Tarih yeniden yazılabilir mi? Yani. Zihinlerimize yer etmiş tüm halini baştan aşağı silip bambaşka bir tarih yaratılabilir mi? Toplumsal hafıza buna ayak uydurur mu? Yavaş yavaş tüm tarihsel bilinç çarpıtılıp bambaşka bir gerçeklik üretilebilir mi? Doğru planlandığında evet. Tarihte sayısız devlet, sayısız diktatör, sayısız kez yaptı bunu. Şimdi de yapılıyor. Yarın da yapılacak.
Bugün Amerika’da mesela ülkenin kurucu atalarından Thomas Jefferson’ın heykelleri kaldırılarak tarih mikro ölçekte yeniden yazılıyor mesela. Bugünün değerleri ve şartları ile geçmişi değiştirmeye çalışıyorlar. İşte bu içine düşebileceğiniz en büyük yanlışlardan biridir. “Tarihi olduğu gibi, doğrusu ve yanlışı ile objektif bir biçimde kabul etmez çarpıtırsanız, yarınınızı da çok rahat çarpıtırlar”… Neyse. İşte. Bu çabalar tüm tartışmalara rağmen acayip hikayeler doğurdu tarihte. Milyonların canına malolan mitler, sahtebilime dayalı teoriler yaklaşımlar.
Tabi en ünlüsü malum. Nazilerin “üstünlüğünü” öjeniye ve hatta dolayısıyla Darwin’in Evrim Teorisine dayandırması… Öjeni videosunda tüm detaylarına girmiştik. Nereden tutsanız elinizde kalıyor. Ama işte. Çift başlı köpek videosunun sonunda da söylediğimiz gibi. Modern dünya, şu anda elimizdeki imkanlar maalesef kanla yazıldı…
Ama naziler burada da kalmamış ve işleri bayağı bir ileri götürmüş ve “ARİ” yani “ARYAN” olduklarını kanıtlamak için bir “gizli örgüt” de kurmuşlardı. Arkeolojiye, büyücülüğe, psişik araştırmalara ve korkunç insan deneylerine kadar uzanan garip yöntemleri ile Alman ırkını kadim Aryan Irkına bağlayacak kanıtlar bulmak için akıllara durgunluk verecek işler yapan Ahnenerbe örgütünü tanıyınca insanlığın yapabileceklerine bir kez daha şaşırabilirsiniz.
Ahnenerbe’yi aslında tanıyorsunuz. En azından popüler kültüre, Marvel evrenine aşinaysanız. Evet. Indiana Jones Raiders of The Lost Ark filminde Nazi bir Gestapoyu canlandıran ve Indiana Jones ile Ahit Sandığını bulmak için yarışan Arnold Ernst Toht karakteri vardır mesela. Ya da Marvel evreninde Red Skull’a dönüşen Johann Schmidt de Avengers ile Tessaract’ı ele geçirmek için savaşıyordu. O da eski bir SS Subayıydı mesela. Ya da Wonder Women’daki Paula Von Gunther. O da “büyü” gücü ile wonder woman ile savaşıyordu. İşte bu hikayelerin büyük kısmı Ahnenerbe’den çıkmıştır aslında.
Ahnenerbe. “Atalardan kalan miras” anlamına gelen bir kelime. Almanlar böyle dümdüz isimlendirmeyi severler malum. Kurucularından özellikle birini duymuşsunuzdur mutlaka. Heinrich Luitpold Himmler. Holokostun baş mimarlarından. Diğerleri ise değişik tipler. Hermann Wirth mesela. Kayıp kıta Atlantis ile kafayı bozmuş Hollandalı bir tarihçi ve Richard Walter Darre “Blut und Boden” yani Kan ve Toprak teorisinin sahibi. Belirli topraklarda yaşayan safkan ırkın üstünlüğünü vurgulayan Nazi’lerin en güçlü sloganlarından biriydi Blut und Boden. Kendisi ayrıca SS Irk ve İskan Ana Ofisinin de başındaydı. Bu üçlü Ahnenerbe’yi 1935’te kuracak ve kelime anlamı Koruma Timi olarak bilinen ve Hitler’in kurduğu paramiliter örgüt Schutzstaffel’ın yani SS’in başına geçen Himmler 1940’ta bu gizli örgütü de SS’e hemen entegre edecekti.
Himmler’in önemli bir karakteristik özelliği vardı. Kendisi “gizemli, doğaüstü araştırmalara” gönülden inanan birisiydi. Zaten kendisini de bizzat ortaçağ kralı Saksonya’nın kurucusu ve Almanya kralı 1. Heinrich’in, bilinen adıyla Henry the Fowler, yani Kuş Avcısı Henry’nin doğrudan reenkarne olmuş, yeniden doğmuş hali olarak görüyordu. Kimine göre de Himmler zaten SS’i Yuvarlak Masa Şövalyelerinin kötücül bir versiyonu olarak dizayn etmişti. Bir tür “dini inanç” kisvesi kazandırmıştı bu örgüte.
Bu inancını da bir temele dayandırmak için işte bir tür antik miras bulması, kökenini de inşa etmesi gerekiyordu. Bu noktada Ahnenerbe çok önemliydi onun için. Temeli de Alman “okültistlerin” yani doğaüstüne inananların veya büyücülerin teorileriydi. Bu teorilerden en popüler olanı Dünya Buz Teorisiydi. Bu teoriye göre zamanında tamamen buzdan oluşan ayların dünyanın yörüngesinde olduğunu iddia eden teoriydi. Bu buz uydulardan biri dünyaya çarpmış ve Atlantis’in yok olmasına da neden olan felaketlere neden olmuştu.
Ve bazı Alman okültistlere göre işte Aryan adını verdikleri ve İskandinav kökenli olduğuna inandıkları bazı Tanrısal varlıklar Atlantis’ten kaçmış ve Alman topraklarının farklı bölgelerine yayılmışlardı. Bu kişilere göre işte Alman ırkı bu tanrısal, saf, nordik tanrıların soyundan gelen en saf ırktı. Alman olmayan tüm alt ırklar da bunun farkına varmalı ve biat etmeliydi. Ama tabi bunun için “kanıt” gerekiyordu.
Himmler bunun için Ahnenerbe’ye dahil ettiği bazı isimleri dünyanın dört bir yanına “kanıt” bulmak için göndermeye başladı. Kanıt dediğimiz de “bilimsel” olarak görülebilecek “arkeolojik” kazılar, antik eşyalar, antik hikayeler, efsaneler ve dilbilimsel köken araştırmalarıydı.
Özellikle İskandinav ülkelerinde sayısız araştırma yaptıracaktı. Bunlardan birinde 1936 yılında genç bir Finlandıyalı Yrjo von Gronhagen’ı finlandiya’ya göndermiş ve Grohagen da 1917’de Finlandiya’nın Rusya’ya karşı bağımsızlığını ilan etmesi ardından ülkede yükselen milliyetçilik döneminde kaleme alınan Kalevela destanından alıntılarla birlikte pagan ritüelleri gerçekleştiren cadıların görüntüleri ile dönmüştü. Himmler’in çok hoşuna gitmişti bu. Araştırmaları daha da genişleterek arkeologlar, antropologlar, müzikologlar ve dilbilimciler Avrupaya, Orta Doğuya, Kuzey Afrika’ya, Güney Amerika’ya ve hatta Himalayalar’a kadar gönderilecekti.
Buralarda antik eşyaları toplayan uzmanlar özellikle gelişmiş eşyaları direkt Aryanlara bağlamış, dilbilimciler mısır’daki hiyeroglifleri filan yalanlayarak İsveç’te vs. bulunan yazıları 12.000 yıl öncesine tarihleyerek en eski yazı sistemlerinin de Aryanlar tarafından geliştirildiğini iddia etmiş ve üzerine kitleleri eğitmek amacıyla çok ince tasarlanmış görüntüler, filmler, belgeseller hazırlamışlardı.
Ama kanıtlar yeterli değildi hala. Daha sağlam kanıtlar gerekiyordu. Bir kere tarihi çarpıtmak ve değiştirmek gerekiyordu. Roma medeniyeti misal çok güçlü bir şekilde duruyordu tarihte. Bu medeniyeti de Aryanlara bağlamaları gerekiyordu. 1937’de arkeolog Franz Altheim ve fotoğrafçı eşi Erika Trautmann İtalya’daki tarih öncesi duvar yazılarında Nordik semboller bulduklarında bunu Roma’yı da Aryanların kurduğuna bağlayacaklardı. Şimdi bu çalışmalar boş beleş anlamsız işler gibi geliyor değil mi? Yani. Öyle olduğu şüphe götürmez zaten ama tarihi değiştirmek ve en önemlisi halkı buna inandırmak nelere yol açacak göreceğiz.
Ama son bir adım olarak Ahnenerbe’nin asıl hedefi tabi özellikle İzlanda gibi bu ırkın asıl anavatanı olduğunu düşündükleri yerdi. Ve Vikingler gibi İskandinav tarihi için çok önemli İzlanda’ya geziler düzenlenmişti. Çok eski gelişmiş medeniyetlerin silahları ve ilaçlarını açıkladığına inanılan ortaçağa ait Eddas metinlerini arıyorlardı. Hatta Himmler’e göre Thor’un çekici de aslında kullanılabilir gerçek bir enerji kaynağına işaret ediyordu.
Yani. Bununla da bitmiyor. Nazilerin büyük bir bölümü Kocaayak olarak bildiğimiz Yeti’nin de kayıp halkalardan biri olduğuna inanıyor, Ernst Schafer isimli genç bir zoolog tibet’e giderek bunun izlerini de arayacaktı. Yine sonrasında Tibet’e yapılan keşif gezilerinde de Tibet inanışı ve insanların anatomik özellikleri araştırılarak tüm bu veriler, keşifler bir araya getirilmiş ve parça parça, tutarsız ve hiçbir dayanağı olmayan bu “sözde” tarih bir gerçekliğe dönüştürülmeye hazır hale gelmişti. Evet.
Alman ırkı ile sözde Aryan tanrılar arasında herhangi bir direkt bağlantı bulunamasa da ve hatta zaten bahsedilen Aryan ırkının varlığına dair herhangi bir kanıt olmasa da Himmler’in elinde kendisi için yeterince kanıt vardı. Ve bunları bir araya getirip asıl propagandaya başlayacaktı.
Tasarlanmış akademik yayınlar ve Germanien isimli dergi ile Alman halkına bu bilinç aşılanmaya başlanmıştı. Zaten bu sözde keşif gezilerinden çok bu halka yönelik propaganda yayınları asıl etkiyi doğuracaktı. Örneğin “sözde alt ırkların” elinde bulunan topraklarda keşfedilen Alman kültürüne ait eşyalar, eserler bu toprakların işgali için yeterli bir sebep olarak görülüyordu. E tabi özellikle Yahudiler başta olmak üzere Ahnenerbe’nin Askeri Bilimsel Araştırma Enstitüsü insanlar üzerinde deneyler yapmak için de neden bulmuştu kendine. Profesör August Hirt ve bir grup etnolog 1938’de Tibet’teki keşif gezisinden 100’ün üzerinde iskeletle dönmüştü.
Ama en korkunç Ahnenerbe deneylerinden biri Luftwaffe yani Alman Hava Kuvvetlerinin sağlık subaylarından biri Dr. Sigmund Rascher tarafından gerçekleştirilecekti. Kendisi gerçekten de SS’in en “şeytani” isimlerinden biridir.
Deneylerden birinde savaş esirlerini buzluklarda 14 saate kadar bekletip donduruyor sonrasında uyku tulumları ile ve sıcak su ile canlanıp canlanmadıklarına bakıyordu. Hatta hayat kadınlarının donmuş bedenlerle ilişkiye girmesini sağlayarak bunu da bir canlandırma yöntemi olarak deniyordu. Ve bazı donmuş insanlar gerçekten de büyük ihtimalle tamamen hayatını kaybetmemiş olmalarından dolayı hayata dönüyorlar fakat bu onlar için iyi haber olmuyordu. Çünkü canlananlar bu sefer de kurşuna diziliyordu.
Himmler’in sağ kolu diyebileceğimiz ve Himmler’in bir yakını ile de evli olan Rascher bunun yanında sayısız insanlık dışı deney de gerçekleştirmiş ancak sonunda kendisini yaptıklarının bir sonucu olarak yine SS tarafından tutuklanmış halde bulacaktı. Görünüşe göre 3 çocuğu olan Rascher ve Eşi aslında bu çocukları kaçırmışlar, bununla birlikte laboratuvar asistanını öldürdüğü, para kaçırdığı deneylerinde sayısız hile karıştırarak Himmler’i de kandırdığı ortaya çıktıktan sonra idam edlecekti.
Zaten bunlar olmadan önce de SS’in içerisinde bu Ahnenerbe’nin çabası ve yöntemlerine karşı çıkanlar da yok değildi. Alfred Rosenberg’in kurduğu Amt Rosenberg isimli bir tür kültürel politika ve gözetim kurumu Ahnenerbe’nin çalışmalarına karşı çıkmış, bu tür “büyücülük, sahte bilime” dayanan çabalarını bir anlamda reddetmişti. Ve özünde aslında Ahnenerbe’nin Hristiyanlığı Almanya’dan tamamen silerek kendi “inancını” yerleştirme çabaları en nihayetinde son bulacaktı. Sahte bilim ve sahte tarih ile yapay bir kültür oluşturma çabası boşa çıkmış, zaten 1945’te o dönemlerde merkezi Waischenfeld’te bulunan Ahnenerbe tarihe gömülmüştü.
Bu merkezden çoğu yok edilse de bayağı belge ele geçirilmiş ve bu örgütün çabaları da bu şekilde ortaya çıkmıştı. Sonrasında bu belgelere dayandırılarak yakalanan isimler yargılanmış ancak bazı söylentilere göre korkunç deneyleri gerçekleştiren birçok kişi de isimlerini değiştirerek yaşamaya devam etmiş ve hatta akademide, sağlıkta çalışmalarını da sürdürmüştü. Özetle tarihin tozlu sayfaları bugün bize çok garip gelen fakat milyonlarca insanın hayatını doğrudan etkileyen bu tip hikayelerle dolu. Bu hikayeleri öğrenmek ise geleceğimizi tasarlarken aynı hataları tekrarlamamamız adına bizim için çok değerli.




