Biliyoruz. Soluduğumuz hava. Gözlerimize bomboş görünen o alan boş değil. Ama ne kadar dolu olabilir ki? Şöyle ki: 1 metreküp havada trilyonlarca molekül bulurdunuz. Biz bunları görmüyoruz elbette, neyse ki görmüyoruz. Yoksa hiçbir şey göremez olurduk zaten. Ama evet. Atmosferin bayağı bayağı dolu olduğunu zaten biliyoruz. Bu çok şaşırtıcı gelmeyebilir. Çıkalım atmosferden. Uzay boşluğuna gidelim. Ve oradan 1 metreküp hava alıp bu sefer ona bakalım. Yani birkaç tane atom yakalanabilir diye tahmin ediyorsanız, şöyle söyleyeyim. Uzay boşluğu dediğimiz boşlukta, 1m3’lük bir alanda 10 milyondan fazla parçacık bulunur. Ama?
Tamam şöyle diyelim. Güneşten gelen sayısız parçacığı biliyoruz. Kozmik ışınlar. Bunlar neden oluyordur bu milyonlarca parçacığa. Daha da uzaklaşalım o yüzden. Galaksimizin en boş yerlerinden birine gidelim. En yakın yıldızdan bile en uzağa… Burada da bir metreküp alanda en az 100 bin parçacık bulacaksınız… E nerede boşluk bulabiliriz? Çıkalım galaksimizden de. Galaksiler arası boşluğa atalım kendimizi. Bu kez bırakın yıldızları, galaksilerin bile olmadığı bir yerden bir metreküp boşluk alalım ve bakalım.
Evet. Bu sefer gerçekten de sadece birkaç atom görebiliyoruz… 13 milyar yıldır galaksiler tüm kalıntıları kendine çekerek bir anlamda bu boşluğu süpürmüş durumda. Ama dikkat edin. Hala onlarca parçacık yakalanabiliyor burada. Peki daha boş bir yer var mıdır evrende? Kısa cevap. Evet. Cosmic Voids… Kozmik Boşluklar… Burada önden bir uyarıda bulunayım. Bu konu varoluşsal bir kriz yaşıyorsanız bu krizi daha da şiddetlendirebilir. Kendinizi kaybetmeye ve sonra tekrar bulmaya hazırsanız başlayalım. Şimdi durum şu.
Evrende bazı boşluklar ve süper-boşluklar bulunur. Bunlar neredeyse 14 milyar yıldır bir yerlerde kümelenen parçacıklar sonrasında galaksiler ve galaksi gruplarının oluşması sonrasında arda kalan boşluklardır. Bazıları “boşluktur”, bazıları ise “süper-boşluktur”. Yani milyonlarca ışık yılı çapında neredeyse hiç ama hiçbir şeye rastlayamadığınız yerlerdir bunlar. Ve bunlardan bayağı var. 330 milyon ışık yılı çapındaki Boötes boşluğunda mesela sadece 60 küsür galaksi keşfedilmiştir. Bu galakside herhangi bir gezegende bir medeniyet var olduysa evrendeki en yalnız medeniyetlerden biri olabilir.
Fakat. Bu yalnız medeniyet için üzülmeye başladıysanız sizi burada durdurmam gerekiyor. Zira biz… Bizim galaksimiz. Samanyolu. Aslında. Evrende keşfettiğimiz en büyük süper-boşluğun tam ortasında. Local Hole diyorlar. KBC Boşluğu da diyorlar. Ve tam 2 milyar ışık yılı çapında bir boşlukta bulunuyor bizim galaksimizin de içinde bulunduğu yerel galaksiler mahallesi. Korkunç bir boşluktan bahsediyoruz. Korkunç… Işık hızında yol alsanız bile 2 milyar yıl boyunca başından sonuna bir şeye rastlamanızın mucize olduğu bir boşluk… Tetiklendi mi bir şeyler? Bir korku kapladıysa içinizi merak etmeyin. Yalnız değilsiniz. Nihilofobi yaşıyor olabilirsiniz.
Ve bu gerçekten de birçok insanın nefesini kesebilecek düzeyde bir korku. Boşluk korkusu. Boşlukta kalma, boşlukta kaybolma korkusu. Ve evrenimiz bu korkuyu tetikleyebilecek yığınla nedenle dolu. Ama biz konumuza geri dönersek. Boşluk diyorduk. Gerçekten hiçbir şeyin var olmadığı bir boşluk mümkün mü? Hem evet. Hem de hayır. Nereden baktığınıza göre bu cevap değişir. Eğer bahsettiğiniz keşfettiğimiz parçacıklardan bir tane bile bulunmayan bir boşluksa, evet. Bu kozmik boşlukların büyük bir kısmı tek bir atomun bile bulunmadığı alanlardan oluşur.
Fakat bu boşluğu, bu parçacık eksikliğini tamamen “hiçlikten” ibaret görüyorsanız işte orada yanılıyorsunuz. Kuantum mekaniği burada sizi yanıltmak için tekrar sahneye çıkıyor. Hiç ama hiçbir atom taneciği bile bulunmayan bir boşluğa baktığınızda, doğru açıdan, doğru cihazlarla baktığınızda aslında bir “enerji” görürsünüz orada. Kuantum alanlarından gelen bir enerji. Elektron alanı, foton alanı gibi.. E ama bu boşluklarda elektron da yok foton da. Bakmıştık hani. Evet. Yok. Ama hiçbir parçacık olmasa dahi. Vakumda. Hiçlikte. Kalıntı enerjisi adı verilen. Zero-point de denen. Sıfır nokta enerjisi olarak bilinen enerji kalıntısı bulunur.
Ne demiştik daha önce de. Uzay boşluğu aslında boş değildi. Ve bu kalıntı enerjinin kuantum dalgalanmalarına neden olduğunu da söylemiştik. Evet. Bu boşluk enerjisini yakalayabilmiştik. Müthiş bir başarıdır insanlık adına bu. Hem ürkütücü. Ama bir o kadar da hayranlık uyandırıcı bir görüntü bu. Bu dalgalanmalar da aslında bize başka bir şey söylüyor. Çünkü soru basit. Hiçbir şey yoksa. Hiçbir parçacık vs. yoksa nasıl oluyor da bu enerji dalgalanmaları ortaya çıkıyor. İşte burada algımızı biraz değiştirmemiz gerekiyor. Hiçbir parçacık yok derken bildiğimiz anlamı ile parçacıklar yok diyoruz aslında.
Ve aslında burada bu enerji dalgalanmalarına neden olan şey “sanal parçacıklar”. Her an, her “plank-zamanında” uzayın bu hiçlik diye bildiğimiz noktasında, sürekli “sanal-parçacık” olarak bildiğimiz, asla var olamayan, sadece bir anlığına görünüp kaybolan parçacıklar doğup ölüyor. Var olup, yok oluyor. Sürekli, her an. Ve bu var oluş ve yok oluş işte o boşluğa enerji sağlayan şey. Her an yaşanan bir doğum ve ölüm hikayesi. Boşluğa can veren kısa bir ömür. Peki ya sonrası? Yani her şeyin. Galaksilerin, yıldızların, parçacıkların… Hatta zamanın. Bittiği bir an. Şu an içinde bulunduğumuz evren, genişliyor. Hem de sabit hızla değil.
İvme kazanarak. Yani uzak galaksiler sadece bizden uzaklaşmıyor, her geçen saniye daha da hızlı uzaklaşıyorlar. Bu da demek oluyor ki, bir gün… gökyüzünde yıldız kalmayacak. Yüz milyarlarca yıl sonra, ışıkları bize ulaşamayacak kadar uzaklaşmış yıldızların evreninde, sadece karanlık kalacak. Ama bu sadece başlangıç. Evet. Aslında sonun başlangıcı da tam olarak burası. Bir soluklanalım isterseniz devam etmeden önce. Kısa bir aradan sonra kozmik yolculuğumuz devam edecek. Evet. Yüz milyarlarca yıl sonra her şey o kadar uzaklaşacak ki sadece karanlık olacak demiştik. Ve bu sadece başlangıç demiştik. Zira yıldızlar da ölüyor. Yavaş yavaş.
Yüz milyonlarca yıl boyunca yanıyorlar. Sonra ya çöküyorlar ya da sönerken çevrelerine ağır elementler saçıyorlar. Bu ölü yıldızlardan geriye ya beyaz cüceler, ya nötron yıldızları ya da kara delikler kalıyor. Yani zamanla… Evren, ışıktan çok ölü yıldız artıklarıyla dolacak. Ve sonra onlar da… Birer birer yok olacak. Şöyle düşünün: Evrenin 10³⁹ yıl sonra ulaştığı noktada, artık nükleer bozunma da durmuş olacak. Beyaz cüceler bile soğumuş olacak. Tüm madde… Tüm enerji… Tüm bilgi… Yavaş yavaş… Termodinamiğin ikinci yasasına boyun eğecek. Entropi kazanacak. Ve kazanmalı. Çünkü kapalı bir sistemde – ki evrenin tamamı böyle bir sistemdir –
düzen daima dağılmaya mahkûmdur. Ve evren, ısı ölümüne doğru ilerliyor. Bu senaryoda sıcaklık farkı kalmıyor. Her şey aynı sıcaklıkta. Yani hiçbir şey çalışamaz hâle geliyor. Hiçbir şey hareket edemez. Hiçbir süreç işlemez. Evrenin tüm enerjisi kullanılamaz hâlde, ölü bir boşlukta kilitlenmiş gibi. İşte bu… Kozmik nihai yalnızlıktır. Tüm galaksiler uzaklaşmış, tüm yıldızlar sönmüş, tüm ışık yok olmuş. Ve geriye sadece… ışıksız bir boşluk kalmış. Ama durun. Daha bitmedi. Çünkü kara delikler bile sonsuz değiller. Stephen Hawking’in öngörüsüne göre, kara delikler bile buzul gibi buharlaşacak.
10⁶⁶ yıl sonra en büyük kara deliklerin bile sonu gelecek. Ve geriye ne kalacak? Hiçbir şey. Ama kelimenin tam anlamıyla hiçbir şey. Ne atom, ne yıldız, ne foton… Sadece boşluk. Ve belki birkaç düşük enerjili nötrino. Zamanın kendisi bile anlamsız hâle gelecek. Çünkü hiçbir şey değişmeyecek. Zaman yalnızca değişim varsa vardır. Ama bu evrende… Değişen hiçbir şey kalmamış olacak. Peki ya bu mutlak boşlukta? Bu ısıdan, ışıktan, maddeden arınmış evrende? Gerçekten de hiçbir şey olabilir mi? Burada kuantum mekaniği tekrar sahneye çıkıyor. Çünkü bu mutlak boşluğun bile… mutlak olmadığını söylüyor bize. İşte burada kuantum tünelleme devreye giriyor.
Boşlukta hiçbir şey olmaması gerekse de, kuantum düzeyde enerji bariyerleri anlık olarak aşılabilir. Ve bu tünelleme… Yeni bir şeyin doğmasına neden olabilir. Yeni bir evrenin. Hiçlikte, bir şeyin yine oluşmasına. Tıpkı bizim evrenimizin bir “hiçlikten” doğduğu gibi. Bir enerji bariyerinin anlık aşılmasıyla… bir kuantum salınımıyla. Yani… Belki de şu an biz, başka bir evrenin ölümünün içinde doğmuş bir yankıyız. O evren öldü. Boşluk oldu. Ve o boşluk, içinden bu evreni doğurdu. Tünelledi. Ve biz buradayız. Ama eğer bu evren, bir öncekinin çöküş anındaki rastlantısal bir kuantum salınımdan doğduysa…
Eğer madde, enerji ve zaman sadece boşluğun kısa süreli bir kararsızlığıysa… O zaman senin şu an burada olman… bir zorunluluk değil. Bir hata değil. Bir tercih hiç değil. Sadece… bir olasılık. Ve bu ihtimalin içinde düşünmeye çalışıyorsan, şunu unutma: Boşluktan korkuyordun ya hani… Belki de hep içgüdüsel olarak bildiğin şey şuydu: O boşluk, aslında senin asıl hâlindi. Ve var olmak… yalnızca ondan kısa bir kaçıştı. Nihilofobi işte burada başlıyor. Ve tam burada bitmeli. Çünkü asıl soru artık bu: Gerçekten bir şey misin, yoksa yalnızca, hiçliğin hatırladığı son hayal misin?




