Gustav Holst. İngiliz klasik müzik bestecisi ve orkestra şefi. 1800’lerin son çeyreğinde doğmuş ve 1900’lerin başlarında astrolojiye büyük merak salmıştı. Bir dostundan gezegenlerin isimlerini, hikayelerini, bu gezegenler ile ilişkilendirilen karakter özelliklerini dinledikten sonra artık başka şey düşünemez olmuştu. Ve o efsane “süitini” bestelemişti. The Planets… Gezegenler süiti. Her bir gezegene ayrı bir bölüm ayırdığı bu eseri dinlediğinizde gerçekten de o gezegenin tınısını duyarsınız kulaklarınızda. Mükemmel bir eserdir. Peki gezegenleri bestelerken ilk sıraya kimi koymuştur sizce? Durun. Dinleyelim kısaca. Ve tahmin edin…
Hangi gezegen bu… — Duyuyor musunuz? Geliyorlar… Yaklaşan ayak sesleri, büyük bir kalabalık geliyor. Atlar dört nala koşuyor. Bir yere sığınmamız lazım. Bu… Bu bir hücum marşı. Hangi gezegen bu? Savaş Tanrısından başkası olamaz değil mi bu? Kan Kızılı rengi ile. Marstan başkası olamaz… Peki Holst bu eseri ne zaman bestelemişti? 1914 ila 1917 yılları arasında. Bu notaların arasında dünyayı kasıp kavuran korkunç 1. Dünya savaşının kokusunu da duyabilirsiniz o nedenle…
Mars. Evet. Geldik savaş tanrısı marsa. Gökyüzüne baktığınızda zaten o renkte parlayan başka bir şey göremezsiniz. Bir tek Antares yıldızı çok benzer bir kızıl görüntü sunar size. Ama zaten Antares yunancada ne demek biliyor musunuz? Ares’in Rakibi demek. Ares de Mars demek zaten. Yani. Mars’ın Rakibi demek… Olympus dağının eteklerinde buluşalım demiştik değil mi? Haydi o zaman. Serelim örtülerimizi, başlayalım marsı konuşmaya… Etrafınıza bir bakın. Farkındasınız değil mi? Yalnız değiliz burada. Curiosity var, Opportunity, Insight… Bayağı gezdik dolaştık buraları. Avucumuzun içi gibi biliriz yani. Yabancı değil Mars bize.
Zaten sistemimizde dünyaya en çok benzeyen yer burası. Yani. Tabi dünyamızın yarısı kadar boyut olarak. Bir de bayağı soğuk ve biraz da kuru bir yer ama yine de 4.6 milyar yıl önce bizimle birlikte hayata gözlerini açtığında çok benziyorduk birbirimize. Yoğun bir atmosfer vardı burada da. Bol bol da su vardı. Evet. Bildiğimiz sıvı su… Yani o zaman dünyada olsaydık ve gökyüzüne baksaydık kızıl değil bayağı mavi bir gezegen görürdük. Ama 4 milyar yıl kadar önce Mars… Hastalandı diyelim. İşler bayağı kötüye gitti. Venüs gibi o da küresel bir iklim krizi yaşadı. Bunun asıl sebebi de marsın kalbiydi. Çekirdeği.
Marsı yakından tanıma yolculuğumuz da uzay çağının başlangıcı ile birlikte başlar aslında. 1960’lardan sonra yakındaki gezegenlere durmadan bir şeyler gönderip duruyorduk. Ama mars hiç kolay lokma değildi. Gönderilen araçlardan yarısından fazlası başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Hatta o zamanki astronomlar arasında bir espri malzemesi de olmuştu bu. Mars sırlarını bizimle paylaşmak istemiyor diyorlardı.
Asıl sorunlardan biri marsa araç göndermek için en uygun zamanın 2 yılda bir gelmesiydi. Yani bir sorun yaşadığınızda peşinden bir tane daha gönderme şansınız yoktu. 2 yıl beklemeniz gerekiyordu. O yüzden mars görevleri için araçlar genellikle ikişer ikişer hazırlanır tasarlanırken.
Tabi aracı başarıyla marsa ulaştırdınız. Ama inmesi de ayrı bir dert. Evet. Mars’ın bir atmosferi var ama bizimkine göre çok çok ince bir atmosferi var ve güvenli bir iniş yapabilmeniz için atmosferin yoğun olduğu yerden, doğru açı ile, doğru zamanda, tam da doğru yere inmeniz gerekiyor. Yoksa iniş için kullanılan paraşütünüz açılmaz, açılsa da geç açılır vs. Bunun gibi çok örnek var geçmişte. Bilim insanları senelerini harcayarak bir araç geliştiriyor, son ana kadar her şey yolunda gidiyor ama son bir adımda yaşanan bir sorun tüm çabaları boşa çıkarabiliyor.
İngilizlerin gönderdiği Beagle aracında olduğu gibi. 2003 yılında gönderilen araç indikten sonra maalesef iletişim kuramıyorlar. Sonra anlaşılıyor ki araç inmiş ama biraz sert indiği için güneş panelleri açılmamış. Nasıl hissettiklerini hayal bile edemeyiz. Hep başarıları konuşuyoruz bilim tarihinde ama asıl büyük hikayeler bu başarısızlıklara rağmen vazgeçmeyen sayısız kahramanlarda gizli sanırım.
Bu arada Beagle görevi ile İngilizler de marsta yaşam arayışına girmişlerdi. Herkesin olduğu gibi. Ki marsta yaşam konusu da çok çok eskiye dayanıyor. Marsı ilk kez bir teleskopla gözlemleyen elbette yine Galileo’ydu. Ama Venüs videosunda da bahsettiğimiz gibi. Yüzeyi ile ilgili fikir sahibi olmak imkansıza yakındı. O nedenle Galileo sonrasında da yapılan tüm gözlemlerde gözlerinin seçtiği kadarıyla gördüklerini yorumlamaya girişti tüm meraklılar. Bu belirsizliği seviyorum ben ama. Hayal gücünü inanılmaz tetikleyen bir şey bu.
1700’lerde olduğunuzu düşünün. Evrenle ilgili bildikleriniz çok kısıtlı. Bir teleskop geçiyor elinize, marsa bakıyorsunuz. Bazı karartılar, bazı hareketler görüyorsunuz belli belirsiz. Ne düşünürdünüz? Christian Huygens mesela. Mars’ta gördüğü karartıları okyanusa benzetmişti. Ay’daki karartılara da “maria” demişlerdi ya. Maria deniz demek zaten. Aynı şekilde. Yaşadıkları dünyaya benzetmeye çalışmışlardı. Çok da anlaşılır bir şekilde.
Ama Huygens tabi öyle basit tahminlerle bitirmemişti işini. Harika bir dehaydı o da zamanında. Gördüğü bazı özellikleri baz alarak Mars’ın dönüşünü, bir gününü hesaplamıştı. Sol diyoruz mars gününe. 24 saat 37 dakikaydı. Bize çok benziyor demiştik ya başta mars için. İşte bu o özelliklerden biriydi. Ama tabi bir yıl 687 gündür marsta. Bu konuda bizi ikiye katlıyor. Yine de eksen eğikliği çok benziyor yine dünyaya. 25.2 derece. Orada da gündüz gece, mevsim döngüleri var. Ama sıcaklık ve iklim değişiklikleri atmosferinin çok ince olması nedeniyle çok daha dramatik. Gündüzleri 20 santigrat derecelerden geceleri -140 derecelere kadar düşebiliyor.
Atmosfer dedik ama onu da biraz açalım. Çok daha ince demiştik ama bileşimi bizimkinden çok da farklı değil. Karbondioksit, azot, argon filan. Çok benziyor. Ama tabi çok önemli bir eksik var denklemde. Oksijen. Yine de belli belirsiz bulutlar da oluşur marsta. İşte bu bulutlar da… hani hayal gücü demiştim ya.
1800’lerde Wilhelm Beer, Johann von Madler, Emmanuel Liais ve Giovanni Schiaparelli gibi astronomlar marsın kutuplarındaki buzulları keşfettiler önce. Sonra bulutları. Atmosferini. Karartıları zaten okyanus zannediyorlardı. Bir de “kanallar” gördüler. Su kanalı gibi. Nehir gibi… İşte tüm bunları birleştirip marsta bir yaşam hayal ettiler. Oralardan da bizi gözleyen canlıları. Bu bir korkuyu da tetiklemişti aslında. Marsın bayağı kurak olduğunu da biliyorlardı. Ve alttan alta ölmekte olan bu gezegende yaşayan bizden daha güçlü ve zeki varlıkların bizi bir gün istila edecekleri korkusu sardı herkesi.
Bu korkuyu da H. G. Wells’in 1898 tarihli efsanevi Dünyaların Savaşı kitabında rahatça görebilirsiniz. 1978 tarihli bu kitaba dayalı müzikalinde Richard Burton şu sözleri söylemişti: “19. Yüzyılın sonlarına doğru bu dünyadaki hiç kimse, insandan çok daha zeki ama onun gibi ölümlü varlıklar tarafından çok yakından izlendiğinin farkında değildi. Günlük meşgalelerinin peşindeyken bu varlıklar onları izliyor, inceliyordu. Bir insanın bir damla suda yüzen minik canlıları mikroskobundan izlemesi gibi…” Bu işte bugün bizim için kurgu olduğu çok bariz olsa da o zaman için zihinlerde yarattığı görüntüyü bir düşünün sadece…
Bu korkuyu da tabi bilim silecekti. İlk olarak buralarda, İstanbul’da doğmuş olan Yunan astronom Eugene Michel Antoniadi 1909’da daha önce nehir, kanal vs. gibi düşünülen olguların bir yanılgı olduğunu söylemişti. Zaten Mars’a araçları göndermeye başladıkça bu korku tamamen silinecekti. Mars’ta yaşayanlardan değil, marsa benzemekten korkmalıydık asıl…
Marsı gerçekten anlamak içinse tabi yakından incelemek gerekiyordu. Gezegene ilk başarılı uçuşlardan biri bir yakın uçuş göreviydi. Mariner 4 14-15 Temmuz 1965’te marsa yakın uçuş yapmış, gördüklerini bir kasete kaydetmiş ve görev tamamlandıktan sonra bulgularını dünyaya iletmişti. Gelen fotoğraflarda bol kraterli bir yüzey vardı. Fakat Mariner 4 ilginç bir şeyler görmüştü. Yakın uçuş yaptığı yerlerden biri gezegendeki en eski oluşumlardan biriydi. Unutmayın. Marsın bizim gibi tektonik levhaları yok ve atmosferi de oldukça ince. O yüzden mariner 4’ün gördüğü kraterler bundan 3.8 milyar yıl önce oluşmuş kraterlerdi. Hatırladınız mı? Merkür videosunda bahsetmiştik. Ağır Bombardıman zamanları bunlar. 3.8 milyar yıl önceki asteroid bombardımanının izleri gözümüzün önündeydi. Atmosfer veya erozyon ile bozunmamış haliyle. Harika bir görüntü bu.
Marsın atmosferine giren ilk araç ise Mariner 9’du ve o da pek tahmin edilemeyecek bir şey görmüştü. Büyük bir kum fırtınası. Evet. Marsta küçüğünden büyüğüne oldukça fazla kum fırtınası yaşanır ve kimi zaman bunlar aylarca sürebilir. Bu fırtınalar özellikle oradaki araçlar için büyük bir sorundur ki 2018’de Opportunity ile iletişimimizi kesen de bir fırtına nedeniyle güneş panellerinin çalışamaz hale gelmesiydi.
Mariner 9 kum fırtınası 2 ay sonra dağıldıktan sonra da yine bayağı çarpıcı bir görüntü ile karşılaşmıştı. Yakın zamanda oluşmuş volkanlar. Bunlardan bir tanesi… Şu anda eteklerinde oturduğumuz Olympos’tu. Sonra anladık ki bu güneş sistemindeki en yüksek dağ idi. 24.000 km yüksekliğinde. Everestten 3 kat daha yüksek.
Ama Mars’ın gizli yaşamı ile ilgili en net bilgileri 1975’te başlayan Viking görevi ile elde edecektik. Mars yüzeyine başarı ile inen ilk araç. Hatta iki araç. Biri 6 yıl kadar aktifti. Biyolojik kimyasal arayışları da boşa çıkmıştı maalesef. Görünüşe göre marsta yaşam yoktu. En azından bizim bildiğimiz anlamı ile. Ama yine de elleri boş değildi. Bu araçlar gözlemledikleri jeolojik yapılar ile marsta zamanında büyük ihtimalle su olduğunu da kanıtladılar. Göllerin altında oluşan oluşumlar, nehirlerin oluşturduğu vadiler. Evet. Kimyasal analizler de bu yapıların kesinlikle zamanında su altında olduğunu kanıtlıyordu.
Bugün Noachian çağı adını verdiğimiz bir çağda. Sular akıyordu marsta da. Noachian kelimesi de Noah yani Nuh tufanına gönderme olarak seçilmiştir. Tabi su varlığı en azından daha önce var olmuş olması bayağı heyecanlandırmıştı herkesi. Görevler devam etti. Bir şekilde tükenmiş de olsa bir yaşam formu bulmayı umut ediyorlardı. 2010 yılından beri de mars’ta sürekli 4-8 arası araç, otonom araç veya gezgin aktif bir şekilde çalışıyor. Hala da bir sürpriz gelebilir marstan. Ümidimizi kesmiş değiliz.
Bu arada marsta zamanında su bulunmasını gösteren göstergelerden biri aslında ona rengini veren kızıl toprağında saklı. Marstaki kızıl toz diyelim. Bildiğimiz oksitlenme veya pas ile çok benzer bir süreç sonucu oluşmuş bir oluşum. Bu tip mineraller de genellikle zaten su nedeniyle oluşur. Tabi marsta yaşam var mıydı yok muydu bu soruları bir tarafa bırakırsak çok iyi bildiğimiz bir şey var. Gezegen olarak. Mars. Zaten bir anlamda “ölü”… Yaşamıyor. Kalbi atmıyor çünkü. Çekirdeği. Durmuş. Soğumuş durumda. Dünya videomuzun sonunda da söylemiştik. Hareket etmiyorsa, soğumuşsa… Biliyorsunuz.
Çekirdeği donmuş ve hareket etmeyen bir gezegenin de neyi yoktu? Manyetik alanı. Manyetik alanı olmayan bir gezegen de yıldızından gelen kozmik ışınlara karşı savunmasızdır. Yüzeyi, üzerinde bulunmuş ve bulunacak her şey, mermilere karşı herhangi bir kalkanı olmayan savunmasız bir insan gibi. Çekirdeği neden durdu peki marsın? Neden soğudu? İşte hala bundan tam olarak emin değiliz… Belki yapısı bizden farklıydı. Bizim çekirdeğimizdeki hareketi oluşturan mekanizmalar belki en başından yoktu… Bilemiyoruz. Ama çok iyi bildiğimiz bir şey var.
Başka şartlar altında, marsta da yaşamın filizlenmesi çok olasıydı. Kapımızın dibinde bizden çok farklı görünen, belki akıllı belki de olmayan yaşam formları ile yaşıyor olabilirdik. Belki H. G. Wells’in hayal ettiği gibi dünyaların savaşını da yaşayabilirdik. Belki bu bizi birbirimize düşmekten alıkoyardı. Bir araya getirirdi. Kim bilir. Ne diyorsunuz?… Peki… Mars’ın hikayesini geride bırakırken bundan sonraki yolculuğumuzun biraz çetin geçeceğini söylemem gerekiyor. Çok engebeli bir araziden geçeceğiz önce, bir asteroid kuşağından. Sonra. Sonrası hiç de tekin olmayan duraklar. Devlerle karşılaşacağız bir sonraki durakta.
Gaz ve buz devleri ile. Onların hikayesi? Bizimkilere… İç güneş sistemindeki kayalık, tanıdık yüzlere hiç de benzemiyor. Ama inanılmaz hikayeler barındırıyor elbette onlar da. Birlikte keşfedeceğiz. Uzay yolculuğumuz devam ediyor.




