Önünüzde devasa çelik bir küre duruyor. Bir denizaltı değil bu. Daha önce hiç görmediğiniz bir şey – bir batiskaf. Ve siz, dünya tarihinin en derin noktasına inecek dördüncü insan olmak üzeresiniz. Kabine giriyorsunuz. İçerisi dar, sadece iki kişilik. Soğuk çelik duvarlar… Ve önünüzde, yuvarlak, kalın bir pencere. Kilitler sıkıca kapanıyor. Artık geri dönüş yok. Kabinin içinde mekanik sesler yankılanıyor. Pencereden bakıyorsunuz. Şu an sadece mavi bir duvar görüyorsunuz. Ama birazdan…
İniş başlıyor. Önce yavaşça… Mavi duvar hareket ediyor. On metre… Yirmi metre… Kulaklar basınçla uğulduyor. Yukarıdan süzülen ışık hala var, ama giderek soluklaşıyor. Yüz metre… İki yüz metre… Artık mavi bir alacakaranlıktasınız. Işık son bir kez göz kırpıyor, sonra… Bin metre… Artık mutlak karanlık. Vücudunuzdaki her hücre bu derinliğe ait olmadığınızı haykırıyor. Kabinin duvarları hafifçe çıtırdıyor. Ve hala iniyorsunuz. İki bin… Beş bin… Sekiz bin metre… Karanlık… Mutlak karanlık…
Ve basınç. Her yönden sıkıştıran, ezen, yok eden bir basınç. Öyle bir yer düşünün ki, ışık bile ulaşamıyor. Öyle bir derinlik ki, tek bir pencere çatlağı bile sizi moleküllerinize ayırmaya yetecek. Dışarıda ne var? Hiçbir insan gözünün görmediği, hiçbir canlının yaşayamayacağı varsayılan bu derinlikte sizi ne bekliyor? Belki de düşündüğünüz gibi boş bir hiçlik değil. Belki de orada, o korkunç basıncın altında, o mutlak karanlıkta, milyonlarca yıldır kendi hikayesini yazan bambaşka bir dünya var. Ve siz şu an, insanlık tarihinin en cesur, en çılgın keşif yolculuklarından birine çıkmak üzeresiniz…
21 Aralık 1872 tarihinde ingiliz savaş gemisi HMS Challenger İngiltere’nin Portsmouth limanından tarihi bir sefer için demir almıştı. Normalde buharlı bu gemi bir savaş gemisi olarak tasarlansa da bu sefer öncesinde tüm silahları sökülmüş ve yerlerine laboratuvarlar, ölçüm ekipmanları yerleştirilmişti. 243 mürettebatı ile birlikte inanılmaz bir görev için yola çıkmıştı bu gemi. Daha önce asla kimsenin cesaret edemediği bir görev. HMS Challenger’ın görevi dünyanın etrafında uzun bir yolculuk yaparak tüm okyanusların derinliğini, tuzluluk oranını, akıntıları ve ekosisteminin bir haritasını çıkarmaktı.
Ve tam 3.5 yıl boyunca mürettebat gece gündüz bu ölçümleri yapmışlardı. Yalnız mürettebatın bilim için hayati önem taşıyan bu görev sırasında yaşadıklarını anlamak için onların neler yaşadığını da konuşmak gerekiyor. Bu kimi zaman aylarca kara parçası bile görmedikleri uzun keşif sırasında 60 kadar mürettebatın psikolojisi o kadar bozulmuştu ki daha fazla dayanamayıp kendilerini okyanusun derin sularına bırakmışlardı. 1875 yılında bir gün yine ekip ses dalgaları ile derinlik ölçümü yaparken yine her zaman olduğu gibi belirli bir derinlikten dalgaların çarpıp geri dönmesini bekliyorlardı. Derinlik ölçümü basitçe böyle yapılıyordu. Bir sinyal gönder, onun bir yere çarpmasını ve geri dönmesini bekle. Arada geçen süreyi hesapla ve mesafeyi ölç. Fakat bu sefer bir sorun vardı. Gönderdikleri ses dalgalarını okyanus bildiğiniz yutuyordu. Dipsiz bir kuyu vardı sanki okyanusta. Bekliyorlar, bekliyorlar… Ama yok.
Normalde geçen süreden çok daha uzun bir süre sonra ise ilk sinyal gelecekti. Bu sinyal ise tam olarak 11 km derinlikten yansıyordu. İnanılmaz bir mesafeydi bu. HMS Challenger gemisi ve içindeki mürettebat korkunç bir boşluğun üzerinde duruyorlardı o an. O an gemideki araştırmacılar daha sonra Challenger Çukuru olarak anılacak bir yeri keşfetmişlerdi. O zamana kadar bilinen dünyadaki en derin noktaydı bu. Yani o kadar derindi ki, Everest dağını bir şekilde söküp buraya koysaydınız dağ 1.5 km suyun altında kalırdı. İşte bu ışığın bile ulaşamadığı, korkunç bir basıncın bulunduğu bölgede herhangi bir canlının yaşayamayacağından neredeyse emindi.
Challenger’ın keşif gezisinden sonraki yıllarda bu çukurdan haberi olan diğer araştırmacılar da bu bölgeyi araştırmış ve aslında Challenger Çukurunun çok daha devasa bir oluşumun bir parçası olduğunu keşfetmişlerdi. Challenger Vadisi Pasifik tektonik plakasının Mariana plakasının altına girmesi ile oluşan Mariana Çukuru olarak bilinen 2.5 km uzunluğundaki bir oluşumun bir parçasıydı.
Challenger Çukuru ise işte buranın en derin noktasıdır. Bu noktadaki basınç o kadar akıl almazdır ki bunun için bazı benzetmeler kullanılır. Mesela bu çukurun en dip noktasında bulunsaydınız üzerinizdeki su kütlesi nedeniyle vücudunuzun her bir santimetresinde 1600 tane fil oturuyormuş veya 50 tane Jumbo jet uçağı bulunuyormuş gibi hissederdiniz. Veya vücudunuzdaki tüm moleküller ışık hızında bir anlamda patlardı…
Tabi bu bölge, bu karanlık bilinmezlik bilim insanları başta olmak üzere herkesin zihinlerinde çok büyük bir merak duygusunu da tetiklemişti. Ve bu derinliğe inme cüretini gösteren İsviçreli bir profesör, fizikçi ve mucit Auguste Piccard olacaktı. 1930’larn başında ilk insanlı stratosfer balonunu icat edip bununla ilk uçuşu gerçekleştirdiğinde ve bununla daha önce hiçbir insanın ulaşamadığı bir yükseklik olan 21 km’ye ulaşarak burada kozmik ışınlarla ilgili deneyler yaparak ve çok sevgili dostu Albert Einstein’ın teorileri için kanıtlar arayarak bayağı bir ünlü olmuştu Piccard. Piccard’ın karısı ise artık orta yaş krizinden midir nedir bu adam kendini öldürecek, lütfen bırak bu balon işini deyince Piccard da garip bir anlayış göstererek bunu kabul etmişti. Ama tabi böyle bir adamın kafasında çok daha tehlikeli bir planı olduğundan bihaberdi karısı büyük ihtimalle.
Piccard bu çukurdan haberi olduğunda aslında kafasında planını yapmıştı bile. Stratosfere ulaşabilen balon konseptinin derin dalışlara da uygun hale getirilebileceğini fark etmişti. Ve bu tip dalışlar için kullanılan bir tür denizaltı olan ve teknik ismi batiskaf olan aracı icat etmek için çalışmalara başlamıştı. Bir anlamda bu araç aslında bir tür denizaltı zeplini gibi çalışıyor ve yüksek basınçlı bir yolcu kabini ile benzinle dolu bir odadan oluşuyordu. Hava gibi sıkışmayacağı için benzini tercih etmiş ve bazı valfler ile benzin ve su devirdaimi yaparak suya dalmasını veya yükselmesini sağlıyordu tasarımı.
Yatay hareket içinse elektrikli iticiler kullanıyordu.
Piccard ilk prototipini 1948’de tamamlamış ve 3 km’ye kadar ulaşan başarılı insansız dalışlar da gerçekleştirmişti. 1950 yılında ise aracını Fransız Ordusuna satarak Trieste isimli gelişmiş modelini üretmek için işe girişmişti. Uzun süren geliştirmeler, deneyler, denemeler sonrasında ise yine Fransız ordusunun finansmanı ile Trieste’yi de tamamlamış ve 1960 yılında artık Trieste dünyanın en uzun insanlı dalışına hazırdı. Auguste Piccard maalesef bu süreçte yaşlanmış ve 76 yaşına geldiği için kendisi bu tarihi göreve katılamayacak durumdaydı. Fakat oğlu hazırdı. Evet. Kendisi de bir okyanus bilimci olan Auguste Piccard’ın oğlu Jacques Piccard ve onunla birlikte ABD ordusundan Don Walsh 23 Ocak 1960 tarihinde zar zor Trieste’nin kabinine yerleşmişlerdi. Ve görev başlamıştı.
Uzayı keşfeden astronotlardan esinlenilerek “hidronot” adı verilen iki adam toplamda 8 saat sürecek dalış ve çıkışlarına başlamışlardı. Daha önce hiçbir insanın gidip görmediği bir yere, tıpkı 7 yıl kadar önce 1953’te ilk defa Everest Dağına tırmanan Edmund Hillary ve Tenzing Norgay gibi yepyeni bir sayfa açmaya hazırlardı.
Onları orada ne bekliyordu? Bir canlı görecekler miydi? Sağ salim gidip gelebilecekler miydi? Tüm bu sorular eşliğinde dalışına başlayan ikili sadece 16 dakika sonra afotik bölgeye yani ışığın ulaşamadığı derinliğe ulaşmışardı bile. Küçücük camlarından dışarıda sadece biyolüminesan yani ışık saçan küçük organizmalar görünüyordu. İkili ilerlemelerini bir radyo aracılığı ile ana gemiye bildiriyorlardı. Ama derinlik ve basınç göstergelerinden başka söyleyecekleri bir şey de yoktu aslında. Zifiri karanlıktı her yer. Tabi sıcaklık da hızla düşüyordu kabinde.
Dalışın neredeyse yarısındayken ikili artık ana gemi ile iletişimin kesildiğini fark ettiklerinde bir miktar endişelenmiş fakat bunun artık bu derinlikteyken normal olduğunu düşünüp dalışlarına devam etmişlerdi. Artık dış dünyadan tamamen kopmuş iki insan daha önce hiç ulaşılmamış karanlık bir dehlize doğru yol alıyordu.
Fakat asıl endişe dalışın neredeyse sonuna gelmişken baş gösterecekti. Tamamen sessiz ve karanlık o derinlikte araçtan büyük bir gürültü kopmuştu. Kalın gözetleme penceresinin dış kısmı basınca dayanamamış ve çatlamıştı. Aslında bu tip bir tehlike için araçta güvenlik ekipmanları vardı ve hızlıca yüzeye çıkmaları için gerekli ayarlamalar yapılmıştı. Ama tabi kabinin çatlaması ve bir anlamda içe doğru patlaması durumunda hiçbir şey onları kurtaramazdı. Neyse ki çatlak sadece dış kısımda ve daha fazla ilerlemiyor gibi görünüyordu. Bu endişeler içerisinde araç ise kısa bir süre sonra Trieste’nin gövdesi Challenger çukurunun tabanına, dünyada hiçkimsenin görmediği, hayal bile edemeyeceği o karanlığın ortasına yavaşça iniş yapacaktı. İkili göstergelere baktığında ise derinlik 11520 metre basınç ise 1099 atmosferik basınç olarak görünüyordu. Aracın ışığını açtıklarında ise milyonlarca yıldır ışık görmemiş yerler aydınlanmış ve ikili gözlerine inanamamıştı. Zira hemen önlerinden bir yassıbalık geçivermişti. Bu görevin onuruna Trieste balığı olarak da bilinir bu balık. Hemen yukarda birkaç tane karides ve denizanası da süzülüyordu. Belli ki burası o kadar da sakin bir yer değil, akıntılar buraya da uğruyor, oksijen getiriyor olmalıydı. Ama o basınç altında… Mikroorganizmalardan çok daha karmaşık bu canlılar… Nasıl olabiliyordu? Evet. Yaşam her yerde bir yolunu buluyordu belli ki…
İkili burada önce tozun dağılması için 15-20 dakika kalıp biraz daha gözlem yaptıktan sonra ağırlıkları bırakıp yükselişlerine başlamış ve sorunsuz bir şekilde bu tarihi görevi tamamlamışlardı. Tabi ABD’nin de dahil olduğu ve Nekton Projesi kapsamında gerçekleştirilen bu dalışta krediyi toplama işini de kimseye bırakmamış, Walsh ve Piccard Washington’a getirilmiş, dönemin başkanı Eisenhower’dan madalyalarını almışlar ve ABD burada da dünyanın en derin noktasına Sovyetlerden önce ulaşmanın gururunu dünya ile paylaşmıştı. Sonrasında ise bu gururla kalmış bu projeden de çekilmişlerdi. Zira daha büyük bir hedefleri vardı o dönem. Aya ayak basmak.
Fakat bu aslında bir anlamda Aya ayak basmaktan çok daha zor bir görevdi düşününce. Ve gerçekten de 52 yıl boyunca başka hiçbir insan o çukura inme cesaretini gösterememişti. Walsh ve Piccard’ın o zaman tahmin edemeyeceği şey ise onlardan sonra oraya inecek üçüncü insanın dünyanın en ünlü yönetmenlerinden biri olacağıydı. Evet. 2012 yılında, Titanic’in yönetmeni James Cameron Challenger çukuruna inen üçüncü insan olacaktı. Bu dalışı ile ilgili de bir belgesel mevcut, ilgilenenler izleyebilir.
Sonrasında ise bir kişi daha bu çılgın göreve kalkışmış ve bu isim de ismini tarihe ilginç bir şekilde yazdırmıştı. Victor Vesovo. Bir girişimci, bir macera tutkunu ve bir çılgın aslında. Ve kendisi 2019 yılında Challenger çukurunun diğerlerinden birkaç metre daha derin bir noktasına inerek dünyanın en derin noktasına ulaşan ilk insan ve bu çukura inen 4. Kişi olmuştu. Onun hikayesini ilginç kılan ise kendisinin hem everest dağına tırmanarak dünyanın en yüksek noktasına hem de bu dalış ile en derin noktasına ulaşan tek kişi olmasıdır. Hem en dipte hem zirvede bulunmanın ironik bir tezahürü kendisi.
Bu çukur elbette sonrasında birçok insansız araç ile tarandı ve tahminimizden çok daha canlı bir ekosistemi olduğu keşfedildi. Fakat şunu da biliyoruz. Dünyamızın okyanuslarının sadece %5’ini keşfedebildi insanlık. Daha gitmediğimiz, görmediğimiz, bilmediğimiz ne dünyaların olduğunu, buralarda hangi canlıların yaşadığını bilmiyoruz. Bu derinliklerde dünya ve canlı tarihinden de sayısız şey keşfedilmeyi bekliyor. Belki de uzay araştırmaları kadar keyifli ve heyecan verici bir alan.




