Dengeden bahsetmek istiyorum. Denge. Tüm hayatımı üzerine kurmaya çalıştığım kavram Dengenin şaştığı, radikalleşmenin başladığı her yerden pılımı pırtımı toplayıp uzaklaştım hep. Bu her konuda böyleydi. Sporda, siyasette, ilişkilerde. Denge şaştığı zaman sorunlar baş gösteriyor. “Makul” bir tartışma ortamı uzaklaşıp gidiyor zira. Aslında bunu “bilimde” de görüyoruz. Garip gelse de bilim dünyasında, bilim iletişiminde veya genel anlamda bilime yaklaşımda da garip bir dengesizlik var. Bir tarafta “bilim sorgulanamaz”cılar… Karşı tarafın tabiriyle “bilim-taparlar”… Diğer tarafta da “karşıtlar”… Her şeye. Ama her şeye karşıtlar…
Bu iki kutup birbirine türlü argümanlarla saldırıyor. “Siz cahilsiniz. Hiçbir şey bilmiyorsunuz. Sorgulamaya hakkınız” yok diyen bir taraf… “Küreselciler sizi kandırıyor, hepinizi uyutuyorlar” diyen diğer taraf. Buradaki temel “dengesizlik” ise “şüphecilikte” özünde. Neyden, ne zaman, nasıl, nereye kadar, ne düzeyde “şüphe” duymamız gerektiği ile ilgili bir sorun var galiba. En temel, tartışılamaz gerçeklere bile “şüphe” duyanlarla “bilimi sorgulayamazsınız” tarzı saçma bir oksimoronla cevap veren bir grup arasında sıkıştık kaldık. Biz minimum makul altyapıda, makul argümanlarla tartışmaya çalışanlar öylece izliyoruz olan biteni.
Peki ne yapacağız? Özellikle bilime olan güvenin sarsılması büyük bir sorun burada. Bunu yeniden inşa etmemiz gerekiyor. Bunu nasıl yapacağız peki? Kavga etmeden. Sakin… Şüpheciliğin sınırlarını mantık ile çizerek. Önümüze şüphe duyulamayacak gerçekleri ve şüpheye açık iddiaları koyarak bir analiz yapacağız. Bu işte bize sunulan gerçeklere ne denli şüphe ile yaklaşmamız gerektiğini öğretecek. Ve en önemlisi. Kendi doğrulamamızı nasıl yapmamız gerektiğini öğreneceğiz. E o zaman bunu yapmaya çalışalım biz de… Bilim-taparlar vs. Bilim Karşıtları başlasın… Bir bilim felsefesi probleminden bahsediyoruz burada. Temel sorumuz da şu:
Bilimin gerçeğe ulaştığından nasıl emin olabiliriz? Daha da önemlisi; Bu gerçeğin gelecekte de gerçek olarak kalacağından nasıl emin olabiliriz? Bunu yapmak için temel argümanımızı bir önümüze koyalım. Farklı kaynaklarda gözlemlediğimiz şu. Bilime güven ciddi oranda sarsılmış durumda. Genellikle gelişmiş ülkelerde temel bazı bilimsel gerçeklere kesinlikle inananların sayısı %70 civarında. Nüfusun %30’u ise ağır bir şüphecilik ya da tam bir inkar içerisinde. %30 ciddi bir oran. Bunun sosyal medyanın etkisi ile iyice alevlendiğini düşünürsek daha da artmasını bekleyebiliriz.
Zira daha sonra değineceğimiz sosyal medya etkisi burada çok belirleyici. “Bilgi sahibi olma illüzyonu” yaratma açısından çok çok tehlikeli hale geldi sosyal medya. Ama konuşacağız demiştik. İlk olarak üzerinde durmamız gereken konu “kesinlik” kavramı. Misal. Şu an neredeyse herkes çok iyi biliyor ki ve bilim dünyasında da buna dair bir şüphe yok ki “iklim değişikliği” bir gerçek. Kesin. Ya da “virüsler” hastalıklara neden olur. COVID de bunlardan biridir. Bu kesindir…
Bu yığınla elle tutulur kanıt ile kanıtlayabildiğimiz gerçeklere rağmen hala bunun aksini düşünenler var mı? Evet. İklim değişikliğine, virüslere inanmayanlar var. Ya da en azından bunların “kesin” olmadığını düşünenler. Burada işte “kesin” kelimesi bir karmaşa yaratıyor.
Karşıtlar genellikle “bilimde kesinlik” yoktur argümanını kullanırlar. Gayet de yerinde bir argümandır bu aslında. Ama nereden baktığımıza göre değişir elbette. Mesela eğer aradığınız kesinlik “matematikteki” kesinlikse, işte evet… O kesinlik her zaman bilimde geçerli olmayabilir. Hatta her zaman bu kesinliği beklerseniz, misal yeterince uğraşırsak 2. Dünya savaşının da aslında hiç olmadığını iddia edebiliriz. O yüzden bilimin en önemli konsepti “beyond reasonable doubt” olarak bilinen kavram devreye girer. Makul Şüphenin Ötesinde, Şüpheye Yer Bırakmayacak Şekilde anlamlarına gelen kavram. Bir örnekle açıklayabiliriz bunu:
Örneğin milyonlarca yıl önce dünyada dinozorların yaşadığını söyleyelim. Bu uzun süre önce bir “spekülasyondan” ibaretti. Daha sonra teorileşti. Bir noktadan sonra ise “şüpheye yer bırakmayacak şekilde” kanıtlandı. Ama hala “kesin” diyebilir miyiz? Aslında matematiksel anlamda hala “kesin” değildir dinozorların yaşamış olduğu. Tabi burada karşıtlar şunu söylüyorlar haklı olarak: “yani bu durumda şüphe duyacak bir şey yok. Ben genler veya elektronlarla ilgili şüpheliyim.” Her seferinde düştüğümüz bir boşluk bu. Bu argüman boşluğunu doldurmamız gerekiyor.
Bunun için Karl Popper’a başvuralım. Özellikle bilim felsefesi konusunda hala tarihin en etkin isimlerinden biridir. Birçok tartışma kendisinde biter. Ama bilmeyenler için garip bir bilgi. Popper’ın kendisi evrim teorisinin bilim olmadığını söylüyordu. Metafiziksel araştırma programı demişti hatta tam olarak. Çünkü evrim onun “felsefesine” uymuyordu. Kesinlik demiştik ya… Tabi bu evrim araştırmacılarını bayağı kızdırmıştı. Popper’a ne yapacağız bu durumda? Şunu anlayabiliriz belki. Popper biraz nasıl söyleyelim… Sertti bu şüphecilik konusunda. Popper’a göre tüm iddialar, tüm düşünceler, tüm teoriler “yanlışlanmaya” çalışılmalıdır.
Buradan yola çıktığımızda bilim dünyasında bir kesim hala dinozorların varlığını “yanlışlamaya” çalışıyor olmalı. Ya da dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğü gerçeği. Bunu biliyoruz. Yani. Zamanında bir hipotezdi bu. Sonra sağlam bir teoriye dönüştü. Sonunda da “şüpheye yer bırakmayacak şekilde” kanıtlandı. Ama Popper’a göre aslında bunu hala yanlışlamaya çalışmamız gerekiyor… E nerede duracağız peki? Bunun sınırı nerede? Neye güveneceğiz?
Bir de Thomas Kuhn örneği var. 1962 tarihli Bilimsel Devrimlerin Yapısı isimli kitabı. 20. Yüzyılın en önemli bilim felsefesi kitabıdır belki de. Birçok insan da aslında bu açıdan Kuhncudur diyebiliriz. Kuhn özünde bilimsel devrimlerin arkasındaki paradigmalardan bahseder. Bir dönem. Devrimlere götüren dönemler vardır der. Biz de şu an bir “paradigma” içerisindeyiz ve yakın zamanda bir devrim bekleyebiliriz diye düşünülür. Tıpkı geçmişte olduğu gibi. Peki bundan emin olabilir miyiz? Kuantum mekaniğinde, kimyada, genetikte gördüğümüz geçmiş devrimler bize gelecekte de kesin olarak devrimler olacağını söyler mi?
İşte bundan emin olamayız. Eğer bunu temel bir gerçeklik kabul edersek, yani kesinlikle paradigma değişimleri yaşanacak dersek bu bilim karşıtlığında şimdiki “temellendirilmiş” gerçeklerin de güvende olmadığı yanılgısına neden olabilir. Çizgileri doğru çekmek çok önemli. Asıl önemli noktalardan birine gelmek istiyorum aslında. Kime güveneceğiz? Kime güveneceğimizi nereden bileceğiz? Bunun cevabı o direkt “şuna güveneceksiniz” tarzında verebileceğimiz bir cevap değil. Bu sorunun cevabı eğitim sistemimizdeki çok büyük boşluklardan birini de gözümüzün önüne seriyor aslında. Eleştirel düşünmeyi.
COVID pandemisi en bariz örneklerden biri belki de. Benim gibi bir bilim iletişimcisi bilimsel gelişmeleri takip etmek zorunda, okumak, araştırmak. O yüzden belirli bir ölçüde bilim ile ilgiliyim. Ancak nüfusun büyük bir kısmı COVID ile birlikte bilim ile, bilim insanları ile hiç olmadığı kadar haşır neşir oldu diyebiliriz. Çünkü bir salgın var. Ve sizin bireysel olarak bir şeyler yapmanız gerekiyor. Ne yapacağınızı, nasıl yapacağınızı da size söyleyen birileri var. Ama ölüm-kalım meselesi var ortada ve daha önce hiç tanımadığınız, bilmediğiniz bir konuda, tanımadığınız insanlar size bir şeyler söylüyor. Ne yapacaksınız? Nasıl davranacaksınız?
Aslında bir çözümü var. Siz de bilim insanı olacaksınız! Biyoloji, viroloji, tıp, genetik vs. hangi alanda uzmanlık gerekiyorsa o alanda uzman olacaksınız. Bu durumda tüm literatürü, çalışmaları okuyabilir, kendi kararınızı verebilirsiniz. E tabi bu mümkün değil. En azından tüm makaleleri, araştırmaları, çalışmaları okusanız? Aslında olabilir. Yapabilirsiniz bunu ama… Ona da zamanınız olmayabilir. Bazen binlerce makale çıkıyor bir konu ile ilgili… Bu durumda işte bazı “yargı mekanizmalarınız” olması gerekiyor.
En kolayı tabi ki bilim topluluğunu değerlendirmek. Öncelikle bilim insanlarını doğru seçmeniz lazım. COVID ile ilgili bir astronomun söyledikleri bir şey ifade etmeyecektir. Doğru insanları ve topluluğu hedefinize aldıktan sonra herhangi bir tartışma konusunda bu topluluk içerisindeki karşıt fikirlerin oranına bakabilirsiniz. Örneğin aşı konusunda. Eğer herhangi bir aşının etkinliği konusunda alanında uzman bilim topluluğu arasında örneğin %80’e 20 gibi bir oran varsa… Burada biraz yargı size kalıyor. Yani %80’i etkili olduğunu söylüyor ama bu oranı yeterli bulmayabilirsiniz. Ama çizgi dedik ya. Oran %95’e çıkarsa ne yapacaksınız?
Burada işte bazı fedakarlıklar yapmanız gerekebilir. Çünkü neredeyse asla %100 bir oran bulamayacaksınız. Bu mümkün değil. %90 üstü benim için yeterli diyebilirsiniz mesela. İşte bu da biraz eleştirel düşünce, mantık yürütme vs ile ilgili. İşte bu tam da bize okullarda öğretilmeyen bir yetenek. Literatürü nasıl okuyacağımız… Hadi onu geçtim, bir kitabı bile “nasıl okuyacağımız” öğretilmiyor. Bilimsel literatürü zaten bir kenara koyuyorum.
Çok basit bir örnek. Bir bilimsel makalede mesela eğer bahsettiğimiz düzeyde bir ortak görüş birliği yoksa ama bulgular görüşün doğru olduğunu yüksek oranda gösteriyorsa bu görüşü “yüksek güven aralığı” vs. gibi ifadelerle gösterirler. Bir “güven aralığı” vardır ve bilimsel makalelerde bu aralığı metin içerisinde okuyabilirsiniz… Eğer “entelektüel bağımsızlığınız” varsa. Entelektüel özgürlük. Doğru verileri bularak, kendi kendinize karar verebilme, doğru sonuçlara, en azından en yakın sonuçlara ulaşabilme yeteneği. Burada da işte bilim topluluğunu iyi değerlendirebilmek gerekiyor. Bilim insanlarının da bir insan olduğunu unutmamak.
Bir ya da iki kaynakta size çok da derine inmeden mantıklı gelen bir argüman bulduğunuzda buna sarılmanız sizi büyük yanıltabilir. Bilim insanlarının da eksikleri, siyasi görüşleri, belirli ajandaları olabileceğini unutmamak gerekiyor. Okuduğunuz o kaynak mesela az önce bahsettiğimiz orana baktığımızda %98’e %2’lik bir görüş farkının %2’lik kısmında olabilir. Kaç tane bilim insanından bahsediyoruz tabi o da önemli ama binlerce, onbinlerce bilim insanının bulunduğu bir toplulukta işte %98 gibi bir oran büyük sayılar yasasını da düşündüğümüzde bu farkları ortadan kaldıracak bir orandır özünde.
O nedenle %2’nin peşinde de olmamak gerekiyor. Size ne kadar mantıklı gelse bile… Ama işte bu oranın kimi zaman bu kadar da net olmadığı durumlarda da insanları “cahil”, “bilim-karşıtı” olarak nitelemeden önce sakin olmamız da gerekiyor. Örneğin dinozorların yaşamış olması şüpheye yer bırakmayacak kadar emin olduğumuz bir konu. Ama dinozorların nasıl yok olduğuna dair bu kadar güçlü bir görüş birliği yok. Bir asteroid olduğuna dair güven aralığı yüksek fakat işte bu hala kapanmış bir konu değil.
Bunun yanında yine ortak görüş birliğine gelirsek. Bilim insanları da yanılabilir demiştik. Tarihten gaflar duyarsınız bazen. İşte 8 mb tüm dünyaya yeter diyenler, kimsenin kişisel bilgisayara ihtiyacı olmaz diyenler veya atom bombası asla üretilemez diyenler… Bunların hepsinin zaman içerisinde çürütüldüğünü görmüşüzdür. Ancak bunu şununla karıştırmamak gerekir. Eğer topluluk içerisinde ortak bir görüş birliği varsa. Ve bu topluluk tüm siyasi, dini veya çok farklı arkaplanlardan gelen bilim insanlarından oluşuyorsa bu durumda tarihte bu ortak görüşün doğru olmadığı neredeyse hiçbir durum yoktur.
Kıtaların ayrıldığı mesela. Bir hipotez sonrasında teorileşmiş, çok büyük bir oranda da kabul görmüştü. Sonra teknoloji gelişmiş ve uyduları gönderdiğimizde bunun kanıtını da görmüştük. Yani yine doğru yere bakabilmek, doğru analiz edebilmek ve yine makul çerçevede karar verebilmek çok önemli. Özetle bilim evreni anlama yolculuğumuzda her zaman en değerli araç olmuştur. Bilimsel yöntemi kullanarak hipotezinizi ortaya atar, kanıtları toplar ve bir teori oluşturursunuz. Bu defalarca ve defalarca kanıtlanır, şüpheye yer bırakmayacak şekilde bulgular ile kanıtlanırsa güven duymanızda bir beis yoktur diyebiliriz.
Yani özünde kılavuzunuz yine kendi aklınız. Ama onu nasıl kullandığınıza arada bir bakmakta fayda var.




