Bedeninizi hissedebiliyor musunuz? Şu an, oturduğunuz yerde, vücudunuzun her bir parçasının nerede olduğunu, nasıl konumlandığını algılayabiliyor musunuz? Gözlerinizi kapatın. Hala kollarınızın, bacaklarınızın, parmaklarınızın nerede olduğunu biliyor musunuz? İşte bu, çoğumuzun varlığından bile haberdar olmadığı, ama hayatımızı derinden etkileyen bir duyunun işi. Propriosepsiyon. Peki ya bir gün bu duyuyu kaybetseydik? Bedenimizle olan bağlantımız kopsa, kendi varlığımızdan şüphe duymaya başlasak? İşte size, tam da bu soruları sordurtan, tıp literatüründe eşi benzeri görülmemiş bir vakanın hikayesi…
Wittgenstein, bilgi felsefesi üzerine düşünürken ilginç bir noktaya değinir. En önemli şeylerin aslında gözümüzün önünde olduğunu, ama biz onlara o kadar alışkınız ki fark etmediğimizi söyler. Bu fikir, sadece felsefe için değil, bedenimiz ve zihnimiz için de geçerlidir. Örneğin, bedenimizin konumunu ve hareketlerini algılamamızı sağlayan bir duyumuz var. Bu duyuya "propriosepsiyon" deniyor. Kaslarımız, eklemlerimiz ve tendonlarımızdan sürekli bilgi alıyoruz, ama bunun farkında bile değiliz. Bu bilgi akışı sayesinde vücudumuzun her bir parçasının nerede olduğunu ve nasıl hareket ettiğini biliyoruz.
Diğer duyularımız – görme, işitme, dokunma, tat alma ve koku alma – çok belirgin. Ama bu "altıncı duyu" o kadar sessiz çalışıyor ki, varlığını bile fark etmiyoruz. 1890’larda Sherrington adlı bir bilim insanı bu duyuyu keşfedene kadar kimse bunun varlığından haberdar değildi. Bu duyu, bedenimizi "biz" olarak hissetmemizi sağlıyor. Yani kendimizi algılamamız için çok önemli. Peki, kendi bedenimizi kontrol etmekten ve ona sahip olmaktan daha önemli ne olabilir? Ama yine de bu duyuyu hiç düşünmüyoruz bile.
Wittgenstein, bedenimizin varlığından şüphe etmenin mümkün olup olmadığını sorar. Normalde bedenimizin orada olduğundan o kadar eminiz ki, bunu sorgulamıyoruz bile. Ama ya bir gün bedenimizden şüphe duymaya başlarsak? İşte bu düşünce, Wittgenstein’ı rahatsız eden bir kabusa dönüşür. Ve bu da bizi vakamıza getiriyor. Bu vakadan benim “Karısını Şapka Sanan Adam” kitabından haberim oldu. O kitapta bu vakadan bahsedilen bölümden de bol bol alıntı olacak bu yazıda. Bu vaka ve daha fazla bunun gibi ilginç vaka ile ilgili bu harika kitabı da önermiş olayım bu arada.
Şimdi. Vakamıza gelirsek. Hastamız Christina, yirmi yedi yaşında, hokey oynamayı ve at binmeyi seven, kendine güvenen, bedenen ve ruhen sağlam bir genç kadındı. İki küçük çocuğu vardı ve evden bilgisayar programcısı olarak çalışıyordu. Aktif, dolu dolu bir hayatı vardı – neredeyse hiç hasta olmamıştı. Biraz şaşırtıcı bir şekilde, bir karın ağrısı atağından sonra safra kesesi taşı olduğu anlaşıldı ve safra kesesinin alınması önerildi.
Ameliyat tarihinden üç gün önce hastaneye yatırıldı ve mikrobiyal profilaksi için bir antibiyotiğe başlandı. Bu tamamen rutindi, bir önlemdi, hiçbir komplikasyon beklenmiyordu. Christina bunu anlıyordu ve makul bir insan olarak büyük endişeleri yoktu. Christina ameliyattan önceki gece alışılmadık bir rüya gördü. Normalde rüyalarını pek hatırlamayan biri olmasına rağmen, bu rüya onu derinden etkiledi. Rüyasında sürekli sendeliyor, ayakta duramıyor, ellerini kontrol edemiyordu. Sanki yerde yürüdüğünü hissedemiyordu. Eline aldığı her şeyi düşürüyordu.
Sabah uyandığında hala rüyanın etkisindeydi. "Böyle bir rüya hiç görmemiştim," dedi endişeyle. "Aklımdan çıkaramıyorum." Durumu öğrenince bir psikiyatriste danışıldı. Psikiyatrist bunu normal karşıladı: "Ameliyat öncesi kaygı bu. Sık görürüz, endişelenmeye gerek yok." Ancak gün ilerledikçe, Christina’nın rüyası gerçeğe dönüşmeye başladı. Gerçekten de dengesini kaybediyor, ellerini kontrol edemiyor, eşyaları düşürüyordu. Psikiyatrist tekrar çağrıldı. Bu sefer biraz rahatsız ve kafası karışmış görünüyordu. Yine de durumu açıklamaya çalıştı: "Bu bir anksiyete histerisi. Tipik belirtiler bunlar, sık karşılaşırız."
Ameliyat günü geldiğinde Christina’nın durumu daha da kötüleşmişti. Ayaklarına bakmadan ayakta duramıyordu. Ellerini görmeden hiçbir şey tutamıyordu. Bir şeye uzanmaya çalıştığında ya ıskalıyor ya da çok hızlı hareket ediyordu. Sanki vücudunun kontrolünü tamamen kaybetmişti. Christina’nın durumu giderek kötüleşiyordu. Artık oturmakta bile zorlanıyor, bedeni adeta çöküyordu. Yüzü ifadesiz ve gevşekti, çenesi düşüktü. Konuşurken sesi bile değişmişti.
Christina, bedenini hissedemediğini ve kendini tuhaf, adeta bedensiz hissettiğini ifade etti. Bu durum, doktorları şaşkına çevirdi. Bir hastanın "bedensiz" hissettiğini söylemesi olağandışıydı. Christina’nın fiziksel durumu da endişe vericiydi. Kas tonusu ve duruşu tamamen bozulmuştu. Ellerini kontrol edemiyordu ve hareketleri koordinasyonsuzdu. Sanki vücudu dış dünyadan gelen sinyalleri algılayamıyordu.
Doktorlar durumu anlamaya çalışıyordu. Bir asistan, bunun histeri olabileceğini öne sürdü, ancak baş doktor bu durumun alışılmış bir histeri vakasından farklı olduğunu düşünüyordu. Durumu daha bütünsel bir bakış açısıyla ele almak gerektiğini vurguladı. Ekip çeşitli olasılıkları tartıştı. Biparietal sendrom ihtimali üzerinde duruldu. Doktorlar, beynin parietal loblarının duyusal bilgileri alamıyor olabileceğini düşündüler. Bu hipotezi test etmek için bir dizi duyusal test yapılmasına karar verildi.
Testler sonucunda, Christina’nın neredeyse tüm proprioseptif duyusunu kaybettiği ortaya çıktı. Beynin ilgili bölümleri çalışıyor gibiydi, ancak vücuttan gelen duyusal bilgiler yoktu. Bu, daha önce hiç görülmemiş bir durumdu. Fiziksel tıp uzmanı çağrıldı. Uzman, Christina’yı muayene ettikten sonra durumun olağanüstü olduğunu belirtti. Christina’nın tüm propriosepsiyonunu kaybettiğini, kas, tendon ve eklem duyularının olmadığını doğruladı. Diğer duyularda hafif kayıplar vardı, ancak asıl hasar propriosepsiyondaydı.
Öğleden sonra Christina’nın durumu daha da kötüleşti. Hareketsiz yatıyor, nefes alışı bile zorlaşıyordu. Doktorlar bir solunum cihazı kullanmayı düşünmeye başladılar. Omurilik sıvısı incelemesi, akut bir polinörit tablosu ortaya koydu. Ancak bu, alışılmış türden bir polinörit değildi. Motor sinirleri değil, duyusal sinirleri etkileyen nadir bir türdü. Christina’nın vakası, o zamana kadar görülmemiş bir seçicilikle sadece propriyoseptif lifleri etkilemişti.
Ameliyat ertelendi. Artık öncelik Christina’nın hayatta kalmasını sağlamaktı. Doktorlar, durumu hakkında bildikleri her şeyi Christina’ya anlattılar. Christina iyileşip iyileşmeyeceğini sorduğunda, doktorlar dürüstçe bilmediklerini söylediler. Beden duygusu üç temel kaynaktan gelir: görme, denge organları ve propriosepsiyon. Christina, bu üçlüden propriosepsiyonu kaybetmişti. Normal şartlarda bu sistemler birlikte çalışır, ancak biri eksik olduğunda diğerleri kısmen telafi edebilir.
Benzer durumları yaşayan başka hastalar da vardı. Örneğin, denge organları çalışmayan bir hasta gözlerini kullanarak dengesini sağlıyordu. Nörosifiliz hastaları da benzer semptomlar yaşıyordu, ancak bu semptomlar genellikle bacaklarla sınırlıydı. Bu hastalar da gözleriyle telafi etmek zorunda kalıyorlardı. Christina, durumunu anlamaya çalışıyordu. Artık gözlerini kullanarak, daha önce propriosepsiyonun yaptığı işi yapmak zorunda olduğunu fark etti. Kollarının nerede olduğunu görmeden bilemiyordu. Propriosepsiyonu, bedenin kendini görme şekli olarak tanımladı. Bu duyunun kaybını, bedeninin kör olmasına benzetti.
Christina’nın durumu bu kadar iyi kavraması etkileyiciydi. Artık bir tür fizyolog olmak zorunda kalacağını, çünkü vücut işlevlerinin bozulduğunu ve belki de hiç düzelmeyeceğini anlamıştı. Bu zihinsel güç, ilerleyen süreçte Christina’ya yardımcı oldu. Akut iltihaplanma geçse ve omurilik sıvısı normale dönse de, proprioseptif sinirlerdeki hasar kalıcıydı. Bir hafta sonra, bir yıl sonra, hatta sekiz yıl sonra bile nörolojik bir iyileşme görülmedi. Ancak Christina, bu duruma uyum sağlamak için çeşitli yöntemler geliştirerek bir çeşit hayat sürdürmeyi başardı.
Christina’nın hastalığının ilk günleri, adeta bir kabus gibiydi. Derin bir şok ve umutsuzluk içinde, hareket etmeden yatıyor, neredeyse hiç yemek yemiyordu. Zihninde sürekli aynı sorular dönüyordu: Doğal bir iyileşme olmazsa nasıl yaşayacaktı? Her hareketi yapay olan bir hayat nasıl olurdu? En çok da kendini "bedensiz" hissetmesi onu korkutuyordu.
Ancak insan beyni ve vücudu, inanılmaz bir uyum yeteneğine sahiptir. Zamanla, Christina’nın beyni bu yeni duruma adapte olmaya başladı. İlk günlerde, en basit hareketler için bile gözlerini kullanmak zorundaydı. Gözlerini kapattığında, adeta dünyayla bağlantısı kopuyor gibiydi. Her hareketi, vücudunun her bir parçasını dikkatle izleyerek yapması gerekiyordu. Bu süreç, başlangıçta oldukça zorlu ve yapay görünüyordu.
Fakat günler geçtikçe, Christina’nın hareketleri daha akıcı ve doğal bir hal almaya başladı. Beyin, kaybettiği propriosepsiyon duyusunun yerini görsel geri bildirimle doldurmayı öğreniyordu. Her geçen hafta, bu yeni sistem daha da gelişti ve otomatikleşti. Bu süreç, beynin esnekliğinin ve uyum yeteneğinin muhteşem bir göstergesiydi.
Christina’nın iyileşme süreci, adeta bedenini yeniden öğrenmesi gibiydi. Konuşma ve yüz ifadeleri gibi normalde otomatik olan işlevler için yeni yöntemler geliştirmek zorunda kaldı. Örneğin, konuşurken artık iç geri bildirim sistemini kullanamadığından, kendi sesini duyarak ve ayarlayarak konuşmayı öğrendi. Bu durum, konuşmasına tiyatral bir hava veriyordu. Zamanla, Christina çeşitli telafi edici mekanizmalar geliştirdi. Başlangıçta her hareket bilinçli bir çaba gerektirirken, zamanla bunlar da otomatikleşti. Bu süreçte, rehabilitasyon ekibinin desteği paha biçilemezdi.
İlk aylarda tamamen hareketsiz olan Christina, üç ay sonra oturabilir hale geldi. Hatta duruşu, adeta bir heykeli andırır olmuştu. Bu yapay duruş, zamanla onun ikinci doğası haline geldi. Christina, günlük aktiviteleri yeniden öğrendi, ancak bunları yaparken sürekli uyanık olmak zorundaydı. Örneğin, yemek yerken çatal bıçağı ya çok sıkı tutuyor ya da aniden elinden düşürüyordu. Dışarıdan bakıldığında normal bir hayata dönmüş gibi görünse de, bu hayat sürekli bir konsantrasyon gerektiriyordu.
Bu durum, sadece Christina’ya özgü değildi. Benzer vakalarda da gözlemlenmişti. Örneğin, Purdon Martin’in anlattığı bir hasta, yıllarca süren tedaviye rağmen normal yürüme yeteneğini hiç kazanamamıştı. Bu hasta, ayakta durmak ve yürümek için tamamen görmeye bağımlıydı ve gözlerini kapattığında düşüyordu. Ancak zamanla, gözleri kapalıyken bile sandalyede oturabilme yeteneğini kazanmıştı. Christina’nın hikayesi, insan beyninin ve vücudunun inanılmaz uyum yeteneğinin bir kanıtıydı. Aynı zamanda, normalde farkında bile olmadığımız duyularımızın hayatımızdaki önemini de gözler önüne seriyordu.
Christina’nın durumu, tıbbi açıdan büyük bir ilerleme göstermesine rağmen, duygusal ve psikolojik açıdan hala zorlu bir süreçti. Neredeyse bir yıl süren yoğun rehabilitasyon sonrasında, Christina günlük yaşam aktivitelerini yerine getirebilecek duruma geldi. Hatta evdeki bilgisayarını kullanmayı bile başardı. Ancak tüm bu ilerlemelere rağmen, içsel deneyimi değişmemişti.
Christina hala bedenini kendisine ait hissetmiyordu. Propriosepsiyon kaybı devam ettiği için, bedeni ona ölü, gerçek olmayan bir nesne gibi geliyordu. Bu duyguyu tarif etmekte zorlanıyordu. "Bedenim kendine karşı kör ve sağır gibi" diyordu. Bu yoksunluğu anlatacak doğrudan kelimeler bulamıyordu. Toplumun bu durumu anlaması da zordu. Görünür bir engeli olmadığı için, insanlar Christina’nın yaşadığı zorlukları kavrayamıyordu. Örneğin, otobüse binmekte zorlandığında, insanlar ona kızıyor, sarhoş veya dikkatsiz olduğunu düşünüyorlardı. Christina’nın durumunu açıklaması neredeyse imkansızdı.
Bu sosyal anlayış eksikliği, Christina için ek bir yük oluşturuyordu. Engelli olduğu belliydi, ancak engelinin doğası anlaşılamıyordu. Bu durum, gizli duyusal bozuklukları olan diğer hastalarda da görülen bir sorundu. Christina zaman zaman umutsuzluğa kapılıyordu. Eski halini, normal hissetmeyi özlüyordu. Hastalığından önceki bir videosunu izlediğinde, kendini tanıyamadığını hissetti. "O zarif kızla artık özdeşleşemiyorum," diyordu. "Sanki içimden bir şey çıkarılmış gibi."
Bu durum, kimlik ve benlik algısı konusunda derin sorular ortaya çıkarıyordu. Freud’un "beden-ego" kavramı bağlamında düşünüldüğünde, Christina’nın yaşadığı kayıp daha da anlamlı hale geliyordu. Benzer durumlar, Amerikan İç Savaşı sırasında ampute edilen askerlerde de gözlemlenmişti. Christina için bazı anlık rahatlamalar vardı. Özellikle dışarıda, rüzgarı hissettiğinde kısa süreli bir rahatlama yaşıyordu. "Kollarımda ve yüzümde rüzgarı hissettiğimde, bir an için varlığımı hatırlıyorum," diyordu.
Ancak genel olarak, Christina’nın durumu Wittgenstein’ın felsefesindeki bazı soruları akla getiriyordu. Bedeninden emin olamama hali, varoluşsal ve epistemolojik sorular ortaya çıkarıyordu. Christina’nın deneyimi, bedenimizle olan ilişkimizin ne kadar karmaşık ve kırılgan olduğunu gösteriyordu.
Christina’nın hikayesi, başarı ve başarısızlığın iç içe geçtiği olağanüstü bir örnektir. Bir yandan, günlük yaşam işlevlerini yerine getirmeyi başararak inanılmaz bir ilerleme kaydetti. İrade gücü, cesareti ve azmi sayesinde, duyularının ve sinir sisteminin esnekliğini sonuna kadar kullanarak hayal edilemez zorluklarla mücadele etti. Bu açıdan bakıldığında, Christina nörolojik rahatsızlıkların sessiz kahramanlarından biri olarak görülebilir.
Ancak diğer yandan, propriosepsiyon kaybı nedeniyle, kendi varlığını tam anlamıyla deneyimlemekte başarısız oldu. Tüm çabalarına ve ilerlemelerine rağmen, bedenini gerçek ve kendisine ait olarak hissetme yeteneğini geri kazanamadı. Bu durum, insan varlığının temelinde yatan derin bir soruna işaret ediyordu. Christina’nın durumu, tıp literatüründe benzeri görülmemiş bir vakaydı. 1985 yılında, yani hastalığının başlangıcından sekiz yıl sonra bile, durumu ilk günkü gibi devam ediyordu. O, bilinen ilk "bedensiz" insan olarak tıp tarihine geçti.
Bu vaka, insan bedeninin ve zihninin ne kadar karmaşık ve hassas bir dengede olduğunu gösteriyor. Propriosepsiyon gibi genellikle farkında bile olmadığımız bir duyunun kaybı, kişinin tüm varoluş deneyimini altüst edebiliyor. İşte bu hikaye, bizim bedenimizle olan ilişkimizin ne kadar karmaşık ve hassas olduğunu gösteriyor. Normalde farkında bile olmadığımız bir duyunun kaybı, tüm varoluşumuzu altüst edebiliyor. Aynı zamanda, insan beyninin ve ruhunun inanılmaz uyum yeteneğini de gözler önüne seriyor.
Christina’nın hikayesi, sadece tıp dünyası için değil, hepimiz için önemli sorular ortaya koyuyor. Bedenimiz ve zihnimiz arasındaki ilişki nasıl çalışıyor? Kendimizi nasıl algılıyoruz? Ve belki de en önemlisi, "ben" dediğimiz şey tam olarak nedir? Ancak Christina’nın hikayesi aynı zamanda umut verici bir hikaye. İnsan ruhunun dayanıklılığını, beynin uyum sağlama yeteneğini ve yaşama içgüdüsünün gücünü gösteriyor. Belki de en önemlisi, bu hikaye bize empati ve anlayışın önemini hatırlatıyor. Christina gibi görünmez engellerle yaşayan insanlar için toplumun daha fazla farkındalığa ve anlayışa ihtiyacı var.
Bu hikayeyi düşünürken, belki de kendi bedenimizle olan ilişkimizi yeniden değerlendirme fırsatı bulabiliriz. Normalde farkında olmadığımız bu "gizli duyu"ya biraz daha dikkat etmek, belki de varoluşumuzun derinliklerine dair yeni içgörüler kazanmamızı sağlayabilir.




