20. yüzyılın hemen başlangıcı tüm dünya için her anlamda bir dönüm noktasıydı. Tüm bilimsel ve teknolojik gelişmeler meyvelerini veriyor, özellikle otomobil denen kişisel ulaşım aracı her şeyi değiştirmeye hazırlanıyordu. Bu devrimin en önemli unsuru ise içten yanmalı motor tasarımı olacaktı. Fakat bir sorun vardı. Bu tasarım ilk haliyle pek dayanıklı değildi. Yani kullanılan yakıt bir noktadan sonra motorların sorun çıkarmasına ve kimi zaman bildiğiniz patlamasına neden oluyordu. Bunun nedeni ise basitçe yakıtın motor içerisinde silindirlerin sırasına uygun olarak sıra ile değil sıkıştırma ile aynı anda yanmasıydı. Daha yüksek sıkıştırma oranına sahip daha verimli ve güçlü motorlara ihtiyaç vardı. Özellikle o dönemde ABD’de yaşanan yakıt sıkıntısı bunu mecbur kılıyordu.
1921 yılında ise sayısız başarısız deneme sonrasında dahi ancak biraz da çılgın bir kimyacı bu sorunu çözecekti. Thomas Midgley geliştirdiği yakıt katkısı hem bu arızaları gidermiş hem de verimliliği artırmıştı. Tüm dünyada da onun geliştirdiği katkı maddesi popüler olmuş, herkes kullanmaya başlamıştı. İşte bir başarı hikayesi gibi başlayan bu girişin aslında tüm dünya ve insanlık adına bir felakete dönüşeceğini kim bilebilirdi ki?
Thomas Midgley General Motors Araştırma Şirketinde çalışıyordu o dönemlerde. Ve 1916’da şirketin sahibi kendisinden motorlarda yaşanan bu problem ile ilgili bir araştırma yürütmesini istemişti. Otomobiller bir tarafa özellikle uçak motorlarında bir tür “vuruntu” şeklinde kendini gösteren bu sorun bayağı bir can sıkıcıydı. Midgley ise işe koyulmuş ve neredeyse eline geçen her şeyi denemişti. Her şeyi derken, erimiş tereyağı filan bile denemişti karışımlarında. Bir noktada ise patronu ile garip bir sohbet gerçekleştirmişti. Çünkü sorunun temelinde ısı problemi yatıyordu. Motorlar temelde çok yüksek ısıya maruz kalıyor ve bu da sorun yaratıyordu. Patronu da şöyle demişti: “Bazı kırmızı çiçekler karda bile açabiliyor… Acaba kırmızı rengin ısı emiliminde bir etkisi olabilir mi?”…
Midgley’e de mantıklı gelmişti bu. Ellerinde kırmızı boya olmadığı için test motorlarında kullandıkları yakıta bir miktar mora çalan iyot eklemişlerdi. Ve garip bir şekilde gerçekten de motordaki sarsıntı ve vuruntu birden azalmıştı. Fakat iyot katkı maddesi olarak kullanılamayacak kadar aşındırıcı ve pahalıydı. Fakat bu bir çıkış noktası vermişti kimyacılara. Atölyenin duvarına bir periyodik cetvel astılar ve başladılar tek tek tüm elementleri denemeye. Bazıları neredeyse mükemmel çalışıyordu fakat o kadar kötü bir koku çıkıyordu ki, bir kimyacı “%90 tasarruf sağlasa da ben bu kokuyla hiçbir yere gitmem” demişti.
En sonunda tetra-etil kalay isimli bir kalay bazlı organometalik sıvı sarsıntıyı tamamen kesmiş ve hiçbir koku da yaymamıştı. Bir tek denemedikleri kurşun elementiydi. Hem kolay bulunan hem de ucuz bir metaldi kurşun.
Tetra etil karışımlarına kurşunu da eklediklerinde atölyede bayağı bir bayram havası olmuştu. Çünkü bu tetra etil kurşun karışımından çok az bir miktar eklediklerinde bile inanılmaz bir verim alabilmişlerdi. Bu büyük bir haberdi. Şirket için milyonlarca dolarlık bir kapı açmıştı bu. Zira bu keşifle birlikte motorlar artık çok daha yüksek ısıya da dayanıklı hale gelmiş ve bugün oktan olarak bildiğimiz bir derecelendirme de ortaya çıkmıştı. Midgley ve arkadaşları söylentilere göre bayağı bir dans etmişlerdi bu keşifleri sonrasında.
Fakat bu zafer sarhoşluğu içerisinde Midgley ve arkadaşlarının gözünden kaçan çok önemli bir detay vardı. Kurşun elementinin insan bedeni, kemikleri ve beyninde bıraktığı etki… Evet. Alice Harikalar Diyarında hikayesindeki Mad Hatter’la ilgili hikayeyi anlatmıştım bir videoda. Şapka imalatçılarının kurşun kullanması nedeniyle bir anlamda halüsinasyonlar görmeye başlaması ile ilgiliydi hikaye. Kurşunun bu etkisi de zaten biliniyordu. Fakat asıl bilinmeyen işte kurşunun insan bedeninde çok yavaş birikmesi ve fark edildiğinde de çok geç olmasıydı. Yavaşça öldüren bir elementti bu. Fakat ABD açısından o zamanlar para önce geliyordu. Kurşunun zararlarını fark eden Avrupa ülkeleri birer birer kurşun bazlı her şeyi yasaklarken ABD pek kulak asmıyordu. Fakat sorun şuydu. ABD’den çıkan bu kurşun bazlı yakıt, ve benzeri her şey tüm dünyaya yayılıyor ve insanları zehirlemeye devam ediyordu. Dünyanın dört bir yanından araştırmacılar Midgley’e ve şirkete yazılar yazıyor, hemen bu tetra etil kurşun kullanımını sonlandırmasını istiyordu.
Bir süre sonra General Motors’un başkanı Pierre du Pont’da bunun farkına varmış, 1922’nin aralık ayında Sağlık Dairesi Başkanlığı bunun zararlarını halka duyurmuş fakat buluşuna biraz kendini fazla kaptıran Midgley şahsen pek ikna olmamıştı. Miami’de tatildeyken “bunu destekleyen deneysel veri yok” demiş ve “sokaklarda kurşun oranı çok çok düşük, kimseyi etkilemez” diye de eklemişti.
Ve Midgley galip çıkmış, Ethyl Gasoline Corporation şirketi kurulmuş, ürettikleri etil-benzin katkısı 1923’te satışa çıkmış ve insanlar da pek bilgisi olmadığı için araçlarını güçlendiren, maliyeti düşüren bu ürüne inanılmaz ilgi göstermişti. Bunu ayrıca 1923’teki Indianapolis 500 yarışında ilk üçün bu katkıyı kullanan araçların kazanması iyice alevlendirmişti. Bu ürün gerçekten de işe yarıyordu. Fakat ne pahasına?
Bunun ilk etkileri şirketin üretim fabrikasındaki işçilerde görülmeye başlanacaktı. Çalışanların kafaları karışmaya, başları dönmeye, halüsinasyonlar görmeye başlamışlardı. Hatta Deepwater’daki üretim tesisi çalışanların sürekli “kelebek” görmesi nedeniyle “Kelebek Evi” olarak anılmaya başlanmıştı. Ve bir süre sonra yavaş yavaş ölümler de başlamıştı. Şirket ise çalışanları suçlamıştı tabi. Biz uyardık ama işçiler bu ürünlere elleriyle dokunuyor, şakalaşmak için birbirlerine atıyor demişti. Üstüne akıl sağlığını yitirenler için “büyük ihtimalle çok çalıştıklarındandır” demişlerdi.
Daha da ileri gidip, bizde de Çernobil sonrası bir bakanın yaptığına benzer bir şekilde, Thomas Midgley gazetecilerin önünde eline kurşunlu benzin dökmüş, sonra koklamış “bir şey olsa ben yaparmıydım?” diyordu. Galiba her ülkede var bu. Neyse. Kısa bir süre yine de bir soruşturma açılmış, ürün raflardan kaldırılmıştı. Ancak soruşturma pek bir şey doğurmamış, insanlar da pek kulak asmamış ve ürün tekrar son hızda tüketilmeye devam etmişti. Bunun üstüne ABD Federal Ticaret Komisyonu “kurşunlu benzin tamamen güvenli” diye açıklama yapınca konu kapanmıştı. Dünya ve insanlık yıllar boyu zehirlenecekti.
1940’ta ise garip bir şekilde bunun sonuçlarını görecektik. Clair Patterson isimli bir öğrenci kayaların yaşını hesaplamak için bir metot geliştirmiş, bununla kaya içeriğini hesaplayıp dünyanın yaşını hesaplamaya çalışıyordu. Fakat topladığı kayalarda bir sorun vardı. Olması gerektiğinden 200 kat daha fazla kurşun vardı kayalarda. Ve daha fazla incelediğinde bu kurşunun kaynağının atmosfer olduğunu görmüştü. Kurşun yağıyordu resmen. Dünyanın yaşını 4.55 milyar yıl olarak gayet güvenilir bir şekilde hesapladıktan sonra dikkatini bu atmosferdeki kurşuna çevirmişti. Tabi yıllar geçiyordu bu arada.
1965 yılında Grönland’daki buzul katmanlarında yaptığı araştırmalarda sorunu tam anlamıyla göz önüne sermişti. 1923’e kadar kurşun seviyesinde bir artış gözlemlenmezken 1923’ten sonra, yani ürün kullanılmaya başlandıktan sonra buzullarda bile kurşun artışı gözlemleniyordu. Hem de öyle böyle değil. Olması gerektiğinden 1000 kat daha fazlaydı. Şirket ne yaptı dersiniz? Patterson’a çılgın bir para teklif etti. Patterson ise tüm sülalesini ve birkaç neslini kurtaracak bu parayı reddedecekti.
Bunun üzerine şirket devlet kurumlarını da yanına alarak Patterson’a savaş açmıştı. Ayarlanmış deneylerle, değiştirilmiş sonuçlarla, Ulusal Araştırma Paneli gibi kurumların gücü ile Patterson’ı yalanlamaya çalışıyordu. Ama Patterson vazgeçmeyecekti. Asla geri adım atmamıştı. Ve en nihayetinde onun da bu direnci sayesinde 1970 yılında Temiz Hava Yasası çıkacak ve kurşunlu benzinin kademeli olarak kullanımdan kaldırılmasına karar verilmişti.
Ama o kadar geç kalınmıştı ki. Bu kurşunlu benzin tam 63 yıl boyunca dünyamızı zehirlemiş, toprağımızda, ekosistemimizde binlerce yıl sonra bile görülebilecek izler bırakmıştı. Bir anlamda insanlık binlerce yıl sonrasına korkunç bir iz bırakmıştı. Bundan çok uzun zaman sonra medeniyet tarihi araştırmalar yaparken bu günleri gördüğünde muhtemelen gözlerine inanamayacaktır. İnsan nasıl bu kadar ahmak olabildi diye düşünecektir. Tabi sorun bu kadar kolay çözülmedi. Avrupa’da ve sonra ABD’de kullanımı 80’lerin sonlarında tamamen durdurulsa da misal Türkiye’de ne zaman son verildi biliyor musunuz? 2006 yılında.
Hatırlayanlar vardır. Benzinliklerde kurşunlu kurşunsuz benzin seçenekleri olurdu. 2006 yılına kadar biz bu zehirli yakıtı kullanmaya devam ettik. Ve bazı gelişmemiş ülkelerde hala daha kullanılıyor.
Ve hala daha bu zehrin insan üzerindeki uzun vadeli etkileri araştırılıyor. Ama özellikle çocukların bu zehre çok daha maruz kaldığı biliniyor. Çocuklarda öğrenme zorlukları, davranış bozuklukları, hiperaktivite ve solunum sorunlarına yol açtığından şüpheleniliyor. Hatta Environmental Research dergisinde yapılan araştırmada çocukların kurşuna maruziyeti ile yetişkinliklerindeki suç oranlarındaki artış arasında da “güçlü bağlantı” olduğu söylenmişti. ABD’deki suç oranlarında 1990 sonrası dramatik düşüşün de bu kurşun kullanımının azalması ile bağlantılı olduğunu söyleyenler var.
Thomas Midgley’e ne oldu diye merak edenleriniz vardır. Kendisi maalesef dünyayı zehirlemeye devam edecekti. Evet. Kendisi ozon tabakamızın da içinden geçen kloroflorokarbonun mucididir. Biraz da garip bir hayal gücü vardı kendisinin. 1935’te verdiği bir konuşmada insanların 100 yıl içinde yaşlanmayı durduracağını, Mars ve Venüs’ü kolonileştireceğini, tavukların domuz boyutuna geleceğini, istediğiniz rüyayı gördüren ilaçların çıkacağını, ziyaretlerin biteceğini, herkesin televizyondan birbiriyle görüşeceğini söylemişti. Bol bol da ödül almıştı kendisi. Fakat bayağı da dramatik bir ölüm bekliyordu kendisini.
Bir tür felç geçirdikten sonra ayağa kalkamadığı için kendisine özel bir yatak tasarlamış, bu yatak sayesinde ayağa kalkabiliyordu. Fakat bir gün yatağın mekanizması bozulmuş, kendisini kablolarla boğarak öldürmüştü… Kimilerine göre Midgley’nin tetra-etili gerekli bir kötülüktü. Bu sayede ekonomi çok daha hızlı ilerlemiş ikinci dünya savaşının da kazanılmasını sağlamıştı. Fakat daha sonra yapılan araştırmalar aslında Etil’in hiç de vaat ettiği kadar verim sağlamadığını, sadece maliyeti düşürdüğünü ortaya çıkarmıştı. Garip bir pazarlama lanetiydi etil. Ve tüm dünya, insanlık olarak bunun bedelini ödedik ve ödemeye de devam ediyoruz. Sonuç?
Söyleyecek pek bir şey yok aslında. İnsanın güç ve para karşısında dönüşeceği şeyin haddi hesabı yok. Dünyayı, insanlığı önceliklendirmeyen hiçbir gelişme uzun vadede fayda sağlamaz, hepimiz bunun ceremesini bir şekilde çekeriz. Siz ne düşünüyorsunuz peki?




