Bebar Bilim · Merak, evrenin en iyi başlangıç noktasıdır.
Bilim Tarihi

Philadelphia Deneyi Belgeseli – Bir Efsanenin Anatomisi

▶ YouTube’da izle ↗

Oynatınca YouTube’a bağlanılır. YouTube’da aç ↗

Bu yazı, 18 Şubat 2024 tarihinde yayımlanan Bebar Bilim videosunun metninden uyarlanmıştır. Güncel gelişmeler içeren değerlendirmeler özgün yayın tarihinin bağlamındadır.

1943. İkinci dünya savaşının en şiddetli yıllarından biri. Ülkeler bir taraftan birbirlerine üstünlük sağlamak için tüm yolları denerken diğer taraftan bilimsel araştırmalarla daha önce kimsenin sahip olmadığı silahlara, teknolojilere sahip olarak her ne pahasına olursa olsun galip gelmeye çalışıyordu. Tabi bu araştırmaların içerisinde bazı çılgın, sıradışı fikirler de vardı. Bunlardan biri de çok çok değerli savaş gemilerini denizaltılara, radarlara karşı “görünmez” kılmaktı. Evet. Bir gemiyi görünmez kılmak. Yani “kamuflaj” zaten askeri araştırmaların en önemli konularından biri. Çeşitli şekillerde de tarih boyunca karşımıza çıktı.

Ve bir cismi, bir aracı, özellikle askeri envanteri radara “görünmez” kılmak da halihazırda uygulanan bir teknoloji. Ama “görünmezlik” derken biz bu video çerçevesinde “çıplak gözle de” görünmemekten bahsediyoruz. Bir gemiyi her anlamda görünmez kılabilir misiniz? Mantıksız geliyor değil mi? Ama gelin size Philedelphia Deneyinden bahsedeyim. En azından ilk olarak literatüre girmiş ve sayısız kez anlatılagelmiş haliyle. Sonra hikayeyi deney masasına yatırıp parçalara ayıracağız. Hikayeyi dinlerken hissettiklerinize ve zihninizin size söylediklerine odaklanmanızı istiyorum. Bu hisleri de paylaşın bizimle daha sonra.

1943 yılının Ekim ayında Pennsylvania Philedelphia limanında Amerikan Ordusu bir deney gerçekleştiriyor. O dönem envanterinde bulunan USS Eldridge isimli gemisi bu deney için seçilmişti. Albert Einstein’ın Birleşik Alan Teorisine dayanarak geliştirilen devasa jeneratörler gemiye yerleştirilmişti. Burada amaç jeneratörlerle gemi çevresinde çok güçlü bir elektromanyetik alan oluşturarak bu sayede ışığı bir anlamda bükerek gemiyi hem radarlara hem de çıplak göze görünmez kılmaktı. Aynı yılın yaz aylarında da benzer testler yapılmıştı ama Ekim ayındaki bu deney için düğmeye basıldığı anda inanılmaz beklenmedik bir şey olacaktı.

Jeneratörler devreye girer girmez gemiyi yutan çok yoğun yeşil bir sis ortaya çıkmış ve sis dağıldığında… Evet. Gemi ortada yoktu. Gemi görünmez olmuştu. Fakat asıl çarpıcı olan bu değil. Deneyin yapıldığı yerden 350 kilometre uzakta, Norfolk Virginia’da başka bir gemide bulunan insanlar hayatlarının şokunu yaşayacaklardı. USS Eldridge, Norfolk’ta bu gemideki insanların gözünün önünde bir anda belirmiş ve daha sonra tekrar kaybolmuştu. Daha da çarpıcı olan şey bu gemideki insanların bu olayı kaydettikleri saatin geminin Philedelphia’da kaybolduktan 10 dakika önce olmasıydı.

Evet. Bir gemiyi kamufle etmek isterken yanlışlıkla hem ışınlanmayı hem de zaman yolculuğunu da keşfetmişlerdi bir anlamda… Sonra gemi Philedelphia’da Norfolk’tan 20, Philedelphia’dan 10 dakika sonra tekrar Philedelphia’da ortaya çıkmıştı. Ama olay büyük bir trajedi ile sonlanmış, bu “ışınlanma” sırasında gemide bulunan mürettebatın bazıları tamamen yok olmuş, bazıları geminin duvarlarına entegre olmuş şekilde ortaya çıkmıştı. Evet. Duvarlara gömülmüşleri adeta. Geri kalanlar ise akıl sağlıklarını tamamen yitirmişlerdi.

Sonrasında bu deney tanık olanların da yoğun beyin yıkama ve türlü yöntemlere tabi tutularak olayı unutturulması sağlanarak askıya alınacaktı. Ta ki 10 yıl sonrasında bir şekilde günyüzüne çıkana kadar.

1955 yılında bir araştırmacı, bir bilim insanı olan Morris Jessup “The Case for the UFO” yani “UFO Olayı” isimli bir kitap yayımlamıştı. Bu kitap bir “çok satan” olmasa da veya çok iyi bir kitap olmasa da bayağı olay olmuştu o dönemde. Hala da bazı kesimlerin başucu kitaplarından biridir. “UFO’lara inanan bir bilim insanı” çok değerli bir nimetti zira. Bu kitapta Jessup UFO’ların teknolojisi ile ilgili bazı hipotezler, iddialar da ortaya atmıştı. Ama buradaki asıl olay doğrudan kitapla ilgili değil, kitabı konu edinerek çok ince bir teori işleyen birisi ile alakalı.

Önce bu kitabı okuyan ve asıl ismi Carl M. Allen olan ve Carlos Alliende ismini kullanan biri Morris Jessup’a garip bir mektup gönderiyor. Bu kişi mektubunda tam da az önce bahsettiğimiz deneyin detaylarını anlatıyor. Yeşil sis, geminin kaybolması, geri gelmesi filan. Oldukça detaylı bir şekilde ABD Donanmasının bu deneyine doğrudan tanık olduğunu ve gerçekleri ortaya çıkarmak istediğini söylüyor. Jessup’ın da ilgisini çekiyor, her ne kadar kendisi inanmasa da çok detaylı ve iyi kurgulanmış ve bir miktar da tutarlı görünüyor. Yanıt veriyor bu kişiye. Sonraki mektuplarda söyledikleri bayağı bir tutarsızlaşınca Jessup da “normal değil bu” deyip bir daha yanıt vermiyor ve konuyu kapatıyor kendince.

Ama Jessup kapasa da konu burada kapanmıyor tabi. 1957 yılında ABD Donanması Bilimsel Araştırmalar biriminden birileri Jessup’ın kapısını çalıyor. Görünüşe göre kendilerine bir posta gelmiş. İçerisinde de Jessup’ın UFO’larla ilgili kitabı bulunuyor. Ve kitabın içerisinde sayfalarca yazılmış notlar bulunuyor. Garip olan bu notlar dünya dışı olduğunu iddia eden 3 farklı “varlık” tarafından yazılmış ve kitapta anlatılanlar ile Philedelphia Deneyi arasındaki bağlantıları sayısız teori ile gösteren notlardı bunlar.

Jessup da bakıyor notlara ve hemen olan biteni anlıyor. Yazıdaki hatalar, garip noktalamalar filan. Hemen tanıyor. Bu Carl Allen’ın el yazısıydı. Üç farklı kişi olarak davranarak kitaba notlar almış. Bir akıl hastasının hezeyanları büyük ihtimalle…

Şimdi. Bu konu Carl Allen’ın bir akıl hastanesine kapatılması ile burada kapanır diye düşünüyoruz değil mi? Zaten öyle olsaydı bu şekilde de anlatılır geçilirdi. Fakat bu konunun hala daha ciddi ciddi tartışılmasına neden olan çok önemli bir detay var hikayede. O da kitabın yazarı Morris Jessup’ın devlet görevlilerinin ziyaretinden 2 yıl sonra, 1959’da egzoz gazını arabasının içerisine yönlendirerek hayatına son vermesi… Şimdi bu detay tüm hikayeye bambaşka bir boyut katıyor değil mi? Başta “zihninizde neler canlanacak” diye sormuştum. Ne düşündüyseniz tüm bunlara çok büyük bir şüphe tohumu ekiyor olmalı…

Peki. Biz de o tohumları yeşertelim o halde. Bu trajik son gerçekten bir intihar mıydı yoksa bir “örtbas” mı? … Konu kolay kolay kapanmadı demiştik. 1980’lere kadar pek bir gündem olmasa da 1984 yılında çıkan bir film rafta duran dosyanın tekrar açılmasına neden olacaktı. Filmin ismi? Evet. The Philedelphia Experiment. Philedelphia Deneyi yani. Film doğrudan bu konuyu Carl Allen’ın anlattığı şekliyle ele almıyor bu arada. Biraz daha değiştirerek USS Eldridge gemisindeki iki denizcinin kendilerini 40 yıl sonrasına zaman yolculuğu yapmış olarak bulması sonrası yaşananları ele alıyor.

Ama asıl olay bu film yayınlandıktan 4 yıl kadar sonra filmi izleyen Al Bielek isimli bir adamın bu filmi izlemesi sonrasında başlıyor. İşin daha da garibi Bielek tam da kaybolduğu iddia edilen USS Eldridge’te o zamanlarda görevli bir asker. Bielek filmi izledikten sonra bir anda ordu tarafından silinen zihninin canlandığını ve anılarının geri geldiğini söylüyor. Bielek işleri biraz daha ilginçleştiriyor. İddiasına göre 1943’teki deneyin gerçek olduğunu ve üstüne kendisinin 21 Ağustos 2137 yılına ışınlandığını söylüyor. Bu süreçte Montauk Projesi olarak da bilinen ve iddialara göre Phieledelphia deneyinin bir tür devamı olan ve zaman yolculuğunu amaçlayan bir projeye de dahil olduğunu ve sonrasında 2700’lü yılları da ziyaret ettiğini söylüyor. Ne gördüğünü merak ediyorsanız kısaca 28. Yüzyılda dünya nüfusunun 300 milyon olduğunu ve dünyanın bilgisayarlar tarafından yönetildiğine şahit olduğunu iddia ediyor.

Ve 1994 yılına geldiğimizde ise bir Fransız astrofizikçi ve kendisine ufo araştırmacısı diyen Jacques Vallee yine bu konuyu kaleme alıyor ve lütfen bu konuda bir şeyler bilen varsa bana bilgi versin diyor. Bir kişi ulaşıyor kendisine. Edward Dudgeon. Ve Dudgeon bir anlamda bu hikayeye nokta koyanlardan biri oluyor. Kendisi sözde deney gerçekleştiğinde USS Eldrige’in yakınlarındaki başka bir gemide görevliymiş. Ve o zamanlarda gerçekten ABD Donanmasının bazı deneyler gerçekleştirdiğini kabul ediyor. Bu deneylerin temel konusu da gerçekten gemileri bir anlamda görünmez yapmaktı diyor.

Ama işte burada bu kelimenin asıl anlamı ile askeri literatürdeki anlamını karıştırmamak gerekiyor. Askeri literatürde görünmezlik kamuflajla neredeyse eş anlamlı şekilde kullanılır. Ve Dudgeon donanmanın bir tür elektrik alanı oluşturan bir mekanizma ile gemi çevresindeki manyetik alanı manipülke ederek mayınlara ve torpidolara karşı koruma sağlayan bir teknoloji üzerinde çalıştığını söylüyor. Standart bir projeden bahsediyoruz özünde.

Dudgeon ayrıca geminin etrafında görüldüğü iddia edilen yeşilimsi sis ile ilgili de açıklama yapıyor. Bu olgu lokal bir alanda oluşturulan güçlü elektrik akımının volkan patlamalarında da benzerini gördüğümüz ve Aziz Elmo’nun Ateşi adı verilen bir tür şimşek ya da yıldırımları andıran parlamaya neden olmasından kaynaklanıyordu. Uçaklarda veya gemilerde kimi zaman yaşanan doğal bir olay bu. Bu olay da yeşilden çok maviye yakın bir parlamaya yol açıyor.

Yani Carl Allen gerçekten de bir şey görmüş olabilir. Fakat bu gördüklerinden yola çıkarak kurguladığı hikaye, her ne olursa olsun tarihin en uzun soluklu ve etki alanı en geniş kurgularından birine dönüşmüştür. Evet. Zihnimizi açık tutmak her zaman faydalıdır fakat Allen’ın anlattığı ve sonrasında bir iki kişinin daha desteklediği ve ardından sayısız insanın inandığı bu olayın gerçek olma ihtimali çok düşük.

Şunu kabul edelim elbette. Devletler gizli deneyler yürütürler, özellikle 2. Dünya savaşı döneminde çok yaygın bir olguydu bu, hatta ABD’de bazı icatlar çok gizli olarak belirlenir ve detayları asla paylaşılmaz. Yani birçok devlet bazı konuların üzerini kapatmak, gizli deneyler yürütmek durumundadır ki bu da anlaşılabilir. Olmalıdır da kimi zaman. Fakat burada bahsedilen olayın gerçek olması için zaten bir devletin üzerini örtemeyeceği ve insanlığın asla bir daha aynı olmayacağına neden olacak olayların yaşanması gerekiyor. Bazı eşiklerin aşılması.

Şimdi. Gerçeklere bakalım dilerseniz. Sonunda bu hikayenin neden 50 yıldan fazla süre bu kadar canlı kaldığına bakarız. Birincisi. İddianın sahibi Carl Allen bu iddianın tek sahibi. Yani olaya şahit olan başka hiçkimse yok. Bir geminin kaybolması ve başka bir yerde ortaya çıkması sonra orada da kaybolarak geri gelmesi filan.

Bu tip bir anlık atomik düzeyde yer değiştirme sonucu oluşacak reaksiyon bir anlamda füzyon düzeyinde bir enerji değişimi ve dönüşümüne karşılık geliyor. Ve bu düzeyde bir olayın yaratacağı etki birkaç atom bombasının yaratacağı etkiye benzer bir etki yaratacaktır. Yani büyük çapta yıkıcı bir etkiye neden olabilecek bu olaya sadece bir kişinin tanık olması… Kaldı ki hem Eldridge’de hem de Allen’ın bulunduğunu söylediği gemide görevli hiçkimse böyle bir şeye şahit olduğunu söylememiştir.

O bölgede bulunan herkesin anılarını silmesi gerekiyor hükümetin. Tabi anıları silmek denen olgunun da mümkün olduğunu varsayıyoruz burada. Bunun da henüz bu söylediğimiz anlamı ile mümkün olmadığını biliyoruz. Tüm bunları bir kenara bıraksak bile şöyle bir durum var. Gemicilikte seyir defterlerinin, kayıtların ne denli önemli olduğunu biliyorsunuz. Deneyin gerçekleştiği söylenen tarihte USS Eldridge gemisinin seyir defterine bakıldığında aslında Philedelphia’da bile olmadığını görüyoruz. O tarihlerde gemi Brooklyn’de görünüyor.

Hadi bunu da yine hükümetin kayıtları değiştirmesine bağlayabiliriz. Zira zihinleri sıfırlamaktan daha kolay bu. Yapılabilir. Burada asıl probleme geliyoruz. Bu tip kitleleri ikna eden hikayelerin önemli bir özelliği vardır. Bilimsel bir teoriye dayanıyor gibi görünmesi. Bir de Albert Einstein gibi bir ismin teorilerine dayandırıyorsanız zaten bir sıfır öndesiniz. Carl Allen ne yapıyor peki? Bunu bir adım daha öteye taşıyıp diyor ki “Ben Albert Einstein’ın kendisinden, bizzat birleşik alan teorisi ile ilgili ders aldım, bana bunları öğreten kendisidir”…

Buradaki problem şu… Tüm bu iddialarını dayandırdığı Birleşik Alan Teorisi… Bugün dahi tamamlanmış değil. Böyle bir “geçerli” teori yok. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz zaten. Einstien’ın hayal ettiği haliyle ki son anlarında bile bu teori üzerinde çalışıyordu, kuantum fiziği ile genel göreliliği birleştiren bu teori gerçek olsaydı, birileri bunu keşfetmiş olsaydı bu konu bir gemiyi kaybedip sonra geri getirip konuyu kapatmakla kalmazdı. Bu teori şu an için bildiğimiz haliyle Her Şeyin Teorisine en yakın yaklaşımlardan biridir ve buna sahip olan ülke zaten elinde bir anlamda evrenin şifrelerini bulunduruyor demektir. O dönemde atom bombasını kullanmaktan çekinmeyen ABD bu teoriyle geliştirildiği iddia edilen bir teknolojiyle neler yapardı sadece düşünmek yeter herhalde.

Ve son olarak Carl Allen’ın hayatının ileriki dönemlerinde her şeyi uydurduğunu kabul ettiğini de söyleyelim. Sonra “yok vaz geçtim aslında uydurmadım” filan dese de… Amacını az çok anlayabiliyorsunuz. Peki böyle gerçek olma ihtimali olmayan bir hikaye nasıl oldu da tarihe karışmadı, nasıl hala bugün bile konuşuluyor, milyonlarca insan hala nasıl inanabiliyor buna? Çünkü çok basit.

Evet. Bu tip teorilerin sosyo-kültürel tarafları çok önemlidir. Hitap ettiği kitle için “kendini yerine” koymasını sağlayacak detaylara sahip olması, gizem sosu ile süslenerek tutarlı olmayan ancak tutarlı illüzyonu yaratacak bir omurgaya sahip olması o hikayeyi çok daha cazip kılıyor.

Ama özünde bu hikayelerin devamlılığını sağlayan şey, insanların bilinmeyene, gizemli olan şeye olan merakıdır. İnsan zihni doğası gereği bilinmeyenle dolu hikayelerde, eksik bilgileri kendi tecrübe ve inançlarıyla doldurur. Bu hikayelerin etrafında oluşan kültürler ve topluluklar, onları sadece birer anlatıdan daha fazlası haline getirir. Philadelphia Deneyi hakkındaki hikayeler de, tıpkı UFO gözlemleri veya Area 51 gibi, modern mitolojimizin bir parçası haline gelmiştir. Söz konusu hikayeler sadece bilimsel kuramlar veya teknolojiye dayalı değil, aynı zamanda derinlemesine bir duygusal etki yaratıyor ve insanların doğaüstüne, komplo teorilerine olan ilgisini tetikliyor. Ayrıca, hükümet gizliliği ve askeri sırlar gibi konuların etrafındaki merak da, bu tür hikayelerin popüler kalmasına yardımcı oluyor. Dahası, popüler kültürde sürekli olarak bu tür konular işleniyor ve Hollywood filmlerinden belgesellere kadar geniş bir yelpazede yer alıyor.

Her ne kadar Carl Allen daha sonraları hikayelerinin uydurma olduğunu kabul etse de, bu tür anlatıların yayılmasında ve yaşatılmasında, hikayenin doğruluğu ya da yalan oluşundan ziyade, hikayenin kendine has çekiciliği ve etkisi daha önemli bir rol oynuyor. İnsanlar, gerçeği araştırmaktansa, kendilerine heyecan veren ve düşündüren bu tür hikayelere inanmayı tercih ediyorlar. Sonuç olarak, Philadelphia Deneyi gibi hikayeler, gerçek olma ihtimali düşük olsa da, kültürel anlamda derin izler bırakıyor ve zamanla folklorun bir parçası haline geliyor. İnsanların gerçeklik algısı üzerinde oynayan ve onları daha fazla araştırmaya iten bu tür hikayeler, sorgulama ve merak duygusunu canlı tutarak toplumsal bellek içerisindeki yerini koruyor.

Kuşkusuz, Philadelphia Deneyi gibi hikayelerin çekiciliği inkar edilemez ama bu cezbedicilikten nasıl korunacağız? Neler yapabiliriz? Öncelikle elbette 1. Kaynakları Sorgulayın: Bilgiye ulaştığınız kaynakları daima sorgulayın. Bilginin geldiği yer kadar, bilgiyi sunan kişi veya kurumun niyeti ve geçmişi de önemlidir. 2. Bilimsel Yaklaşımı Benimseyin: Herhangi bir iddiayı kabul etmeden önce bilimsel metodu takip edin. Gözlemler, kanıtlar ve mantıklı çıkarımlar iddiaların geçerliliğini test etmenin en güvenilir yoludur.

3. Eleştirel Düşünme: Karşınıza çıkan bilgileri analiz ederken eleştirel düşünme becerilerinizi kullanın. Çok fazla emin olmadığınız bir konuda ikna olmadan önce alternatif açıklamaları da göz önünde bulundurun. 4. Tartışmalara Açık Olun: Farklı görüşlere açık olun ve alternatif açıklamaları dinleyin. Her zaman tek bir hikaye veya perspektif yoktur ve doğruya ulaşmak için çeşitli bakış açılarını değerlendirmek önemlidir.

5. Eğitim ve Öğrenmeye Devam Edin: Bilim ve teknoloji sürekli gelişmektedir. Anlamadığınız bir konuyla karşılaştığınızda, o alanda uzmanlaşmış kişilerin görüşlerine başvurun ve konu hakkında daha fazla bilgi edinin. 6. Popüler Kültürle Bilimi Ayırt Edin: Film, dizi ve kitaplar gibi popüler kültür ürünleri sıkça bilim ve tarihi esas alır; ancak bu hikayeler genellikle dramatik etkiyi artırmak için abartılır ve değiştirilir. Eğlence ve eğitimi birbirine karıştırmamak gerekir.

7. Açık Fikirli Ama Şüpheci Olun: Yeni fikirlere açık olmakla birlikte, kanıtlanmamış iddialara karşı sağlıklı bir şüphecilik duygusunu korumak, bilgi bombardımanı çağında sağduyulu kalmanın anahtarıdır. Unutmayın, her ne kadar gerçeküstü hikayeler bize ilham verebilir ve eğlendirebilir olsa da, gerçek dünyayı anlamak ve ilerlemek için bilime ve mantığa dayalı düşünmekten vazgeçmemek esastır.

Kaynaklar ve ilgili okumalar

  1. Özgün Bebar Bilim videosu
  2. İlgili okuma (Wikipedia, İngilizce): Philadelphia Experiment