu ve sol taraf tarafından yönetildiğini de keşfetmişler. İşte aradaki köprü kaldırılınca bu organizasyon da ortadan kalkıyor. Mantık yürütmede de şöyle sorunlar ortaya çıkıyor. Mesela bir hastaya sağ gözüne bir tavuk kümesi sol gözüne de karlı bir tarla gösteriyorlar. Hastaya bazı kelimeler gösterildiğinde tavuk ayağı ile tavuğu ve karlı tarla ile bir küreği başarılı bir şekilde eşleştirebiliyor. Ama sonra neden böyle bir seçim yaptığını sorduklarında “tavuk kümesini kürekle temizlemek için tabi ki” diyor…
Bu bulgular ve bu ilginç “sıradışı” gözlemler tabi o dönemlerde tüm psikoloji ve psikyatri dünyasını şok ediyor. Araştırmadan sorumlu Sperry ise şöyle söylüyor: “Beynimizin her bir yarım küresi kendi düşünme, algılama, hatırlama, mantık yürütme, duygulanma, isteme gibi özelliklere sahip kendi bilinç sistemine sahip bağımsız birer birey gibi. Sol ve sağ yarım küreler bazen birbiri ile çatışan deneyimlerde farklı bir bilinç gösterebiliyorlar…” Sperry ve Gazzangia’nın bu çalışmaları tabi tahmin edersiniz beyin ile ilgili bildiklerimizi kökünden değiştirdi ve 1981’de Nobel Tıp ödülüne layık görüldüler.
Tabi burada kısaca bir dönem çok popüler olan “sağ beyinli-sol beyinli” algısına da değinmek gerekiyor. Bu tip çalışmalardan bu yana elbette bildiklerimiz çok büyük değişimlere uğradı. MRI gibi teknolojilerle sağ ve sol beynin bir orkestra gibi çalıştığını ve birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğini biliyoruz. Kaldı ki bu yazıda bahsettiğimiz üzere eğer gerçekten sadece “sol beyinli” olsaydınız ufak karakteristik farklılıklardan daha büyük sorunlarınız olurdu.
Bu arada başta bahsetmiştik. Bu beynin bölümlerinin ayrılması işlemi hastalardaki epilepsi tarzı hastalıklarla ilgiliydi. Bunun sonucunu merak ediyorsanız, evet. Bu sorunları çözüldü. Geçirdikleri ataklar tamamen kaybolmasa da ciddi bir iyileşme yaşadılar. Tabi bunun karşılığında ödedikleri bedel de biraz ağır oldu diyebiliriz. Bu konu tabi çok çok fazla yönü bulunan devasa bir çalışma alanı. Korpus kollosumu olmadan doğan bebekler de var mesela. Veya bu köprüleri olmadan ilginç yetenekler geliştiren insanlar. Söz konusu beyin olduğu zaman hikayeler oldukça sıradışı olabiliyor. Benim çok ilgimi çeken konular bunlar.
Dilerseniz başka videolarda bunları da konuşalım.




