Bebar Bilim · Merak, evrenin en iyi başlangıç noktasıdır.
Bilim Tarihi

Tarihin En Yeteneklisi: Leonardo da Vinci

▶ YouTube’da izle ↗

Oynatınca YouTube’a bağlanılır. YouTube’da aç ↗

Bu yazı, 27 Ekim 2024 tarihinde yayımlanan Bebar Bilim videosunun metninden uyarlanmıştır. Güncel gelişmeler içeren değerlendirmeler özgün yayın tarihinin bağlamındadır.

Bir insanı bir alanda tarihin en iyisi yapan şey nedir? Bir sanatçıyı mesela? Bir müzisyeni? Bir bilim insanını? En iyilerden birine sorduğumuzda aldığımız cevap şuydu: “Ben bir dahi değilim, sadece doyumsuz bir merakım var…” Başka biri ise şöyle demişti. “Evet. Belki ünlü yazarlardan alıntı yapamayabilirim, ama ondan çok daha değerli bir şeye sahibim, deneyim…” İki şey çıkıyor burada karşımızda. Merak ve deney…

Ve bu ikisini bir araya getiren, bir konuda değil, elini attığı her disiplinde tarihin en iyileri arasında gösterilen, ve deneyimlediği her disiplinden öğrendiklerini diğer disiplinlere muhteşem bir şekilde aktaran birinden bahsedeceğiz bugün. Kimine göre insanlığın gördüğü en yetenekli insandan. Leonardo Da Vinci’den…

Mona Lisa’nın o alttan gülümsemesi, o nereden bakarsanız bakın sizi izleyen gözleri, o son akşam yemeğindeki hainin vücudunun duruşundan hain olduğunu anlamamız… Bunların arkasındaki anatomi, mühendislik, bilim, teknoloji, mimari arkaplan. Otonom araç, uçan makine, denizaltı, Haliç için yaptığı köprü tasarımı ve birazdan detaylarına gireceğimiz tüm yetenekleri. Tüm bunlar Da Vinci’nin neden bambaşka bir zihne sahip olduğunu gösteriyor bize. Çünkü Da Vinci baktığı her şeyin içini görüyor ve örnek aldığı bir başka Rönesans dâhisi Leon Battista Alberti’nin tavsiyesine uyuyordu:

İyi bir sanatçı insan bedenini içeriden dışarıya doğru görmeli. Önce iskeletini, sonra kaslarını ve derisini, en son kıyafetlerini görmeli. Bir sanatçıdan çok bir anatomist gibi… İşte Mona Lisa’yı Mona Lisa yapan şeylerden biri de buydu. Mona Lisa’nın o bakışlarının arkasında insan anatomisinin tüm unsurları yer alıyordu. Onun arkasında disekte edilmiş bedenlerden, yılların gözlemlerine kadar uzanan müthiş bir bilimsel bilgi ve deneyim vardı. Peki bu bilgiye nasıl hasıl olmuştu Da Vinci?

İsminin geldiği köyde, İtalya’nın Floransa’ya yakın Vinci köyünde 15 Nisan 1452’de, 25 yaşında bir noter ile köylü bir kadının evlilik dışı ilişkisinden dünyaya gelmişti Leonardo. Kimine göre en büyük şansı da evlilik dışı bir çocuk olmasıydı. Çünkü babası Ser Piero bir noterdi Da Vinci’nin. Ve o dönemin şartlarına göre erkek çocuklar gelenek olarak babasının mesleğini devam ettirirlerdi. Ama zaten geleneksel aile yapısına sahip bir ortamda büyümediği için bir anlamda bu zorunluluk omuzlarına yüklenmemişti. Leonardo Da Vinci’nin ömrünü bir noter olarak geçirdiğini hayal edebiliyor musunuz? Noterlik veya herhangi bir mesleği yermek amacıyla söylemiyorum bunu. Ama bazı insanlar bazı mesleklere hiç uygun değildir. Leonardo da zaten çocukluğundan itibaren bunun ibarelerini gösteriyordu. Kaldı ki daha sonra babasıyla yaşamaya başlayan Leonardo’nun babası da bunu istememiş, oğlunun yeteneklerini fark etmiş, onu bu yönde yönlendirecekti. Diğer en büyük şansı da buydu Leonardo’nun. Onun yeteneklerini fark eden bir baba.

Yine evlilik dışı bir çocuk olduğu için herkesin gidebildiği okullara gidememiş, bir anlamda meslek okulu olarak adlandırabileceğimiz ve matematik başta olmak üzere farklı alanlarda kullanabileceği pratik bilgiler edindiği bir okula başlamıştı. Ama okul hayatı neredeyse yok gibiydi Da Vinci’nin. Ne öğrendiyse kendi kendine öğrenecekti. Bu açıdan en büyük şansı henüz 12 yaşındayken babasıyla Floransa’da yaşamaya başlaması olacaktı. Floransa o dönemde özellikle büyük bir aydınlanma merkeziydi. Zaten 15 yaşına gelmeden yine babasının yönlendirmesiyle dönemin en iyilerinden Andrea del Verrocchio’nun yanında çırak olarak çalışmaya başlayacaktı. Ve daha ilk günden büyük bir yeteneği olduğu belliydi. Bunu da o henüz Verrocchio’nun yanında çırak olduğu sıralarda, yani 1470 ila 1475 yılları arasında Verocchio’nun atölyesinden çıkan eserlerde de görüyoruz. Örneğin Verrochio’nun atölyesinden çıkan ve kimi kaynaklara göre birkaç çırağın elinden çıkan, kimine göreyse Verrochio’ya ait bu İsa’nın Vaftizi isimli tabloya bakarsanız resmin tamamı Verocchio’ya veya diğer ressamlara aitken şurada bulunan melek genç Leonardo’nun elinden çıkmadır. Veracchio’ya ait olduğu düşünülen yanındaki diğer melek ile arasında büyük bir teknik farkı vardır. Bu da Leonardo’yu zaten en baştan diğerlerinden ayıran, nesnelerin ve figürlerin keskin hatlar yerine bulanık, yumuşak bir geçişle bir araya getirilmesini sağlayan Sfumato tekniği. Bu tekniği kullanarak genç yaşta böyle bir tabloya müthiş bir imza atmış ve adeta potansiyelini ilk defa tüm dünyaya göstermişti. Kaldı ki söylentilere göre Leonardo ustasını her anlamda geride bırakmış, boynuz kulağı geçmiş ve Veracchio Leonardo’dan sonra resim yapmayı tamamen bırakmıştı. Fakat Veracchio gerçekten de doğru düzgün eğitim almamış, okuma yazmayı bile çok geç öğrenebilmiş genç Leonardo için büyük bir şans olacaktı. Misal Veracchio’nun üstlendiği bir katedral projesinde kubbenin üzerine yerleştirilecek dev bir kürenin oraya nasıl yerleştirileceğine dair mühendislik tasarımlarında Leonardo’nun büyük bir katkısı olduğu düşünülmektedir. Bunun yanında ilginç bir söylenti de Veracchio’ya ait Davut heykeline baktığımızda aslında Leonardo’ya bakıyor olduğumuzdur. Evet. Söylentilere göre bu heykel için Leonardo poz vermiştir. Doğrudan genç Leonardo’nun böyle arzı endam ediyor olma ihtimali gerçekten harika bir düşünce.

Tam bu noktada dönemin atmosferini, rönesansın kıvılcımlarını ve sanata verilen değerin nelere yol açabileceğini anlamak adına Medici ailesine bir parantez açmak çok önemli diye düşünüyorum. Özellikle Leonardo Da Vinci’nin “patronu”, yani destekçisi Lorenzo Medici’ye. Diğer bilinen unvanı ile Muhteşem Lorenzo’ya. Şimdi bu dönemde Medici ailesi başta olmak üzere ki bu geleneği başlatan bu ailedir, dönemin zengin aileleri sanata müthiş önem verirlerdi. Farklı sektörlerde kazandıkları paraların bir kısmını sanata ve sanatçıya ayırırlardı. Bunu doğrudan finansman olarak ya da sanatçıları doğru kişilerle buluşturarak yaparlardı. Lorenzo Medici de şahsen Leonardo’nun ustası Verrocchio, Boticelli, Ghirlandaoio ve Michelangelo ile birlikte Leonardo Da Vinci’nin destekçisi olacaktı. Bu aile ve bu ailenin nasıl rönesansı başlattığına dair daha kapsamlı bir video planlıyorum ancak Leonardo’nun hikayesinin dönüm noktası da yine Lorenzo’nun onu dönemin Milan dükü Ludovico Sforza ile tanıştırması olacaktı. Lorenzo, Da Vinci’yi aslında bahane bir görev ile Milan düküne bir müzik aletini sunmak için gönderdiğinde asıl amacı onu dünya sahnesine sunmaktı. Da Vinci de bu fırsatı elbette kaçırmamış, aslında Floransa’da ilk defa para kazanmaya başladığı bir iş de almışken bu işi bırakıp Milan’ın yolunu tutmuştu. Bu arada bu yarım bıraktığı eser de kayda değer. The Adoration of the Magi (Müneccim Kralların Tapınması) olarak bilinen bu eser San Donato manastırı tarafından sipariş edilmişti. Ve yarım kalmış haliyle bile Leonardo’nun perspektif, detay, mimari alanlarındaki anlayışının ilk örneklerinden biridir. Bu eserin yakın zamanda modern tarama teknikleri ile yapılan görüntülemesinde Da Vinci’nin bu zamana kadar hiç görülmemiş eskizleri de çıkmıştır ortaya. Yolu düşenler için bu eser Floransa’daki Uffizi Galerisinde sergilenmektedir hala.

Biz Milan’a dönelim şimdi. Da Vinci, Ludovico’ya gittiğinde yanında belki de tarihin ilk CV’sini de getirmişti. Evet. Da Vinci Düke nasıl hizmet edebileceğine dair bir özgeçmiş hazırlamış, burada bugün bildiğimiz haliyle onu Leonardo Da Vinci yapacak yeteneklerini sergilemişti. İşin garibi, birçok insan onu sanatçı kimliği ile tanırken o kendisini tanıtırken sanatçı kimliğinden bir dipnot olarak bahsetmişti. Bunu işi alabilmek ve yeni müstakbel patronunu etkilemek için de yapmış olabilir ancak asıl yeteneği olarak Mühendislik ve Askeri Yeteneklerini öne çıkarmış savaş makineleri, sur yıkacak aletler, köprüler ve su altı sistemleri gibi askeri mühendislik projeleri yürütebileceğini söylemişti. Dönemin büyük bir kısmında savaşlar sürdüğü için bu beceriler çok değerliydi. Ve dük özgeçmişi beğenmiş olacak ki Da Vinci onun himayesine girmiş ve tam 17 yıl sürecek Milan macerası başlamıştı.

Ve Dük, Leonardo’dan bayağı faydalanacaktı. Bir yandan saray için gösterişli şölenler tasarlatıyor, bir yandan da resim yapıp heykel yontturuyordu. Ama Dük bununla da yetinmeyip Leonardo’dan silah, bina ve makine tasarımları da istiyordu. 1485’ten 1490’a kadar Leonardo, aklına gelen her konuda çalışmalar yaptı durdu. Doğadan uçan makinelere, geometriden mekaniğe, şehir planlamasından kanal yapımına ve mimariye kadar her şeyi ele aldı. Kiliselerden kalelere kadar her türlü yapıyı tasarladı. Hatta bugün Avrupa’nın en büyük gotik kiliselerinden Milan Katedrali için ana kubbe tasarımı da yapmış ama onun tasarımı kullanılmamıştı.

Bu dönemde yaptığı çalışmalar arasında ileri teknoloji silahlar da vardı. Tank ve diğer savaş araçları, çeşit çeşit savaş aletleri, hatta denizaltılar bile tasarladı. Bir yandan da ilk anatomi çalışmalarını da yine bu dönemde görmeye başlıyoruz.

Bu anatomi çalışmalarının ve bu çalışmalardan çıkan Vitruvius Adamı bu alandaki bilgeliğinin zirvesidir özünde. Antik Romalı ünlü mimar ve yazar Marcus Vitruvius Pollio’nun (MÖ.80-15) "De Architectura" adlı eserinde açıkladığı oranlardan esinlenerek yapıldığından, "Vitruvius Adamı" olarak anılan bu çizim aslında Leonardo’nun birçok alandan edindiği bilgi birikimi ve özünde tüm felsefesini yansıtır. Çünkü Leonardo Rönesans’ın da kalbinde yatan “insan” odaklı felsefeyi benimsiyordu. Hatta insan bedeninin sahip olduğu kendince mükemmel oranın mimariye bile ilham olabileceğini düşünüyordu. Vitruvius adamını farklı isimler de çizmişti fakat Leonardo’nunki hem estetik ve sanat hem de bilimsel doğruluk açısından mükemmel bir orantıya sahipti. Bilimsel olarak neredeyse kusursuzdu diyebiliyoruz çünkü Leonardo insan bedenini gözlemlemekten öteye gitmiş ve bilinen 30’un üzerinde cesedi birebir kesip biçerek tüm detayları ile belgelemişti. Belgelemiş derken de sanatsal yeteneğini kullanarak mükemmel bir şekilde resmetmişti. Kafatasının kesitsel görüntüsünden insan kalbinin kusursuz çizimlerine kadar.

Kaldı ki tam da bu noktada bu çizimleri ve eskizleri ile birlikte aldığı notların bulunduğu külliyattan bahsetmek gerekiyor. Külliyat dememizin sebebi de Leonardo’nun bugüne ulaşan tam 6000 sayfadan fazla çizimi bulunuyor. 6000 sayfa! Ve daha da çılgını tahminlere göre bu elimize ulaşmayan tüm notlarının dörtte biri bile değil. Bakın bu inanılmaz bir şey. Böyle bir yeteneğin kaleminden çıkan bu denli detaylı, kapsamlı, sanat, bilim, mühendislik, teknoloji, savaş teknolojisi, mimari ve daha birçok alandan bu kadar fazla kaynağın bulunması tüm insanlık adına büyük bir şanstır. Bırakılabilecek en büyük mirastır belki de.

Ve bakın. Sayıları boşverin. Çizimlerin, eskizlerin içeriği ayrı bir şaşkınlık sebebi. Bahsettiğimiz gibi. Gözlemlemek, anlamak bir yana, bunları bu kadar doğru ve estetik biçimde aktarmış olması. Neyse. Şaşkınlığımızı bir kenara bırakıp notlarına baktığımızda insan anatomisi ile alakalı detaylı çizimlerinin ötesinde o bilim insanı ve mühendis karşılıyor bizi burada. Zamanının ötesinde denmesinin sebebi de bu sayfalarda gizli. Mesela bir makine tasarımı saatte 1 milyon ton toprağı başka bir yere taşıyabilen su gücü ile çalışan otomatik bir taşıyıcıydı.

Bir tank tasarımı vardı mesela. Her yöne ateş edebilen bir tank. Ya da henüz nasıl çalıştığından emin olmadığımız bir tür otonom araç tasarımı da var burada. Kimine göre bir robottu bu. Bunun ötesinde bu sayfalarda modern dünyamızın kehaneti de bulunuyor aslında. Bugün kullandığımız birçok aracın, mühendislik projesinin ilham kaynağı gibi de görülebilir.

Özellikle uçan makineler konusunda büyük bir takıntısı vardı. Zaten tasarımları sürekli doğadan ilham aldığı için uçma hayalinde de kuşlardı onun ilham kaynağı. Genç yaşlardan itibaren notlarında kuşlarla ilgili sayısız tasarım görüyoruz. Aldığı notlarda da kanat çırpışlarının anatomisinden bunların hava ile etkileşimine kadar tüm detayları bulunuyordu. Buradan yola çıkarak bir tür helikopter, takılabilir kanatlar ve bir paraşüt bile tasarlamıştı. Ama bu notlarda bizim tarihimizden de bir iz olduğunu biliyor muydunuz?

Şimdi Leonardo’nun binlerce sayfalık notları elbette zaman içerisinde toplanmış ve farklı “codexler” halinde bir araya getirilmiştir. Hatta Leicester Codex’i olarak bilinen esere Bill Gates 30 milyon dolar ödemişti. Neyse. Bu eserlerden biri de Atlanticus Codexidir. Bu codex’in bir sayfasının köşesine baktığımızda bir köprü tasarımı göze çarpıyor. Bu köprüyü neresi için tasarlamıştı Leonardo biliyor musunuz? İstanbul’daki Haliç için. 1502 yılında Leonardo da Vinci, II. Bayezid’e bir mektup yazmıştı. Bu mektupta İstanbul’daki Haliç üzerine inşa edilecek bir köprü tasarımı öneriyordu.

Çılgın bir projeydi bu bu arada. Çünkü Leonardo’nun önerdiği köprü 360 metre uzunluğunda, 24 metre genişliğinde ve 40 metre yüksekliğinde olacaktı. O dönem için bu boyutlar çok büyüktü ve mevcut teknoloji ile yapılması neredeyse imkansızdı. Köprünün en dikkat çekici özelliği tek bir kemere sahip olmasıydı. Bu, gemilerin altından geçmesine olanak sağlayacak ve nehir trafiğini engellemeyecekti. Ayrıca köprü, rüzgar ve deprem gibi doğal kuvvetlere karşı dayanıklı olacak şekilde tasarlanmıştı.

Ne yazık ki, Sultan II. Bayezid bu projeyi kabul etmedi. Muhtemelen projenin ölçeği ve maliyeti nedeniyle uygulanabilir görülmedi. 2019 yılında ise MIT’den araştırmacılar, Leonardo’nun orijinal tasarımının gerçekten uygulanabilir olduğunu ve o dönemin malzemeleriyle inşa edilebileceğini gösteren bir analiz yayınladılar. Ama elbette dönemin şartları, henüz yarım asır önce fethedilmiş ve baştan inşa edilen bir şehir için kaynakların gerekli yerlere ayrılması nedeniyle bu projenin kabul edilmemiş olması çok yüksek ihtimal.

Milan’a dönersek, Leonardo, Sforza’nın desteği ile birçok projeye imza atmıştı fakat şöyle bir sorun vardı. Notlarından da anlayacağınız üzere Leonardo’nun ilgi alanı o kadar genişti ve sürekli yeni konulara merak sarıyordu ki, çoğu projesini yarım bırakıyordu. Bu 17 yıllık süreçte aslında sadece 6 eserini tamamlayabildi. Onlarca resim ve proje ya yarım kaldı ya da hiç gerçekleşmedi. Zamanının çoğunu bilimsel çalışmalarla geçiriyordu. Ya doğaya çıkıp gözlem yapıyor ya da atölyesine kapanıp ceset inceliyor veya evrenin sırları üzerine kafa patlatıyordu. Bu projelerin tamamlanmamasının en büyük nedeni elbette maalesef bilim ve teknolojinin Leonardo’nun zihnine yetişememesiydi. O yüzden kağıt üzerinde mükemmel duran bu tasarımların çoğu kağıt üzerinde kalmıştı. Fakat tabi o tamamladığı eserlerden biri de ünlü “Son Akşam Yemeği”ydi. Milan’da küçük bir kilise ve manastırın duvarına resmettiği bu eseri yine bilim ve sanatın bir yansımasıydı. Elbette anatomi bilgisinin can verdiği ve eserdeki karakterlerin “tavırlarını” dahi yansıtan bu eserde mimari unsurlar da esere baktığınızda içinde kaybolmanıza neden olan bir etki yaratıyor. Ama bu eseri bu kadar önemli kılan en önemli konu bunun bir anlamda bir fotoğraf olmasıdır. Şöyle açıklayayım: "Son Akşam Yemeği", İsa’nın, çarmıha gerilmeden önce havarileriyle birlikte son defa bir araya geldiği yemekte, onlara içlerinden birinin ona ihanet edeceğini söylediği anı gösterir. Hz. İsa tam bu anda “İçinizden biri bana ihanet edecek” diyor ve biz de o ana tanıklık ediyoruz. Tüm havarilerin bunu duydukları anda verdikleri dramatik tepkilere. Her biri farklı duygular sergiler: şaşkınlık, öfke, sorgulama, suçlama. Leonardo, her bir havarinin bu ifadelerini derin psikolojik bir bakış açısıyla betimlemiştir. Havarilerin grup hâlindeki duruşları ve birbirleriyle olan etkileşimleri bu sahneye hareket ve canlılık kazandırır. Leonardo, İsa’yı eserin tam merkezine yerleştirmiştir. İsa’nın elleri iki yana açık bir şekilde gösterilmiştir; bu duruş bir yandan ona kutsal bir otorite verirken, aynı zamanda sükûneti ve kaderine razı oluşunu yansıtır. İsa’nın ona ihanet edecek olan havarisi Yahuda İskariot diğerlerinden biraz daha geri planda ve gölgede yer alır. Yahuda, elinde para kesesi tutarken betimlenmiştir. Bu kesenin, İsa’yı ele vermesi karşılığında aldığı 30 gümüş parayı simgelediği düşünülür. Leonardo, sahnedeki "ihanet" temasını çok ustaca işler. Havariler arasında yayılan şaşkınlık ve İsa’nın dinginliği, eserin merkezindeki dramatik gerilimi yaratır. Özellikle, eserde hiçbir şiddet ya da aşırı dramatik hareket yoktur; aksine, her şey duygusal bir derinlikle ve kontrollü bir sakinlik içinde işlenmiştir.

Leonardo’nun birçok işini tamamlayamamasının sebeplerinden biri de buydu belki de. Detaylara verdiği bu müthiş önem. Milan’daki döneminin sonuna geldiğimizde ise Ludovico Sforza’nın 1499’da tahttan indirilmesi ile Milan macerası sona erecekti. Ve neredeyse 15 yıllık bir savrulma dönemi başlayacaktı. Şehir şehir dolaşan Leonardo bir dönem hikayesinin başladığı yere, Floransa’ya dönmüş, Medici ailesinden Giuliano Medici’nin desteğini almış ve bir anlamda kariyerinin zirvesi olarak görülen ve kendisine göre asla tam olarak tamamlanmamış eserine de burada başlamıştı. Mona Lisa…

Bu teoriye göre, Floransa’da yaşayan ve bir ipek tüccarı olan Francesco del Giocondo’nun karısı olan Lisa Gherardini’ye ait olan ve “hanımefendi” anlamına gelen “Mona” kelimesi ile “Hanımefendi Lisa” olarak bilinen bu eser bahsettiğimiz gibi onun tüm disiplinlerden edindiği bilgi birikimi bir anlamda boca ettiği bir başyapıttır. Birçok insan anlaşılır bir şekilde bu oldukça sıradan görünen bu kadın portresinin neden bu denli ses getirdiğini anlamasa da işte barındırdığı detayların ötesinde bu, uslanmaz bir meraka sahip bir dâhinin zihninin bir yansıması olarak görüldüğü zaman daha da anlam kazanıyor.

Ama elbette detaylarından da bahsetmek gerekiyor.

Başta bahsettiğimiz Sfumato tekniği ile resmettiği Mona Lisa’nın herkesçe bilinen en önemli detayı elbette o gizemli gülümsemesi. O gülümsemenin ardındaki mekaniği yine notlarında görebiliyoruz. İncelediği bedenleri baz alarak çizdiği eskizler, dudakların ardındaki tüm kasların hareketini anlamaya çalıştığını, bunların yüzün geri kalanı ile uyumunu yakalamaya çalıştığını gösteriyor. Ki zaten o notlara baktığımızda Mona Lisa’nın sadece dudaklarının bir tasarımını da görüyoruz. Mona Lisa’dan önce o gülümsemesini hayal etmişti bile Leonardo. Gözler peki? Bilirsiniz. Nereden bakarsanız bakın sizi takip ediyor gibi görünürler. Bu da tesadüf değil. Takıntılı şekilde ilgilendiği perspektif ve görme duyumuz ile ilgili araştırmaları o gözün ardındaki retinaya ve hatta reseptörlere kadar uzanıyor. Leon Battista ne demişti? “İyi bir sanatçı insan bedenini içeriden dışarıya doğru görmeli. Önce iskeletini, sonra kaslarını ve derisini, en son kıyafetlerini görmeli. Bir sanatçıdan çok bir anatomist gibi…”

İşte Mona Lisa bu yüzden çok değerli. Bir resim değil o. O anda tüm anatomisi ile resmedilen canlı bir kadın gibi. Fotoğraflanmış gibi. Sanki o an eserine başlamadan önce Leonardo bir şaka yapmış ve Mona Lisa’nın tam gülmeye başlayacakken yüzünün aldığı hali ölümsüzleştirmiş gibi. O yüzden sadece bilimsel ve anatomik detayların bir bütününden daha fazlasıdır. Leonardo’nun tüm hayatını adadığı bilim ile sanatı birleştirme arzusunun bir tezahürü gibi.

Leonardo daha sonra patronu Giuliano Medici’nin ölümünün ardından 1516’da Leonardo’nun zihninin büyük bir hayranı olan dönemin Fransa Kralı 1. Francis onu Fransa’ya davet etmiş, ona kendi kalesinin yakınında, Loire nehrinin kıyısında bir ev tahsis etmiş ve Leonardo burada yaşamının son dönemlerini büyük bir refah içerisinde geçirmiş, yarım kalan eserlerine odaklanmış, Mona Lisa’yı daha da rafineleştirmişti. 3 Yıl sonra, 2 Mayıs 1519’da 67 yaşında yine aynı evde yaşamını kaybetmişti. Kimi kaynaklara göre gözleri yaşlı Kral 1. Francis’in kollarında hem de.

Bilimden öğrendiklerini sanatını icra ederken kullanan, ve sanatı ile bilimin güzelliği ve karmaşıklığına hayat veren Leonardo Da Vinci’nin hikayesiydi bu. Bildiğimiz anlamda bir eğitim almamış, tüm öğrendiklerini durdurulamaz bir merak duygusu ile dünyayı, yaşamı, insanı, doğayı gözlemleyerek öğrenmiş, elinden düşürmediği kalemi ile aldığı notlar sayesinde bizlere müthiş bir miras bırakmış bir dâhinin.

Kaynaklar ve ilgili okumalar

  1. Özgün Bebar Bilim videosu
  2. İlgili okuma (Wikipedia, İngilizce): Leonardo da Vinci