Bir ormanın kıyısında, sislerin arasına gizlenmiş küçük bir kasaba düşünün… Sabahın ilk saatlerinde sessizlik hâkim. Ama gökyüzü biraz fazla gri, kuşlar biraz fazla sessiz… Ve orada, ağaçların arasından yükselen o dev yapıyı görüyorsunuz. Betondan bir canavar gibi… bir nükleer santral. Hiçbir şey olmamış gibi çalışmaya devam ediyor. Ama siz biliyorsunuz… Bir şeyler ters gidiyor. Hepimiz Dark dizisini çok sevdik. Zaman döngüleri, kuantum paradoksları, bilim ve felsefenin iç içe geçtiği o sürükleyici anlatı… Ama tüm bu gizemin ve trajedinin ardında unutulan bir şey vardı: Bir nükleer santral.
Sessiz bir korkunun, yıllar boyunca Almanya’nın belleğinde bıraktığı bir izdi bu. Bu sadece bir dizi değildi. Bu, bir milletin nükleere dair yaşadığı travmanın, çatışmanın ve ideallerin bir yansımasıydı. Ve şimdi o hikâyeyi gerçek dünyanın karanlık tünellerine doğru takip edeceğiz. Bugün Almanya’da aktif nükleer santral sayısı: sıfır. Evet, Almanya geçtiğimiz yıl son üç reaktörünü de kapattı. Peki bu bir zafer miydi, yoksa tarihi bir hata mı? Bu bölümde, nükleer karşıtlığın gölgesinde bir ülkenin enerji yolculuğunu adım adım takip edeceğiz. Savaş sonrası travmalardan, protesto hareketlerine… Çernobil’den Fukuşima’ya, kömürden güneşe…
Almanya nükleer enerjiyi neden terk etti? Konu sadece güvenlik mi? Çevresel hassasiyetler mi? Şaka gibi gelebilir ama sormak zorundayız: Almanya bildiğimiz dış mihrakların oyununa mı geldi yoksa? Tüm bu sorulara cevap vermek için tarihte bir gezintiye çıkacağız. Gelin başlayalım.
Almanya’da yaşanan hiçbir gelişmeyi ikinci dünya savaşından bağımsız okuyamazsınız. Bugün dahi alınan kararlar, bürokrasinin katılığı, tüm gelişmelerin arkasında ikinci dünya savaşı sonrasındaki siyasi iklimin tozunu bulabilirsiniz. İkinci dünya savaşı sonrasında burada da bol bol konuştuğumuz gibi ABD ve Sovyetler birliği arasında bir nükleer silahlanma yarışı başlamıştı. Daha büyük bombalar geliştiriliyor, korkunç testler yapılıyor, devasa bir güç gösterisi yaşanıyordu. Bu savaşın ortasında Almanya da yeniden şekilleniyor ve Batı ve Doğuda iki ayrı Almanya yükseliyordu. Ama asıl baskın güç elbette Batı Almanya’ydı ve büyük bir yıkım ve kayıp yaşayan bu ülke yeniden doğmaya çalışıyordu. Ama tabi Almanya’yı alt eden batılı devletler bu yeniden inşa sürecinde hiç boş durmuyordu. ABD özellikle Batı Almanya’yı bir tür nükleer silah deposu haline getiriyordu. Bu Sovyetlerin hiç hoşuna gitmiyordu tabi. Sadece Sovyetlerin değil entelektüel çevrelerde ve gençlerde de büyük bir tepki yaratmıştı bu. 1957 yılında da, aralarında Otto Hahn, Werner Heisenberg, Max Born gibi isimlerin de bulunduğu 18 bilim insanı, Batı Almanya ordusunun taktik nükleer silahlarla donatılmasına karşı çıkarak "Göttingen Manifestosu"nu yayımlayacaktı. Bu manifesto, nükleer silahlanmanın tehlikelerine dikkat çekiyor ve Almanya’nın nükleer silah edinmemesi gerektiğini savunuyordu. Bu manifesto ilk kıvılcımı ateşlemişti. 1960 yılında, Almanya’da ilk "Paskalya Yürüyüşü" düzenlendi. Bu yürüyüşler, nükleer silahlanmaya karşı barışçıl protesto hareketleri olarak başladı. Yani her şeyin çıkış noktası “nükleer silahlanmaya karşı” protestolar olacaktı. Peki nükleer enerjiye karşıtlık nasıl gelişti? Bunu anlamak gerçekten kolay değil. Ama şunu söylemek mümkün: Hitler kapanmayacak bir sosyolojik yara bırakmıştı. Nazi döneminde yoğunlaşan merkezi otorite ve teknolojik tahakküm deneyimi, Alman toplumunda derin bir teknokrasi karşıtlığı yaratmıştı. İnsanlar, nükleer enerjinin bu merkeziyetçi yaklaşımı yeniden güçlendirebileceği ve siyasi gücü yoğunlaştırabileceği korkusunu taşıyordu.
O yüzden Almanya’nın savaş sonrası yeniden inşasında barış ve demokrasi kavramları ön plana çıkıyordu. Bu ilk etapta nükleer silahlanmaya karşı bir tepki gibi başlamış ancak sonrasında 70’lerin başında nükleer enerji karşıtlığına evrilmişti. Bir anlamda Soğuk Savaş bağlamında, nükleer enerjinin barışçıl kullanımı ile askeri amaçlarla kullanımı arasındaki çizgi bulanıktı. Ama nükleer enerji karşıtlığının dönüm noktası derseniz bu da Wyhl kasabasındaki nükleer santral planıydı.
1970’lerin başında Wyhl’da bir nükleer santral inşa edilmesi planlandı. Bu santral, bölgeye ekonomik refah ve enerji güvenliği vaat ediyordu. Ancak halk, bu projeye katılmadıkları ve karar alma süreçlerinden dışlandıkları için rahatsızlık duymaya başladı. Çiftçiler, aileler, öğrenciler ve yerel gruplar arasında bir dayanışma doğdu. İnşaat başladığında yerel halk, santral sahasını işgal ederek projeyi durdurdu. Polis müdahalesi sırasında çiftçiler ve kadınların zorla çıkarılması, ulusal medyada geniş yankı uyandırdı. Toplumun geniş kesimlerinden destek gören bu protesto, sonunda Freiburg mahkemesinin inşaatı durdurma kararına yol açtı. Wyhl’daki zafer, Almanya’daki anti-nükleer hareket için bir dönüm noktası oldu.
Peşinden bu hareketi destekleyen olaylar da yaşanmıştı. Örneğin 1979’da ABD’de yaşanan Three Mile Adası kazası sonrası hareket daha da güçlenecek, bununla birlikte 80’lerin başında bu hareketten Yeşiller Partisi doğacaktı. Nükleer karşıtlığı ile bilinen Yeşiller ise zaman içinde gittikçe güçlenecekti.
Ama tüm bu protestolara rağmen Almanlar 60’lardan 80’lerin sonuna kadar 37 tane nükleer santral inşa etmiş ve işletmeye almıştı. Bu nasıl oldu peki? Bunu anlamak için de arap yarımadasına bakmamız lazım. 1973 yılında İsrail ile Mısır arasında yaşanan Yom Kippur savaşı sonrasında İsrail’in yanında yer alan batı ülkelerini büyük bir sürpriz bekliyordu. Arap Petrol Ambargosu. Arap dünyası tüm batı ülkelerini petrolden mahrum bırakma ile tehdit ettiğinde tüm ülkeler bu bağımlılığın ne denli tehlikeli olduğunu anlamış ve enerji politikalarını tamamen değiştirmeye başlamışlardı. Fransa başta olmak üzere Almanya da nükleer enerji programlarını hızlandırmış, santral üstüne santral açmışlardı. Elbette sanayide çağ atlayan ve ekonomik olarak büyüyen ülkede enerji ihtiyacı da hat safhaya çıkmıştı. Yani başka şansları yoktu. Ki bu politikanın Almanya’yı hangi seviyeye getirdiği, sanayide nasıl bir dev haline dönüştürdüğü de ortada.
Fakat tüm bunlar olurken tüm dünya bir felaketle sarsılmıştı. Çernobil… 26 Nisan 1986’da yaşanan Çernobil felaketi, Almanya’nın nükleer enerji karşısındaki duruşunu kökten değiştirecek bir olaydı. Sovyetler Birliği’nin Ukrayna topraklarındaki bu nükleer santralden yayılan radyasyon bulutu, batı rüzgarlarıyla tüm Avrupa’yı etkisi altına almıştı. Almanya için bu, soyut bir tehdidin somutlaşmasıydı.
Çernobil’in yarattığı panik, Alman toplumunda derin yaralar açtı. Hükümet iyot tabletleri dağıtıyor, insanlar evlerine kapanıyor, çocuklar parklara çıkamıyordu. Radyasyonlu yağmurlar yağdığında herkes evine koşuyordu. Tarım ürünleri kontrol ediliyor, süt içmek bile tehlikeli hale gelmişti. Öyle ki bazı bölgelerde saatte 7.4 miligray’e varan radyasyon seviyeleri ölçülüyordu.
Ama asıl önemli olan toplumsal bellekte açılan yaraydı. Nazi dönemindeki teknoloji korkusu, şimdi bambaşka bir formda geri dönmüştü. Alman halkı artık nükleer santrallerin sadece kendi ülkelerinde değil, komşu ülkelerde bile ne kadar tehlikeli olabileceğini görmüştü. Üstelik Doğu Almanya’daki Sovyet yapımı VVER tipi reaktörler de aynı teknolojiye sahipti. Bu durum, Alman toplumunda "biz de her an Çernobil olabiliriz" korkusunu tetikledi.
Anti-nükleer hareket bu olayla birlikte çok daha güçlendi. Yeşiller Partisi’nin oyları artmaya başladı. Sokak gösterileri artık sadece çevreci grupların değil, ev kadınlarının, işçilerin, öğrencilerin – kısacası toplumun her kesiminin katıldığı dev protestolara dönüştü. Uluslararası Nükleer Olay Ölçeği’nde (INES) en yüksek seviye olan 7 ile değerlendirilen bu felaketin yarattığı travma, Almanya’nın enerji politikasında radikal değişikliklere giden yolu açtı. Hükümet yeni nükleer santral projelerini durdurdu, mevcut santraller için güvenlik standartlarını sıkılaştırdı.
Peki tüm bunlar yaşanırken Almanya nasıl bir enerji politikası izleyecekti? Ya da daha önemlisi, dünyanın en büyük sanayi devlerinden biri olmaya devam edebilecek miydi? İşte tam da bu sorular, ülkeyi yeni bir enerji politikası arayışına itecekti… 90’ların sonu ve 2000’lerin başı, Almanya’nın enerji politikasında devrim niteliğinde değişimlerin yaşandığı bir dönem oldu. Özellikle 1998 yılında Sosyal Demokratlar ile Yeşiller Partisi’nin kurduğu koalisyon hükümeti, ülkenin enerji geleceğini tamamen değiştirecek adımlar attı. Bu aslında ilginç bir durumdu çünkü dünyada ilk kez bir çevreci parti ulusal hükümette yer alıyordu.
"Energiewende" yani "Enerji Dönüşümü" kavramı işte tam da bu dönemde popülerleşti. Ama kavramın kökenleri aslında 1980’lere dayanıyor. O dönem anti-nükleer aktivistler tarafından kurulan bir düşünce kuruluşunun yayınladığı "Energie-Wende: Petrol ve Uranyum Olmadan Büyüme ve Refah" isimli kitap, bu terimi ilk kez kullanmıştı. Bu isim bile aslında Almanya’nın vizyonunu açıkça ortaya koyuyordu: Hem fosil yakıtlardan hem de nükleer enerjiden bağımsız bir gelecek.
Bu vizyon, dönemin enerji uzmanları tarafından "gerçekçi olmayan bir hayal" olarak görülüyordu. Merkezi nükleer santraller yerine dağınık yenilenebilir enerji sistemlerine geçmek, o günün teknolojisiyle imkansız görünüyordu. Ama Alman halkı ve aktivistler, uzmanların bu görüşünü reddetti. Bu açıdan günümüzün "uzmanlara kulak verin" sloganıyla hareket eden iklim aktivizminden oldukça farklı bir yaklaşımdı bu.
Peki sonuç ne oldu? Rakamlar şaşırtıcı. 2000 yılında Almanya’nın elektrik tüketiminin sadece %6.3’ü yenilenebilir kaynaklardan gelirken, 2023’te bu oran %51.8’e ulaştı. Üstelik bu başarının arkasında devlet ya da büyük şirketler değil, sıradan vatandaşlar vardı. 2019 verilerine göre Almanya’daki yenilenebilir enerji tesislerinin %40.4’ü vatandaşların mülkiyetindeydi. 2010’ların başında bu oran %50’nin üzerindeydi. Çiftçiler biyogaz tesisleri kuruyor, komşular bir araya gelip rüzgar enerjisi kooperatifleri oluşturuyor, ev sahipleri çatılarına güneş panelleri yerleştiriyordu.
Bu dönüşüm o kadar başarılı oldu ki, ardı ardına gelen tüm hükümetler bu politikayı devam ettirdi. Tek istisna Angela Merkel’in 2009-2013 arasındaki pro-nükleer kabinesiydi. Fakat 2011’de yaşanan Fukuşima felaketi sonrası 250.000 kişinin katıldığı dev protestolar ve Yeşiller Partisi’nin eyalet seçimlerindeki şok zaferi, Merkel’i de bu politikadan vazgeçmeye zorladı. 2022’ye kadar tüm nükleer santrallerin kapatılması planı yeniden devreye girdi.
Ama elbette bu dönüşümün zorlukları da vardı. Örneğin rüzgar türbinlerinin kuş göç yollarına etkisi, güneş panellerinin tarım arazilerine yerleştirilmesi gibi çevresel kaygılar ortaya çıktı. Daha da önemlisi, bu dönüşümün maliyeti Alman vatandaşlarının elektrik faturalarına yansıdı. Peki Almanya bu sorunlarla nasıl başa çıktı? Almanya’nın enerji politikasındaki en büyük sınav, hiç beklenmedik bir şekilde 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle başladı. Bu kriz, ülkenin enerji güvenliği konusundaki tüm varsayımlarını alt üst etti.
Durumun ironik yanı şuydu: Almanya tam da son üç nükleer santralini kapatmaya hazırlanırken, Rusya’nın Avrupa’ya gaz akışını kesmesi ile karşı karşıya kaldı. Bu, sadece bir enerji krizi değil, aynı zamanda Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrası kurduğu tüm ekonomik ve siyasi dengelerin sarsılması anlamına geliyordu. Çünkü Almanya, Rusya ile kurduğu enerji ortaklığını her zaman bir "barış köprüsü" olarak görmüştü.
Kriz derinleştikçe Alman halkı ilk kez nükleer enerji konusunda farklı düşünmeye başladı. Kamuoyu araştırmaları çarpıcı bir değişimi ortaya koyuyordu: Halkın dörtte üçü nükleer santrallerin 2023 ortasına kadar çalışmaya devam etmesini istiyordu. Hatta %41’lik bir kesim yeni reaktörler inşa edilmesini bile destekliyordu. Bu, Çernobil sonrası oluşan anti-nükleer konsensüsün ilk kez bu kadar güçlü bir şekilde sarsılması anlamına geliyordu.
Peki neden Almanya bu değişen kamuoyu görüşüne rağmen nükleer enerjiye geri dönemedi? Bunun teknik ve pratik birçok nedeni vardı. Öncelikle bir nükleer santralin ömrünü uzatmak, sanıldığı kadar kolay değildi. Her birkaç yılda bir yakıt çubuklarının değiştirilmesi gerekiyordu ve bu işlem aylar öncesinden planlanmalıydı. Üstelik kapatma kararı nedeniyle rutin denetimler atlanmış, çalışanların sözleşmeleri sonlandırılmıştı. Yani trenin son vagonu çoktan istasyondan ayrılmıştı.
Alman hükümeti, içinde nükleer karşıtı Yeşiller Partisi’nin de bulunduğu bir koalisyonla, sadece üç buçuk aylık bir uzatma kararı alabildi. Bu, mevcut yakıt çubuklarındaki enerji kapasitesini son damlasına kadar kullanmak anlamına geliyordu. Ama daha fazlası için artık çok geçti. Bu durum Almanya’yı paradoksal bir noktaya getirdi: Enerji ihtiyacını karşılamak için eski kömür santrallerini yeniden devreye almak zorunda kaldı. Bu da ülkenin toplam emisyonlarını artırdı. Yani çevre dostu olma hedefiyle başlayan bir politika, beklenmedik jeopolitik gelişmeler sonucu tam tersi bir sonuç doğurdu.
Peki Almanya bu krizi nasıl aşmayı planlıyor? Hükümet, enerji sektörünü istikrarlı tutmak için yeni yasalar ve düzenlemeler getirdiğini söylüyor. Ama asıl soru şu: Yenilenebilir enerji kaynakları, Rusya’dan gelen doğalgazın yerini alabilecek mi? Ya da daha da önemlisi, Alman sanayisi bu geçiş döneminde rekabet gücünü koruyabilecek mi? Almanya’nın nükleer enerjiden çıkış kararını değerlendirirken, belki de en önemli soru şu: Yenilenebilir enerji gerçekten nükleer enerjinin yerini alabilir mi?
2022 yılının bir Nisan gününe bakalım. Almanya’da o gün üretilen yenilenebilir elektriği düşündüğümüzde, bir katman gibi üst üste dizilen kaynaklar vardı. En altta sürekli üretim yapan hidroelektrik santraller, onun üzerinde biyokütle, ardından açık deniz ve karasal rüzgar türbinleri yer alıyordu. Günün en parlak oyuncusu ise güneş enerjisiydi. O günün sonunda Almanya’nın elektrik ihtiyacının neredeyse yarısı yenilenebilir kaynaklardan karşılanmıştı. Hükümetin hedefi ise bu oranı 2030’a kadar %80’e çıkarmak. Ancak burada iki kritik soru var: Geri kalan %20 nereden gelecek? Ve daha önemlisi, güneş parlamadığında ve rüzgar esmediğinde ne olacak?
Bu soruların cevabı, enerji sektöründe "artık yük" (residual load) olarak adlandırılan kavramla ilgili. Artık yük gün içinde sürekli değişiyor. Bu açığı kapatmak için ya çok büyük bataryalara ihtiyacımız var – ki henüz bu teknoloji yeterli ölçekte mevcut değil – ya da çok esnek bir şekilde açılıp kapatılabilen santrallere. Şu anda Almanya’da bu esnekliği büyük ölçüde doğalgaz santralleri sağlıyor. Bu santraller sadece 30 dakika içinde tamamen açılıp kapatılabiliyor. Ama elbette önemli miktarda emisyon salıyorlar.
Daha da ilginci şu an için Almanya’nın elektriğinin üçte biri hala kirli kömürden geliyor. İşte tam da burada nükleer enerji faydalı olabilirdi: Yenilenebilir enerjiler yeterince güçlenene, bataryalar gelişene ve iletim şebekeleri yeterince genişleyene kadar kömürün yerini alabilirdi. Dünya Nükleer Birliği sözcüsü Jonathan Cobb’un da belirttiği gibi, Almanya’nın elektriğinin karbon içeriği Batı Avrupa’daki birçok ülkeye göre oldukça yüksek. Mevcut nükleer santraller çok daha uzun süre, oldukça uygun maliyetle çalışabilir ve düşük karbonlu kaynakların geliştirilmesi için zaman kazandırabilirdi.
Yani konu belli ki çevre duyarlılığı değil. Tüm mesele şu aşamada güvenlik endişeleri gibi görünüyor. Ama burada da bir paradoks var elimizde. Neden mi? Çünkü nükleer enerji kömür ve diğer fosil yakıtlardan çok daha güvenli. Hava kirliliği ve madencilik kazaları, nükleer kazalardan çok daha fazla can aldı. Ama tabi nükleer atık depolama hala tartışmalı bir konu. Fakat mesela Finlandiya bu sorunu çözen ülkelerden biri. Finlandiya’da inşa halinde olan derin jeolojik depolama tesisi türünün dünyada ilk örneği. İsveç de yeni bir tesis için lisans aldı. Ama nükleer enerjisi olan diğer 30’dan fazla ülke henüz bir tesis inşa edemedi veya lisans alamadı. Bu konu da henüz masada. Yani nükleerden tamamen vazgeçmek için yeterli değil.
Sonuç olarak, Almanya belki de nükleer enerjiden çıkarken acele etti. Diğer teknolojiler yetişemeden nükleerden çıkmak bir hata olabilir. Büyük ölçekli nükleer enerji Almanya için uzun vadeli bir çözüm olmayabilir. Ama Almanya yenilenebilir enerjide %100’e ulaşana, enerji verimli bir şekilde depolanabilene ve mükemmel bir elektrik şebekesi kurulana kadar, nükleer enerji önemli bir rol oynayabilirdi. Belki de asıl soru şu: Acaba küçük modüler reaktörler, füzyon reaktörleri veya toryum reaktörleri gibi yeni nesil nükleer teknolojiler, gelecekte bu denklemi değiştirebilir mi?
Yeni bir enerji devrimi tüm dengeleri değiştirir mi? Onu da zaman gösterecek.




