Yokuş Yukarı Akan Bir Nehir
Zamanın çehresi değişmişti. Bir zamanlar “ilerleme” kelimesi umut demekti. Gelecek, her yeni günle birlikte biraz daha aydınlanacaktı. İnsanlık, adım adım, akılla ve bilimle kendi zincirlerini kıracaktı. Öyle düşündük. Ve bu düşüncenin temelleri öyle rastgele atılmadı. 18. yüzyıl Avrupa’sında, Aydınlanma çağında filizlenen bir hayaldi bu. Voltaire’in, Diderot’nun, Kant’ın hayaliydi. Bilginin karanlığı dağıtacağına inanıyorlardı. Toplumun, kilisenin, kralların kör iradesinden sıyrılıp özgürleşeceğine. Ve bu fikir… zamanla kök saldı. Fransız Devrimi geldi. İnsanlar, tarihte ilk kez “ilerlemenin” halkın eline geçtiğini gördü.
Ve sonra Sanayi Devrimi… Birdenbire makineler konuşmaya başladı. Dünya küçüldü. Zaman hızlandı. Her yeni icat, bir öncekini modası geçmiş kıldı. 19. yüzyılda ilerleme artık sadece bir fikir değildi. Bir dogmaydı. Toplumun motoruydu. Ve bu dogmayı en iyi anlatanlardan biri Victor Hugo olmuştu. Şöyle diyordu: “Hiçbir ordu, zamanı gelmiş bir fikrin karşısında duramaz.” İşte o fikir: ilerlemeydi. Ama işte burada kırılmaya başlamıştı her şey. Çünkü o fikir sadece ışık getirmedi. Gölgeleri de beraberinde getirdi. 20. yüzyıla girerken, artık “ilerleme” sadece refah değil… Aynı zamanda savaş demekti. Daha iyi silahlar. Daha hızlı yok etme yöntemleri.
İnsanlık iki büyük dünya savaşını yaşarken… Bu kez “ilerlemenin” bedeli sorulmaya başlandı. Ve şimdi… Bugün burada, bu mikrofonun başında… İnsanlık olarak tekrar soruyoruz: İlerleme gerçekten bizim lehimize mi işledi? Yoksa… bazı şeyleri unutmak pahasına mı ileri gittik?
İLERLEMECİLİĞİN YÜKSELİŞİ
Sanayi Devrimi’nden sonra dünya artık geri döndürülemez şekilde değişmişti. Buharlı makineler, demir yolları, kitlesel üretim… Ama bu değişim sadece fabrikalarda kalmadı. Zihinlerde de bir şeyler kırıldı. 19. yüzyıl sonlarına doğru, Avrupa’da hâkim olan fikir şuydu: İnsanlık ilerliyordu. Ve bu ilerleme, kaçınılmazdı. Bilimle, akılla, düzenle daha iyi bir toplum kurulabilirdi. Moderniteye duyulan bu neredeyse dinî bağlılık, aydınlanmanın mirasıydı. Fakat 20. yüzyılın başı bu inancı yerle bir etti. Birinci Dünya Savaşı patladığında, insanlar ilk defa makinelerle organize bir şekilde birbirlerini yok etmeye başladı.
Sonrasında gelen ekonomik buhran, faşizmin yükselişi ve İkinci Dünya Savaşı, tüm o “ilerleme” hayalini kana ve kül’e buladı. Ama tam da bu yıkımın ardından, yeni bir ilerlemecilik doğdu. Amerika ve Batı Avrupa, bu enkazdan bir düzen kurma sorumluluğunu üstlendiler. Çünkü Sovyetler’in gölgesi artık her yere uzanıyordu. Dolayısıyla Batı sadece yeniden inşa etmeyi değil, bir alternatif uygarlık modeli sunmayı hedefledi. İşte bu noktada, ilerleme artık sadece teknolojik ya da ekonomik değil, siyasi ve ahlaki bir sorumluluğa dönüştü. Amerika’da bu dönüşüm Franklin D. Roosevelt’in New Deal politikalarıyla somutlaştı.
1930’ların Büyük Buhran’ında devletin ekonomiye müdahalesi bir zorunluluktu. Ama aynı zamanda bir dönüm noktasıydı. Sosyal güvenlik sistemi kuruldu, kamu projeleri başlatıldı, işçi hakları ilk kez bu kadar ciddiye alındı. Avrupa’da ise savaş sonrası kurulan refah devleti modeli, benzer bir vizyonun uzantısıydı. Eğitim ücretsiz hale geldi, sağlık sistemleri kamulaştırıldı. Toplum, bireyin değil, kolektifin üzerine inşa edilmeye başlandı. Çünkü artık bir daha kimse 1930’lardaki sefaletin içinden çıkıp faşizme sürüklenmek istemiyordu. Ve sonra 1960’lar geldi. Bu kez talepler sadece ekonomik değil, kültüreldi.
Amerika’da sivil haklar hareketi yükseliyordu. Martin Luther King’in o büyük yürüyüşü… Sadece siyahlar için değil, bir sistemin adalet arayışına karşı verdiği sınavdı. Aynı dönemde feminist hareket yükselişe geçti. Simone de Beauvoir’dan Betty Friedan’a kadar birçok kadın, "kadın olmak yazgı değil, toplumsal bir inşa" diyordu artık. İlerleme sadece makineleri üretmek değil, toplumsal yapıları da yeniden kodlamak olmalıydı. Avrupa’da ise öğrenci hareketleri sokağa döküldü. 1968 Paris olayları, özgürlük, eşitlik ve kendini gerçekleştirme arzusu ile patladı.
Bu yeni kuşak, otoriteyi sorgulayan ve geleneksel değerleri revize etmek isteyen bir kuşaktı. İşte bu yıllarda “ilerleme” artık sadece yukarıdan aşağıya inen bir proje değil, aşağıdan yukarıya çıkan bir talepti. Kadınlar, azınlıklar, işçiler, gençler… Sistemin dışında bırakılanlar seslerini yükseltiyordu. Ve ilerlemecilik, artık sadece bir ideoloji değil, bir kimlik haline geliyordu. “Ben ilerlemeciyim” demek, geçmişin yüklerinden kurtulmak, geleceği şekillendirmek demekti. Daha açık, daha eşit, daha özgür bir toplum hayaliydi bu. Ama aynı anda yeni bir soruyu da tetikledi: "Sürekli ileriye gitmek zorunda mıyız?" Ve eğer öyleyse, ne pahasına?
İLERLEMENİN YORGUNLUĞU: 21. YÜZYILDA NEDEN HERKES TEDİRGİN?
Bir zamanlar umutla bakan gözler, artık şüpheyle çevriliyor geleceğe. Çünkü bir şey oldu. Ya da daha doğrusu, birçok şey… Ve hepsi birden, o “ilerleme” fikrini zayıflattı. Önce 1980’lerde başlayan neoliberal dönüşüm. Margaret Thatcher ve Ronald Reagan liderliğinde tüm Batı dünyası, refah devleti modelinden uzaklaştı. Piyasalar kutsallaştırıldı. Devlet küçültüldü. Kolektif çıkarlar değil, bireysel başarı kutsandı. “Toplum diye bir şey yoktur” diyordu Thatcher. Sadece bireyler ve onların rekabeti vardı. Bu yaklaşım başlangıçta dinamizm getirdi belki ama… bir bedeli vardı. İş güvencesi kırıldı. Küreselleşme dalgası, üretimi Uzak Doğu’ya taşıdı.
Batı’daki mavi yakalı sınıf, işsiz kaldı. Kentler, işlevsiz fabrikalarla doldu. Ve işte burada, ilk büyük sarsıntı başladı: İlerleme artık herkese dokunmuyordu. Belli bir kesim için, zaman geriye gitmeye başlamıştı. Bu eşitsizlik dalgası, 2008’deki küresel finans krizinde iyice görünür hale geldi. Wall Street’in açgözlülüğü yüzünden yıkılan hayatlar… Evlerinden tahliye edilen milyonlar… Ama kimse hapse girmedi. Tam tersine, sistemi çökerten dev bankalar kamu fonlarıyla kurtarıldı. İşte o gün, birçok insan şunu hissetti: İlerleme sadece zenginleri koruyordu. Ve bu hissiyat, sadece ekonomik değil, kültürel de bir kırılmayı beraberinde getirdi.
Çünkü o zamana kadar ilerleme, aynı zamanda açıklık ve kapsayıcılık demekti. Azınlık hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği, çevre bilinci gibi değerler hep ilerici politikaların parçasıydı. Ama bu kavramlar, geniş kitlelerle yeterince duygusal bir bağ kuramamıştı. Özellikle de kırsalda yaşayan, kültürel olarak daha geleneksel değerlere sahip olan insanlar için… İlerlemenin dili artık yabancıydı. Kibirli, üstten bakan, onları suçlayan bir dil haline gelmişti. Bir de üzerine dijital çağ geldi. İnternet, sosyal medya ve yapay zekâ ile her şey hızlandı. Ve bu hız, başta heyecan vericiydi. Ama bir süre sonra insanlar şu duyguyla baş başa kaldı:
“Ben bu çağın dışında kaldım.” Algoritmalar ne izleyeceğimizi, ne düşüneceğimizi belirler oldu. Mahremiyet kavramı neredeyse anlamını yitirdi. Ve bilgi bolluğu içinde boğulmaya başladık. Üstelik sürekli “gelişme” beklentisi artık boğucu hale geldi. Her yıl yeni bir güncelleme, yeni bir sistem, yeni bir tehdit… İklim krizi, göç krizleri, pandemi, savaşlar… İnsanlar şu soruyu sormaya başladı: “Nereye kadar?” “Bu sonsuz yenilenme baskısı, insan doğasına aykırı değil mi?” Ve en önemlisi: Tüm bu “ilerleme” vaatlerinin, insanları gerçekten daha mutlu yapıp yapmadığı ciddi biçimde sorgulanmaya başlandı.
Mutluluk anketleri, psikolojik rahatsızlık istatistikleri, yalnızlık oranları… Hepsi aynı şeyi söylüyor: İlerliyoruz ama iyi hissetmiyoruz. İşte bu yüzden, günümüzde ilerlemecilik bir kriz içinde. Artık herkes “ilerlemeden” aynı şeyi anlamıyor. Kimine göre bu, daha kapsayıcı bir dünya kurmak demek. Kimine göre ise, köklerinden kopmuş bir insanlık hikayesi. Ve bu çatışma, günümüzün en büyük gerilimlerinden biri haline geldi. Ama bir dakika… Belki de ilerlemenin krizi, aslında yeni bir kırılma noktasıdır. Tıpkı 1945 sonrası olduğu gibi. Belki de yeni bir paradigmanın eşiğindeyiz. Peki bu yeni paradigma ne olabilir?
İlerlemeyi yeniden nasıl tanımlayabiliriz? Bir kırılma anındaydık. Belki de ilerleme, ilk kez bu kadar sorgulanıyordu. Ama işin daha ilginç tarafı şuydu: Bu sorgulama, sadece entelektüel çevrelerle sınırlı kalmadı. Sokakta, sandıkta, ekranlarda yankılanmaya başladı. İlerleme artık bir “vaat” değil, bir “kuşku” halini almıştı. Ve bu kuşku, politik bir dile dönüştü.
2010’ların başından itibaren dünya, bambaşka bir rüzgârla karşı karşıya kaldı. Birçok ülkede, özellikle de Batı demokrasilerinde, halk desteğini hızla arkasına alan liderler, “artık yeter” diyordu. Trump’ın “Make America Great Again” sloganı, yalnızca Amerika’yı büyütme vaadi değil, bir nostalji çağrısıydı. Brexit kampanyasında “kontrolü geri alalım” diyenler de aynı hissi taşıyordu: Bu ilerleme, bize ait değil.
Ve bu yeni politik dalga, sadece ekonomik adaletsizlikle ilgili değildi. Kültürel bir tepkiydi aynı zamanda. Kimileri, “bizim değerlerimiz tehdit altında” diyordu. Aile yapısı, dinî semboller, ulusal kimlikler… Bütün bu kavramlar, ilerici politikaların uzağında kalmış kitleler için sığınılacak son liman haline gelmişti. Moderniteyle gelen bireyselleşme, bazıları için özgürlük değil, yalnızlık anlamına geliyordu. Kimliklerini kaybettiklerini hissediyorlardı. Ve bu his, öfkeye dönüştü.
Aslında bu, tarihte ilk kez yaşanmıyordu. 20. yüzyılın başında Bolşevik Devrimi sonrası yaşanan muhafazakâr karşı hamleleri hatırlayalım. Radikal dönüşümler, çoğu zaman radikal tepkileri doğurur. Bugün de benzer bir döngü içindeyiz. Cinsiyet eşitliği, LGBTİ+ hakları, göçmen politikaları gibi alanlarda atılan ilerici adımlar, bazı kesimlerce “çok fazla, çok hızlı” olarak algılandı. Ve işte bu algı, modern popülizmin temel yakıtı oldu. Peki bu bir yanlış anlaşılma mıydı? Yoksa ilerlemecilik gerçekten yalnızlaştı mı?
Gerçek şu ki, ilerlemecilik bir noktadan sonra kendini halktan kopardı. Üniversitelerde, sivil toplum örgütlerinde, entelektüel çevrelerde gelişen bu fikirler, geniş halk kitlelerine ulaşırken bir tür “dil kayması” yaşadı. Artık herkesin anlayacağı bir ideal olmaktan çıkıp, sadece belli bir kültürel elitin referans verdiği bir kodlar sistemine dönüştü. Bu durum, ilerlemenin meşruiyetini zedeledi. Çünkü halk, kendini bu projenin öznesi değil, nesnesi gibi hissetmeye başladı.
İşte bu his, sandıkta Trump oldu, Brexit oldu, Orban oldu, Meloni oldu, Modi oldu… Belki de modern zamanların en küresel siyasal refleksi haline geldi. Her yerde benzer sloganlar: “Ulus önce”, “kendi kültürümüze sahip çıkalım”, “artık yeter”. İlerlemenin yarattığı yorgunluk, önce kırgınlığa, sonra öfkeye, sonunda ise siyasallaşmış bir tepkiye dönüştü. Ve bu tepki, bugünkü dünyanın en büyük fay hattını oluşturdu.
Ama bu tepki sadece sandıkla sınırlı kalmadı. Toplumun sinir uçlarıyla örülü, çok daha geniş bir alana yayıldı. Kurumlara olan güven sarsıldı. Üniversiteler, gazeteler, mahkemeler, bilim insanları… Tüm bu yapılar bir zamanlar ilerlemenin taşıyıcı kolonlarıydı. Artık ise birçok kişi için bir tür “sistemin bekçileri” hâline gelmişlerdi.
Amerika’da yapılan bir araştırma, 1970’lerde üniversitelere duyulan güvenin %60’ların üzerindeyken bugün %30’un altına düştüğünü gösteriyor. Avrupa’da ise benzer biçimde gazetecilere ve siyasetçilere duyulan güven son 20 yılda dramatik şekilde azalmış durumda. Otoriteye karşı kuşkuculuk, sadece bireysel bir refleks değil, kolektif bir kimlik halini aldı. Artık birçok insan için “karşı çıkmak” bir değer, “reddetmek” bir duruş haline geldi.
Ve bu durum, özellikle de sosyal medya gibi yeni kamusal alanlarda daha da büyüdü. Çünkü artık herkesin bir mikrofonu var. Ve bu mikrofonla anlatılanlar, geleneksel otoritelerin söylemlerinden çok daha fazla yankı buluyor. YouTube’da bir algoritma uzmanının yorumları, bir üniversite profesöründen daha çok izleniyor. Twitter’da bir “anonim hesap”, bir milletvekilinden daha fazla etkileşim alabiliyor. Bilgi üretimi artık bir diploma meselesi değil; dikkat çekme, duygu uyandırma, hız ve görünürlük meselesi. Bu da ilerleme kavramının etrafındaki anlam dünyasını iyice bulanıklaştırıyor.
Eskiden ilerleme, bir tür “geleceğe ait kolektif mutabakat” demekti. Artık herkesin kendi gerçekliği, kendi ilerlemesi var. Kimi için bu, yapay zekâyla entegre olmuş bir süper toplum vizyonuyken; kimi için toprakla, gelenekle, aileyle yeniden bağ kurmak. İşte bu yüzden, 21. yüzyılda belki de ilk kez, insanlar arasında bir “gelecek uzlaşısı” kalmadı.
Ve bu uzlaşısızlık, kurumları işlevsizleştiriyor. Siyaset karar alamıyor çünkü toplumu artık ortak bir dil birleştirmiyor. Teknoloji firmaları, sosyal sorumluluk üstlenemiyor çünkü kullanıcılar arasında bir etik zeminde buluşmak mümkün olmuyor. Eğitim kurumları, öğrencileri yönlendiremiyor çünkü öğrenilenle yaşanan arasındaki bağ kopmuş durumda.
Bu kırılma en net şekilde Avrupa Birliği örneğinde görülebilir. AB, bir zamanlar ilerlemenin, dayanışmanın ve barışın simgesiydi. Ama bugün? Birçok ülkede halk, Brüksel’i uzak, bürokratik ve dayatmacı bir otorite olarak görüyor. Sığınmacı krizinde yaşananlar, pandemi sürecindeki dağınıklık ve ekonomik sıkıntılara verilen ortak tepkilerin yetersizliği… Hepsi AB’nin ilerlemeci meşruiyetini ciddi biçimde zedeledi. Artık halklar, yalnızca "ilerleme istemiyoruz" demiyor. Aynı zamanda "bize sormadığınız hiçbir şeyi istemiyoruz" diyor. Bu çok önemli bir fark. Bu, post-modern değil; post-güven çağının bir gerçeği.
Ve tüm bu tablo bize şunu söylüyor: ilerleme fikri, eğer ortak bir hikâyeye dönüşemezse, parçalanır. Ve parçalandığında da sadece bir fikir değil, toplumun tamamı çatırdamaya başlar. Çünkü insanlık, hayatta kalmak için yalnızca suya ve ekmeğe değil, anlama da ihtiyaç duyar. Ve eğer ortak bir anlam kalmazsa, kimse aynı yöne yürümek istemez. Ama belki de bu kaosun içinde bir fırsat vardır. Tıpkı tüm tarih boyunca olduğu gibi, eski anlamlar çözülürken yeni anlamlar da doğabilir. Belki de şimdi yapmamız gereken, “ilerlemenin” yeniden ne anlama gelebileceğini birlikte düşünmek. Belki de ilk adım şu soruyu dürüstçe sormaktır:
Neyi "ilerleme" sanıyoruz? Çünkü ilerleme, uzun süre boyunca hız ile eşanlamlı tutuldu. Daha hızlı iletişim, daha hızlı ulaşım, daha hızlı üretim… Hatta daha hızlı değişim. Ama bu hız, her zaman derinlik getirmedi. Tam tersine, bazen sindiremeden geçtiğimiz her aşama, bizi sadece daha da yüzeysel bir yere savurdu. İşte burada John Stuart Mill’in eski ama unutulmuş bir fikrine dönebiliriz: “Fikirlerin pazarı.”
Mill’e göre, bir toplum ancak düşünceler serbestçe dolaşabildiğinde gerçek anlamda ilerleyebilirdi. Farklı görüşler bir araya geldiğinde, birbirlerini çürütmeden önce dinlediklerinde, zaman tanıdıklarında… Ortaya çıkan şey yalnızca bilgi değil, bilgelik olurdu. Bugün unuttuğumuz şey belki de bu: bilgelik, aceleyle değil, zamanla kazanılır. Modern dünyada, sosyal medya algoritmaları bizi birbirimize bağlamak yerine birbirimizden izole ediyor. Katılımın yerini linç, tartışmanın yerini sloganlar aldı. Ama ilerleme, yalnızca “ne istediğimizi bağırmakla” değil, “birbirimizi duymakla” mümkündür. O hâlde şu yeni tanımı düşünelim:
İlerleme, yalnızca ileri gitmek değil; geri bakmayı, durmayı, bazen yön değiştirmeyi de kapsayan bir yolculuktur. Çünkü bazen en devrimci adım, koşmayı bırakıp etrafı dinlemektir. Bu bağlamda belki de ilerlemenin üç temel taşı yeniden inşa edilmeli: Anlam: Daha fazlası değil, daha derini hedeflemek. Gelişme, tüketimi değil anlamı çoğalttığında ilerlemedir. Katılım: Yalnızca seçkinlerin değil, herkesin sesinin duyulabildiği bir sistem. İlerleme, temsilin değil, katılımın arttığı bir süreçtir. Sabır: Kısa vadeli zaferler değil, uzun vadeli dönüşümler hedeflemek. Sürdürülebilirlik, sabrın çocuğudur. Ve belki de bu bakışla şu çağrıyı yapabiliriz:
İlerleme, bir ideolojiden çok bir soru biçimi olabilir. "Nasıl daha adil olabiliriz?" "Nasıl birlikte yaşayabiliriz?" "Nasıl daha derin, daha yavaş ama daha sağlam adımlar atabiliriz?" Bu sorularla yürüyorsak, belki gerçekten ilerliyoruzdur. Yoksa yalnızca hareket ediyor olabiliriz.




