Eveet. Kozmik yolculuğumuzda yine tilki misali döndük geldik buraya. Evimize. Annemize… Suyumuzu, yemeğimizi, soluduğumuz havayı, yuvamızı yapan dünyaya. Tüm çocuklar gibi sanki bunu hep yapacakmış, asla bizi bırakmayacakmış gibi düşünüyoruz değil mi? Annemiz hep yanımızda olacak… Ama biz de büyüdük. Ve fark ettik ki… O da aslında ölümsüz değil. Onun da bir sınırı var, onun da sabrının bir sınırı var.
Bunu zaten anlamıştık ama biz büyüdük dedim ya. Bilim ile, teknoloji ile geliştik aslında. Ve o kadar geliştik ki uzaya bile çıktık. İşte oraya çıkınca anladık aslında dünya annenin limitlerini. Apollo 8’in uçuşunun üçüncü günü gibiydi. Görevin komutanı Frank borman, astronotlar Jim Lovell ve William Anders. Aya iniş için hazırlık görevlerinden birindelerdi. Ayın çevresinde birkaç dönüş gerçekleştirecek, 100 km kadar yaklaşacaklardı. 1968’in noel arefesinde, dördüncü dönüşlerini gerçekleştirirken kafalarını kaldırıp ayın ufkuna baktıklarında bir şey gördüler. Anders hemen kamerasına sarıldı ve gördüğü şeyin fotoğrafını çekerken “Aman tanrım. Çok güzel” diyerek “dünyanın doğuşunu” çekti.
Lovell sonra şöyle söylemişti. “Karanlığın içinde nereye bakarsak bakalım renk görmüyorduk. Siyah beyaz bir dünya vardı her yerde. Biraz da olsa renk görebildiğimiz tek yer dünyaydı. Buradaki insanlar neye sahip olduklarının farkında değiller…” Mavi gezegen demişlerdi. Sonra bu isim yapıştı üzerimize. Yakıştı da. Hem görsel anlamda hem de yaşamı destekleyen bildiğimiz tek gezegen olması sebebiyle. Daha sonra Apollo 9’dan astronot Russel Schweickart da şöyle söyleyecekti:
“O kadar küçük, o kadar kırılgan ve o kadar benzersiz bir nokta ki… Başparmağınızı uzatıp yok edebiliyordunuz. Ve fark ediyorsunuz ki o küçücük nokta üzerinde, o küçük mavi beyaz şeyde sizin için anlamlı olan her şey var… tüm aşklar, zevkler, oyunlar, her şey o bir parmağınıza sığan şeyin üzerinde. Ve böyle baktığınızda siz artık eski siz olmuyorsunuz… Ona artık eskisi gibi bakamıyorsunuz…”
Dünyamız. Onu anlamaya başlarken bir şairin, Archibald MacLeish’in sözlerine de kulak verelim son kez: “Sonsuz sessizlik ve karanlık içinde yüzen bu küçük, mavi, benzersiz gezegeni anlamanın yolu kendimizi dünyayı paylaşan gezginler olarak görmektir.. Sonsuz soğukluk ve yalnızlık içerisinde bir araya gelmiş kardeşler olarak. Gerçekten kardeş olduğunu bilen kardeşler…” Peki kardeşlerim. Gelin dünyaya gidelim…
Yaşanabilir diyoruz ya. Bunun da en önemli sebebi konumumuz elbette. Goldilocks bölgesi deniyor. Bir yıldızın yörüngesinde ne çok yakın ne de çok uzak olan bölge. Goldilocks denmesinin sebebi de Goldilocks ve Üç Ayı isimli bir peri masalı vardır. Oradan geliyor. Hikayede Goldilocks adında huysuz bir kız var. Evine girdiği ayıların çorbalarını yiyor ama ne çok sıcak ne de çok soğuk olan çorbayı arıyor. Buradan geliyor ismi. Yaşam için de öyle.
Dünya dışı yaşam ararken de bu bölgeye bakarız o nedenle. Ama sadece bu kıstas yeterli değil elbette. Yüzeyinin ne kadar ısı aldığı değil bir atmosferinin olup olmaması önemli olan. Bu atmosferin konstantrasyonu da. Yoğunluğu da… Yani bir yaşamın filizlenebilmesi için sayısız faktör var. Dünyamız da işte bize tüm bunları sağlıyor. Şu an için… Sabrı taşana kadar…
Hava durumu elbette her an her yerde aynı değil. Mevsimler de yaşanıyor dünyamızda. Bunun en temel sebebi de dünyanın güneşe olan pozisyonu. Özellikle eksen eğikliği. Dünyamızın 23.5 derecelik eksen eğikliği sayesinde güneşten gelen ışınların yoğunluğu dengeli bir şekilde dağılıyor. Bu eğiklik de işte iklimin yıl boyunca değişiminin temel sebebi. Dönüş ekseni sabit olduğu için altı ay boyunca güney yarımküre güneşe doğru eğikken kuzey yarım küre daha az ışık alır. Bu güney yarım kürede yaz kuzeyde ise kış olduğu anlamına gelir. Ama kuzey yarımkürede olan bizler için garip olan bilgi ise şu… Aslında bizde kış olduğu zamanlarda, özellikle Ocak ayında aslında dünya güneşe en yakın olduğu konumdadır. Temmuz’un sonunda ise en uzak konumundadır. Aslında biz kışı yaşarken dünya güneşe 5 milyon km daha yakındır. Ama işte bu eksen eğikliği bu etkiyi doğurur.
Tabi kısa vadede baktığımızda evet dünyanın ekseni sabit gibi gelebilir. Ama zamanı biraz genişletirsek dünyanın yörüngesi de değişir, bunun iklim üzerindeki etkisi de. Dünyanın yörüngesi 26000 yıllık periyotlarla “biraz savrulur”. Eksen eğikliği de 41.000 yıl boyunca 23.5 değil 21.5 ila 24.5 derece arasında gidip gelir. Eğim ne kadar artarsa iklim değişiklikleri de o kadar dramatik olur. Ama bu eğiklik çok daha fazla artmaz. Bunun için de sevgili uydumuz, aya teşekkür etmemiz gerekir. Bizi dengede tutan onun kütleçekim etkisidir bir anlamda. İyi ki var…
Bu arada dünyamızın yörüngesinin “dış merkezliği” de 100 bin yıl gibi bir süreçte ciddi oranda değişime uğrar. Bunu buzullardaki analizlerde çok rahat görebiliyoruz. Son 3 milyon yıllık örnekler bize gösteriyor ki 40.000 ila 100.000 yıllık aralıklarla buzulların artıp azalmış. Yani dünya güneşe 1 cm yaklaşsa yanarız biteriz tezi oldukça geçersizdir. Milyonlarca kilometrelik değişimler yaşandı tarihinde ve yaşanıyor da…
Elbette dünyayı, gezegenimizi bizden ayrı düşünmek, konuşmak olmaz. Bir anneyi evlatlarından ayrı düşünemeyiz. Onlarla büyür, değişir, çocuklarının başarısından veya başarısızlıklarından doğrudan etkilenir bir anne. Bizim ve genel anlamda yaşamın varlığı da dünyayı olduğu haline getirmede çok önemli rol oynamıştır.
Bundan 3.7 milyar yıl kadar önce yaşam ilk kez arzı endam ettiğinde de böyle olacaktı. Atmosferini, yüzeyini, coğrafyasını tamamen değiştirecekti. Özellikle Büyük Oksitlenme Olayı ile. Stromatolitler. Bilinen ilk tek hücreli mikroplar olan siyanobakterilerden oluşmuş ve bunlar tüm dünyaya yayılarak fotosentezi başlatmış ve atmosferi oksijenle doldurmuşlardı. 2.4 milyar yıl kadar önce de atmosferin kaldırabileceğinden fazla oksijen biriktiği için Büyük Oksitlenme Olayı gerçekleşmiş ve yaşam ikinci tür enerji üretimine başlamıştı. Karbondioksit alıp oksijen salarak enerji üretmektense hayvanlar bitki gibi karbon açısından zengin şeyleri yiyerek oksijen tüketip karbondioksit salmaya başladılar. Bu işte her şeyin başlangıcıydı.
Dünyamızın kaderi de yaşam mucizesi ile sonsuza dek bağlanmış oldu. Ama tabi neler yaşadı neler. Hem dünya hem de yaşam. Ne badireler atlattı. 64 milyon yıl önce yaşanan asteroid felaketi gibi. Bir asteroid miydi, bir kuyruklu yıldız mıydı hala emin değiliz ama Meksika yakınlarına düşen bu şey büyük bir yok oluşun da habercisiydi. Ama dikkat edin. Bu yok oluş milyonlarca yıl dünyada hüküm süren canlıların sonunu getirirken başka bir dönüşümün de habercisiydi. Her felaket bir yeniden doğuşu tetikliyor gibiydi.
İşte bu olayda karasal ve büyük birçok canlı yok olurken küçük hayvanlar hayatta kalmış ve bazı küçük, tüylü, uçabilen dinozorlar da hayatta kalmanın bir yolunu bularak bildiğimiz kuşlara evrimleşmişlerdi. Bir grup da memelilere evrimleşerek bugün dünyada hüküm süren bizlerin yolunu açacaklardı. Bu denli bir yıkıma neden olan bu asteroidin neden olduğu krateri bugün gözlemleyemiyoruz elbette. Bunun nedeni de yine dünyamızın eşsiz özelliklerinden biri “levha tektoniği”… Güney Amerika levhası Kuzey Amerikaya doğru ilerlediği için bu krater kaybolmuştu ama bu levhaların varlığını anlamak dünyamızı anlamak için çok değerlidir.
Bu levhalar şöyle oluşmuştu. Dünya yeni oluşurken ortaya çıkan enerji nedeniyle müthiş sıcaklıklara ulaştı. Demir ve benzeri elementler bu sıvılaşarak gezegenin merkezine doğru çöktüler. Burada sıcaklık sürekli yüksek kalmaya devam etti, üzerinde de manto dediğimiz kayalık bir örtü oluştu. Dış kısımlar ise soğumaya başladı elbette. Gezegen şu anki katmanlarına kavuşmuş oldu. Demirden sıcak bir çekirdek, kayalık bir mantı ve kabuk. Arada da yumuşak bir ara manto. Zaman geçtikçe artan soğuma nedeniyle kabuğun parçaları ve üst manto daha da yoğunlaşarak alt mantoya doğru çökmeye başladı ve burada bir anlamda yüzmeye başladı. Bir tür puzzle gibi birbirlerine çarpmaya ve yer bulmaya çalışan parçalar gibi. Daha yoğun levhalar daha hafif olanlarla çarpışarak altlarına girdi, devasa depremler oluşturdu… Ve zamanla sakinleşti ve günümüzdeki halini almaya başladı.
Özellikle büyük okyanustaki “pasifik ateş çemberi” işte bu çarpışmaların bir sonucuydu. Yeni zelandadan, japonyaya oradan alaskaya, oradan da peru, şili ve güney amerikaya kadar uzanan 500 kadar volkandan oluşan bir hat bu. Daha fazla etkileşim Alpleri, Ant dağlarını oluşturdu. Bu devasa levha hareketleri işte adım adım bugün bildiğimiz haliyle dünyamızı inşa edecekti. Dağları, ovaları ile… Dünya olmak hiç kolay değildi anlayacağınız.
Bir de çekirdeğimizden bahsetmek gerekiyor. Bizi her şeyden koruyan görünmez örtünün kaynağından. Çekirdeğimizdeki sıvı demir inanılmaz sıcaklığı ve metal içeriği ve sürekli hareket halinde olması nedeniyle bir “manyetizma” oluşturur. Ortaya çıkan bu manyetizma bir manyetik alanı tetikler ve bu alan da dünyamızın çevresinde bizi çok zararlı kozmik ışınlardan koruyan bir kalkan oluşturur. Bu görünmez kalkan olmasaydı dünyamızın atmosferi de, bu atmosfere bağlı olan bizler de silinip gidebilirdik… Tıpkı mars’ta olduğu gibi…
Bu arada levha hareketleri ile ilgili kısa bir şeyden de bahsetmek gerekiyor. Biliyorsunuz. Bir gerçek. Depremler de bu levhaların hareketlerinden kaynaklanıyor. Ama bu levhalar bir gün duracak biliyor musunuz? Bir gün. Bundan birkaç milyar yıl sonra belki de… Artık depremlerin yaşanmadığı, bunun ötesinde dağların, tepelerin oluşmadığı bir dönem başlayacak. Evet. Dünya hala “dağlar” oluşturmaya devam edecek uzun bir süre. Bu iyi haber gibi gelebilir ama öyle değil… Bu artık dünyamızın çok soğuduğu anlamına gelecek. Hareketin sona erdiği. Hareket etmeyen şey de… Biliyorsunuz. Bu aslında dünyamızın ölmeye başladığını işaret edecek aslında. Soğudukça çekirdek de soğuyacak, manyetik alanımız da yok olacak… Atmosferimiz süpürülecek, okyanuslar buharlaşacak, yağmurlar olmayacak, verimli topraklar artık kuruyacak… Dünya da bir gün… Ölecek…
O yüzden. Hala birlikteyken, bir aradayken değerini bilmek gerekiyor. Bunun kıymetini anlamak, kısa ömrümüzü hem ona hem de kendimize, hem de birbirimize, kardeşlerimize iyi bakarak geçirmek… Dünya. O soluk mavi nokta. Evimiz. Biricik yuvamız. İşte bu onun hikayesiydi… Ama onu da geride bırakalım artık… Yavaştan devam edelim yolumuza. Mars bekliyor bizi. Kızıl gezegen. Olimpos dağının eteklerinde buluşmak üzere.




