Nerede kalmıştık? – Aydınlanmanın, bilimsel devrimin, yepyeni bir dünyanın, yepyeni bir fiziğin, okuyabileceğimiz en iyi bilim-kurgu hikayesinden de heyecan verici, ama kurgusu olmayan, en gerçek, en sıradışı evrenin, kuantum fiziğinin hikayesi devam ediyor. – Hem de onun hikayesiyle… – Werner Heisenberg! . Tarihi gerçekten güçlüler yazıyor. Bunu sayısız kez gördük. Bu kanalda da bol bol konuştuk. Amerika’nın nükleer saldırıları yüzbinlerin canına mal olmuştu. Bu araştırmaların arkasındaki gerekçeyi de çok iyi biliyoruz. “Almanlar atom bombası yapıyor. Biz daha hızlı davranalım…” Sonra? Sonra Japonya’da giden yüzbinlerce masum can.
Burada bir sıkıntı var ama. Almanya’dan bahsediyoruz. Eğer o dönemde dünyada atom bombası yapabilecek ve bunu kullanabilecek bir ülke varsa bu Almanya’dan başkası değildi. Zira bilimin beşiğiydi Almanya o dönemde. Aklınıza gelen sayısız öncü bilim insanını düşünün. En azından birkaç tane alman gelir aklınıza. Fiziği baştan yazan sayısız isim. Özellikle ikinci dünya savaşında eğer tek bir isim seçecek olsaydınız, atom bombası yapması için… O bir kişi de özbeöz almandı. Werner Heisenberg… Ama neden yapmadı? Veya daha doğrusu yapamadı? Çok acayip bir hikaye bu… 1920’lere gidelim tekrar. En sevdiğimiz zamanlar. Fiziğin altın çağı.
Dünyanın dört bir yanından genç ve azimli fizikçiler kocaman bir aile gibi. Birbirlerinin üniversitelerinde, evlerinde buluşuyor, yepyeni bir fizik inşa ediyorlardı. Harika zamanlardı. Aralarından bir tanesi ise özellikle öne çıkıyordu. Heisenberg. 1925 yılında saman nezlesi olarak bilinen bir hastalığa yakalanmış ve tedavi için Helgeland’a gönderilmişti. Bu hastalık nedeniyle tek başına kalması hem kendi hayatını hem de bilim tarihini değiştirecekti. Dönemin en önemli olayı kuantum mekaniğinde hala bazı taşlar yerine oturmamıştı. İşte bu arada Heisenberg bir gece “belirsizliği” bularak bir anlamda kuantum mekaniğini “kanıtlamıştı”…
Ne kadar genç olduğunu bir konuşalım önce. 1901 yılında Bavyera’nın kuzeyinde, Würzburg’ta dünyaya gelmişti. Şanslıydı Werner Karl Heisenberg. Babası ülkenin ilk ordinaryüs profesörü olacaktı Yunan çalışmalarında. Bir de abisi vardı. Kardeş atışmalarını bilirsiniz. Bunların arasında bildiğiniz entelektüel bir savaş vardı. En iyi notları almak, en çok şeyi bilmek için amansız bir mücadele içindeydi. Başından beri ne olacağı belliydi Heisenberg’in.
Plato’ya büyük hayranlık duyuyor, felsefenin içinde kayboluyordu Alplerde yaptığı yürüyüşlerde. Arkadaşları ve öğretmenleri ile felsefe tartışıyor ve atomu düşünüyordu. Kendisi de bir konuşmasında “zihnimi şekillendiren şey felsefeydi” demişti. Modern fiziğin de Plato’dan ayrı düşünülemeyeceğini söylüyordu. Okulda bir keresinde öğretmenine şöyle demişti “Bana kalırsa atomu fiziksel bir şey olarak düşünmemeliyiz. Bir biçim onlar. Bir düşünce biçimi. Sadece matematik ile ifade edebileceğimiz varlıklar.” Bunun yanında çok iyi bir piyanistti Heisenberg. Klasik müziğe hayrandı. Beethoven’la yatıp kalkıyordu.
O dahi fizikçiyi yoğuran Felsefe ve Sanattı anlayacağınız. Her seferinde vurgulamaya çalıştığım şey. Felsefe ve sanat aklı olmayan bir bilim, bir teknoloji asla kalıcı bir fayda sağlayamaz. Üstelik büyük zararlar da açabilir. Bunu defalarca gördük. Ki birazdan da göreceğiz. Heisenberg işte 1919 yılında Ludwig Maximilian Üniversitesinde fizik ve matematik okumaya başlamış ve Arnold Sommersfeld gibi kuantum mekaniğinde çok önemli bir isim de hocalarından biri olmuştu. Daha sonra Max Born, Wilhelm Wien, James Franck gibi isimlerden de ders alacaktı. 1923 yılında, daha 22 yaşındayken doktorasını da tamamlayacaktı.
Ama öğretmenin ne kadar önemli olduğunu bir hatırlayalım tekrar burada. Daha ilk günden hocaları Heisenberg’ün müthiş bir potansiyeli olduğunu anlamışlardı. 1922 yılında Sommersfeld Heisenberg’i de yanına alarak Göttingen’de yapılan bir “fizik festivaline” götürmüştü. Burada onu çok önemli biriyle tanıştıracaktı. Ve sahnede kuantum fiziği ile ilgili konuşmasını yaptıktan sonra kendisi için idol olan bu ismin yanına koşmuştu Heisenberg. O isim “Niels Bohr”du. Aklında ne varsa anlattı orada ayak üstü. Neler yapmak istediğinden. Kuantum Mekaniği ile ilgili düşüncelerinden. Bohr bu gencin gözlerindeki ışığı görmüştü.
İşte burada tekrar o dönemin ruhuna dönebiliriz. Tüm genç fizikçileri bir aile gibiydi demiştik. İşte Niels Bohr da bir baba figürüydü hepsi için. Zira Kopenhag’ta hepsini topluyor ve bir topluluk oluşturuyordu. Heisenberg’i de hemen bu gruba dahil etmiş ve Heisenberg kısa sürede en öne çıkan isim olmuştu. Çok geçmeden Niels Bohr’un asistanlığını yapmaya başlamıştı. / 1928 yılında ise kopenhag’tan almanyaya döndüğünde sadece 27 yaşında, ülkedeki en genç profesör ünvanını kazanmıştı. Ama işte burada bu tarihe bir parantez açmak gerekiyor.
Tam bu dönemlerde, 20’lerin sonlarında naziler almanya’da inanılmaz bir güç kazanmaya başlamıştı. Öğrenciler kitleler halinde nazi felsefesine bağlılığını bidiriyordu. 1933 yılında ise Hitler en nihayetinde bu dalga ile tüm gücü eline geçirecekti. Ve tam da bu tarihte Heisenberg Stocholm’de Nobel Fizik Ödülünü alıyordu. Ama çok az kişi bir şeyin farkındaydı. Hitler sadece almanya siyasetini değil bilimini de işgal etmişti. Aynı tarihlerde Berlin’de özellikle kütüphanelerde, arşivlerde Yahudilerin yazdığı ne kadar kitap ve makale varsa halka açık bir şekilde yakılıyor, Yahudi izleri tamamen silinmeye çalışılıyordu.
Bu belgelerin arasında çok önemli bir makale de vardı. Einstein’ın Görelilik Yasasının kopyaları… Tüm bunlar yaşanırken bilim dünyasındaki devrim de aynı anda devam ediyordu. James Chadwick tam bu sıralarda Nötron’un keşfini duyurmuştu dünyaya. Hans Bathe isimli bir fizikçi de bu çok önemli gelişme ile ilgili bir konuşma yapmaya karar vermişti. /Kendisinin söylediğine göre konuşmalarına katılan öğrencilerin çoğu kollarında nazi sembolleri ile katılıyordu. Herhangi bir yahudinin ismi geçtiğinde saldırıya geçiyorlardı. Dünyanın bilimsel anlamda en gelişmiş ülkesi bildiğiniz haydutlar tarafından ele geçirilmişti.
Heisenberg de birçok meslektaşını, tüm hayatını paylaştığı arkadaşlarını kaybetmeye başlamıştı. Ya öldürülüyorlar ya da kaçıyorlardı. Kendisinin veya herhangi bir fizikçinin işi de hiç kolay değildi. O dönemde fizikten bahsederken, fizikle ilgili herhangi bir çalışma yaparken her yerde Einstein’ın izi vardı zira. /Yine de Heisenberg Leipzig’te ders verirken Einstein’dan bahsetmekten çekinmemiş ve tam da bu nedenle başı çok büyük belaya girecekti.
Öğrencileri kendisini şikayet etmiş ve SS subayları kendisine eğer bu şekilde devam ederse vatana ihanet ile yargılanacağını açık bir şekilde söylemişti. Kendisini “Beyaz Yahudi” olmakla suçluyorlar, yolunu kesiyorlar, tehdit ediyorlardı. O dönemde büyük suç olan eşcinsel olduğuna dair söylentiler yayılıyordu. Bir gün soykırımın baş mimarlarından Heinrich Himmler kendisini bizzat görüşmeye davet etmişti.
Çok uzun sorgulamaların ardından Himmler Nobel ödülü sahibi bu genç dâhinin kendileri için ne kadar değerli olabileceğini anlamış, bir daha herhangi bir yahudinin çalışmasından bahsetse bile ismini söylemeyeceğine dair söz aldıktan sonra gitmesine izin vermişti.
Bazı kaynaklar Heisenberg’ten bir nazi destekçisi olarak bahsetse de işin aslı gerçekten çok farklıydı. Gençliğinde bile siyasetten ne kadar nefret ettiğine dair söylemleri olan, faşizm karşıtı gösterilere katılmış, Gençlik Hareketi isimli özgürlükçü bir gruba üye olmuş, sadece bilim yapmak isteyen ama Nazi almanyasının kendisi ve ailesi için ne kadar riskli olduğunun da farkında olan bir insandı özünde. Ve 1930’ların sonlarına doğru Otto Hahn, Lise Meitner ile birlikte atomu parçaladığında işte fizik dünyasında yer yerinden oynayacaktı.
Herkes, ama herkes bundan bahsediyordu. Bunun potansiyelinden. Atomu parçalarken ortaya çıkan enerjinin ne kadar devasa olduğundan ve elbette bunun inanılmaz bir kitle imha silahı olarak kullanılabileceğinden. 1939’un yazında Amerika’daki bir konferansta da tek konu buydu. Heisenberg de oradaydı. Ve elbette tüm dünya da inanılmaz bir savaşın tam da eşiğindeydi. Sabah bilim konuşan fizikçiler öğleden sonra tamamen politikaya dönüyorlardı. Bu sohbetlerden birinde arkadaşları Heisenberg’e Amerika’da kalması gerektiğini söylediler.
Çünkü çok iyi biliyorlardı ki eğer Hitler bir atom bombası yapmak isterse başvuracağı ilk ve tek kişi kendisi olacaktı. Birisi bir atom bombası yapabilecekse o Heisenberg’ti. Kalabilirdi de. Çok rahat bir hayat da kurabilirdi kendisine. Ama o, her şeyden önce bir Alman’dı… Ama daha da önemlisi bir bilim insanıydı. Nazi almanyası öncesindeki alman kültürünü, bilimini hala içinde taşıyan biri olarak kendisi gibi düşünen Almanlar için kendisini borçlu hissediyordu. O da döndü Almanya’ya. Ve gerçekten de Heisenberg çok geçmeden Hitler’in nükleer araştırmalarının başına geçecekti.
Peki Heisenberg ömrünü adadığı değerlere bağlı kalacak mıydı, bir bilim insanı olmaya devam edecek miydi? Yoksa Hitler’e atom bombasını verecek miydi? Çok büyük bir yol ayrımındaydı Heisenberg. Ve bu hikaye hiç de tahmin etmeyeceğimiz şekilde bitecekti. Heisenberg’in hikayesi devam edecek…




