Not: Burada da NASA, ESA, bilimum uzay ajanslarından ve yine Youtube’dan bulabildiğin tüm kuasar animasyonlarını kullanabilirsin. Youtube’dan aldıklarını 10 sn geçmeyecek şekilde kullanırsın. Kara delik stock’ları olabilir. Mümkün olduğunca alakalı olmasına dikkat edersin. Müzik ve ses efekti kullanımını da test edebilirsin bunda. Konunun yükseldiği kısımlarda dramatik arkaplan, yıldız patlamalarından bahsettiğim yerlerde yine alttan alttan müzikle birlikte kozmik patlamalar gelebilir. Sakinleşme kısımlarında klasik müzik, piyano vs. girebilir gibi…
Yıldızlar. Gökyüzünü süsleyen, harika görünen cisimler. Kimileri için romantik akşamların yoldaşları. Ama yıldızlar, yanında bulunmayı hiç de istemeyeceğiniz şeyler. İçlerinde her saniye binlerce dünyayı anında yok edebilecek düzeyde, 100lerce milyar megaton termonükleer patlamanın gerçekleştiği ve bu patlamaların hiç durmadığı müthiş cisimler aslında. Ya da nebulalar, bir videomda kendilerinden bahsetmiştim. Evrenin güzellik yarışmasının birincileri demiştim. Ama onlar da. İnanılmaz bir toz ve gaz bulutu fırtınasının içinde dev yıldızların büyük bir ihtişamla doğduğu dur durak bilmeyen kozmik fabrikalar aslında.
Kara delikler, nötron yıldızları, galaktik çarpışmalar… Uzay. Sonsuz boşluğun içinde her anında bir hikaye bulunan en heyecan verici çalışma alanı. Ama bu hikayenin içinde, tüm bu saydıklarımızın varlığına gölge düşürecek, onları çocuk oyuncağı gibi gösterecek bir cisim var. Cisim de demek zor aslında. Bir olgu… Kuazarlar. Bildiğimiz tüm yıkıcı, ihtişamlı, patlayıcı ve estetik her şeyi bünyesinde barındıran, içinde bulunduğu galaksiyi sönük bırakan, bir galaksi içindeki her şeyi ışıtan ve ısıtan, görüp görebileceğiniz en parlak cisimler, evrenin en sıradışı olguları.
Uzay araştırmalarının ileri teknoloji radyo teleskopları ile desteklenmeye başlandığı zamanlarda, 1950 ve 60’larda tabi şimdiye göre bu teleskopların kapsama alanı çok kısıtlıydı. Genel tarama anlamında çok işe yarasalar da mesela bir cismin tam yerini saptama konusunda çok iyi değillerdi. Misal 1950’lerde uzayın derinliklerinde böyle bir tür radyo dalgası tespit ettiler. Biraz balonumsu görünüyordu bu dalga. Çok geniş bir alana yayılmış gibi görünüyordu. O yüzden nerede, ne olduğunu anlamamışlardı.
1962 yılında ise astronomide “okültasyon” ya da örtülme olarak bilinen olay sayesinde bir şans yakaladılar. Bu olayda misal ay astronomların anlamaya çalıştığı bu çok parlak gök cisminin önünden geçmiş ve bir anlığına kaybolan radyo sinyali sayesinde diğerlerinden ayrılarak yaklaşık olarak nereye bakmaları gerektiğini anladılar. Bu değişik teknik sayesinde bu radyo sinyalinin kaynağı olarak yıldıza benzeyen mavimsi bir ışık kaynağı gördüler. Hemen optik teleskoplarla bu garip yıldıza biraz daha yakından baktılar ve gelen ışığın spektrumunu incelediler. Ama bilinen hiçbir yıldızın spektrumu ile yakından uzaktan alakası yoktu bunun.
Öncelikle bildiğimiz kırmızıya kayıyordu ışığı. Redshift diye biliyoruz bunu. Dalgaboyunun çok geniş olduğu ve ışığın evrenin genişlemesi nedeniyle çok çok uzaktan geldiği anlamına geliyordu bu. Yani bu cisim bayağı uzaktaydı. En az iki milyar ışık yılından bahsediyoruz. Ama gelen ışığa baktıklarında bir kez daha şaşırdılar. Bu kadar uzaktan bu kadar parlak bir ışık. Garipti. Onlarca galaksiyi bir araya getirseniz o kadar ışık çıkmazdı öyle söyleyelim. Hem de bu kadar küçük bir alanda…
Tabi teoriler ardı ardına geldi. İlk düşünce tabi galaksisinin enerjisini kullanmayı başaran uzaylılardı. Sonra bir alana sıkışmış onlarca nötron yıldızı olabileceği de söylendi. Uzun bir süre de pek bir cevap bulunamamıştı buna. O yüzden bu cisme “quasi” star dediler. Latincede “gibi” “benzeri” anlamına gelen “quasi” ön ekiyle birlikte. “Yıldız gibi” bir anlama geliyordu bu. Sonrasında ise birleştirilerek “quasar” dediler kısaca. Ama tabi isim öyle kalmış olmasına rağmen baktıkları hiç de yıldız gibi bir şey değildi. Daha sonra anlaşılacaktı bu… Baktıkları şey bir kuazardı ve kuazar da şöyle bir şeydi: Şimdi.
Evrenin ilk zamanları, özellikle hidrojen zengini toz ve gaz bulutunun aşırı sıcak plazmadan kurtulduğu dönemleri çok acayip zamanlardı. Bu gaz ve toz bulutundan ilk galaksiler oluşmaya başladığında evren bir yıldız doğum patlaması yaşayacağı bir döneme girecekti. İnanılmaz bir hızla yıldızlar doğuyordu bu karmaşa içinde. Kocaman, hidrojenden çok da fazla oluşacak malzemesi olmayan dev yıldızlardı bunlar.
Tabi bu hızlı yıldız doğumunun bir sonucu da birçok yıldızın çok kısa sürede bir süpernova ile patlamasıydı. Acayip zamanlardı. Bir taraftan müthiş bir hızla yıldızlar doğuyor, diğer taraftan bazıları patlamaya başlıyordu. Havai fişek gibi süpernovalar yaşanıyordu. Kaos. Yani bu şu anlama geliyor. Bu dönemlerde herhangi bir yaşam formundan bahsetmek pek mümkün değil. Çok uzun bir süre evren herhangi bir organizmanın ortaya çıkabilmesi için hiç uygun değildi. O olgunluğa çok uzun süre sonra oluşacaktı. Bu dönem de dünyamızda ilk organizmaların ortaya çıktığı döneme denk geliyor aşağı yukarı.
Fakat bu dönemde bu yıldız doğum patlamasına yol açan bu toz bulutu ayrıca ilk kuasarların doğumunu da besleyecekti. Bu dönemde oluşan ilk kara delikleri düşünün. Bildiğimiz kadarıyla tüm galaksilerin merkezinde bulunan evrenin geri dönülemez son durakları. Özellikle bu galaksilerin merkezindeki kara delikler ki birçoğu süper kütleli kara delikler oluyor bunlar, gerçekten canavarlar.
Eğer söz konusu galaksi gaz ve toz bulutu açısından zenginse bu süper kütleli kara delikler bu buluttan beslenmeye başlıyor. Müthiş çekim gücü sayesinde kara deliğin olay ufkuna doğru yol alan toz bulutu bu sırada inanılmaz hızlara ulaşıyor. Kara deliğin olay ufkunun civarında ise toplanma diski dediğimiz yerde son hızlarına ulaşıyor. Neredeyse ışık hızına yakın bir hızda hareket eden bu toz bulutu bir noktada hareketin ısıya dönüştüğü bir noktaya geliyor. Kütle ne kadar büyükse ve kara delik ne kadar açsa bu dönüşüm öyle bir hale geliyor ki akıl almaz bir ışık çıkıyor ortaya. Oluşan enerjiden çıkan bir ışık.
Bu ışık ile çok güçlü bir gaz fırtınası kara deliğin merkezinde bulunduğu galaksiye yayılmaya başlıyor. Ve oradan da evrene… Bakın. Çok parlak cisimler derken şundan bahsediyoruz. Mesela bildiğimiz en büyük kara delik TON 618 isminde dev bir canavar. Ve TON 618 de bir kuasar. Ve TON 618’den yayılan ışık bir değil, bin değil, milyon, milyar değil… Tam 140 trilyon tane güneşe eşdeğer bir ışıktan bahsediyoruz. Ama sorun şu. Ya da belki de iyi haber. Yakınlarda hiç kuasar yok. Olması da mümkün değil. Zira bir kuasarın oluşması için çok küçük bir alanda çok büyük oranda toz bulutu olması gerekiyor. Bu koşullar da evrenin ilk zamanlarında mevcuttu.
Yani evren ilk dönemlerinde bir kuasar oluşum çağı da yaşamıştı. Nispeten kısa süren bir dönemdi bu. Sonra evren genişlemiş, mevcut toz bulutlarının bir çoğu yıldızlara, yıldız sistemlerine dönüşmüş ve bir noktada kuasar çağı sona ermişti. O nedenledir ki bildiğimiz en yakın kuasarlar en az fazla 2 milyar ışık yılı uzaklıkta. Kuasarlarla ilgili başka bir düşünce de evrenin enerji kaynakları olduğu yönünde. O kadar yüksek bir enerji üretiyorlardı ki evrenin enerji ihtiyacını karşılıyorlar, uzak galaksilerde bile tepkimeye neden oluyorlardı.
Bahsettiğimiz gibi bu kısa sürmüş ve kuasarlar bir süre sonra, evrenimiz 4 milyar civarı yaşındayken yavaşlamaya başlamış ve yıldız doğumu da yavaşlamış ve süpernovalar da haliyle azalmıştı. Bunun temel nedenlerinden biri de yine en başta bu kaosa neden olan kuasarlardı. Saldıkları çok yüksek ısı ve enerji galaksi içindeki toz bulutunun da ısısını artırmış ve bu sıcak toz bulutu artık birleşerek yıldız üretecek durumda değildi. Ortalık sakinleşmiş, daha stabil galaksiler oluşmaya başlamış ve bir süre sonra da yaşam artık oluşabilecek ortamı bulmuştu.
**Yani kuasar çağının sona erdiğini söyleyebiliriz. Şu anda kısıtlı imkanlarla görebildiklerimiz ise aslında evrenimizin ilk dönemlerinin bir hatırası gibi. Her şeyin başladığı o dönemin anıtları. Ama tabi dikkat ederseniz hikayenin merkezinde yine kara delikler yer alıyor. Hala hakkında çok az şey bildiğimiz bu garip olguları bir anlayabilirsek, gerçekten çözebilirsek… Kara kutu diyorum ben onlara. Sanki evrenin tüm gizemini saklayan, içlerinde her şeyin şifresini saklayan kara kutular. Şifreyi kırabildiğimizde ise. Bilmiyorum. Stephen Hawking’in de tüm hayatını adadığı çalışmalarının merkezindeydi bunlar.
Her şeyin teorisini bulmaya çalışırken de onlara bakmıştı. Kimbilir. Belki bir gün. O şifreyi kırabiliriz. Her ne olursa olsun. Kuasarlar başta olmak üzere uzayı, evreni araştırmak, anlamak, anlamaya çalışmak çok çok zevkli değil mi? Astronomiyi tüm eğitim müfredatlarına bir şekilde yerleştirebilsek keşke. Evrenin ihtişamı ile tanışan bir insanın onu anlama yolunda harcanan tüm bilimsel çalışmalara çok daha büyük heyecan duyacağına inanıyorum zira. Matematiği, fiziği, kimyayı anlatmadan önce tüm bunların neyi anlamaya çalışırken ortaya çıktığını anlatsak birçok şey düzelecek gibi… Bilmiyorum. Sizce?




