Bebar Bilim · Merak, evrenin en iyi başlangıç noktasıdır.
Psikoloji ve İnsan

Çocukluğumuzu Neden Hatırlamıyoruz?

▶ YouTube’da izle ↗

Oynatınca YouTube’a bağlanılır. YouTube’da aç ↗

Bu yazı, 1 Haziran 2025 tarihinde yayımlanan Bebar Bilim videosunun metninden uyarlanmıştır. Güncel gelişmeler içeren değerlendirmeler özgün yayın tarihinin bağlamındadır.

Neden hayatınızın ilk birkaç yılını hatırlamıyorsunuz? Daha doğrusu: Bir yaşında yürümeyi öğrendiniz. İki yaşında ilk kelimelerinizi söylediniz. Üç yaşında oyunlar oynadınız, belki düştünüz, belki güldünüz. Ama şimdi o anlara dönmek istediğinizde… karşınıza sisli bir boşluk çıkıyor. Oysa beyniniz o yaşlarda durmaksızın öğreniyordu. Nesneleri tanıyor, sesleri ayırt ediyor, dilin ritmini çözmeye başlıyordu. Cevap aslında hem basit hem de karmaşık: Infantil Amnezi. Yani bebeklik amnezisi. Psikolojide tanımı şu: Ortalama olarak, insanlar yaşamlarının ilk 3 yılını hatırlayamaz. Ve bu durum, evrensel. Irk, kültür, cinsiyet fark etmiyor.

Herkes unutur. Ama neden? Bu sorunun peşine düşen ilk isimlerden biri, Sigmund Freud’du. Freud’a göre bu unutma, bastırmayla ilgiliydi. Çocukluk travmalarını bastırdığımız için unutuyorduk. Ancak bu teori artık terk edildi. Çünkü bebeklerin hafızası sadece travmaları değil, her şeyi unutuyor. Günümüzde bu konuyu daha sağlam temellerle açıklamaya çalışan bilim insanlarından biri: Sarah Power. Max Planck İnsan Gelişimi Enstitüsü’nde araştırmacı. Fareler, çocuklar ve hafıza üzerine çalışan deneysel bir psikolog. Power’a göre “infantil amnezi” ile “çocukluk amnezisi” birbirinden ayrılmalı.

Infantil amnezi: 0–2.5 yaş arasında oluşan anıların, erişkinlikte tamamen hatırlanamaması. Çocukluk amnezisi: 3–6 yaş arasında oluşan anıların silik, parçalı ve eksik şekilde hatırlanması. Yani beyin, bir süreliğine “kayıt” alıyor ama bu kayıtlar erişilemez hale geliyor. Peki neden? Sarah Power, çalışmaları sırasında bebek farelerle ilginç deneyler yaptı. Fareler küçük yaşta belirli deneyimlere maruz bırakıldılar. Sonra büyüdüler. Ve o deneyimleri hatırlayıp hatırlamadıkları test edildi. Cevap netti: Hatırlamıyorlardı. Ama… Farelerin beyinlerinde, o deneyimlere dair biyokimyasal izler hâlâ mevcuttu.

Yani fareler öğrenmişti ama hatırlayamıyordu. Peki bu kayıtlar sadece sessiz miydi, yoksa tamamen silinmiş miydi? Bunun yanıtı, genetik mühendislikten geldi. Araştırmacılar bazı farelerin hipokampüsündeki belirli proteinleri — özellikle NMDA reseptörlerini — değiştirdi. Ve sonuç çarpıcıydı: Fareler, unuttukları anıları hatırlamaya başladı. Bu ne anlama geliyor? Demek ki bebeklikte edinilen bazı anılar, aslında silinmiyor. Sadece erişilemez hale geliyor. Adeta beynin içine gömülüyor. Bir tür biyolojik kilit sistemi. Ve bu, sadece fareler için geçerli değil. İnsan bebeklerinde de aynı sistemin izleri bulunuyor.

2020 yılında yapılan bir fMRI çalışmasında, 2 yaş altı bebeklerin görsel bir nesneyle tekrar karşılaştıklarında beynin hipokampal bölgesinde aktivite olduğu gözlemlendi. Yani beyin, o nesneyi “tanıyordu.” Ama bu anı, dilsel ifade kapasitesi gelişmediği için dile dökülemiyordu. Bu da bizi şu soruya getiriyor: Hafıza için sadece bilgi yeterli mi? Yoksa anlatmak, hatırlamanın temel taşı mı? Birçoğumuz için hayatın ilk “net” anısı, 3 yaş civarına denk gelir. Bir doğum günü pastası… Bir düşüş anı… Bir oyuncağın kaybolması… İlk defa bir “ben” hissiyle özdeşleştiğimiz an. Ama neden tam o yaşta? Çünkü hatırlamak için sadece bir olay yetmez.

Bir olayın bize ait olduğunu kavrayacak bir yapı gerekir: Benlik. Psikolojide buna “otobiyografik hafıza” denir. Yani yaşanmışlıkları kendimize ait bir hikâyenin parçası olarak kodlayabilme yetisi. Bu yeti doğuştan gelmez. Gelişir. Ve gelişimi, üç büyük faktöre bağlıdır: Birincisi dil yeteneği. Dil, olayları sıraya koymayı, neden-sonuç ilişkileri kurmayı ve detayları anlamlı hale getirmeyi sağlar. Dil gelişmeden, anılar sessizdir. Çocuğun beyni belki kaydeder… Ama dil olmadığında, o kayıtlar dağınık bir arşivde rastgele dosyalanır. Hatırlamak için o dosyaların başına bir kütüphaneci gerekir. Ve bu kütüphaneci: Dildir.

Dil, olaylara bir isim verir. İsim verilen şey, “tanımlanabilir” olur. Tanımlanan şey, hatırlanabilir hale gelir. İkincisi Benlik Farkındalığı. Çocuklar ortalama 18 ila 24 ay arasında aynadaki yansımalarının kendilerine ait olduğunu fark eder. Bu aşamaya “ayna testi” denir. Bir çocuğun alnına görünmeyen bir boya sürülür. Aynaya bakınca alnındaki lekeye dokunursa, artık kendinin farkındadır. Bu farkındalık, hafıza için devrimsel bir andır. Çünkü artık çocuk, olayların pasif bir gözlemcisi değil, aktörü haline gelir. Yani artık bir şey sadece “olmaz”, “bana olur.” Hafıza böyle inşa edilir:

Bana ait olan bir dünya, bana ait olan olaylar, ve o olaylara yüklediğim anlam. Üçüncüsü Zaman Algısı. Bir olayın “ne zaman” gerçekleştiğini kavrayabilmek de hafızanın temelidir. 2 yaşındaki bir çocuk için her şey “şimdi”dir. 3 yaşından itibaren ise geçmiş ve şimdiki zaman ayrılmaya başlar. Bu da anıların bir zaman çizgisine yerleştirilebilmesini sağlar. Yani olay sadece yaşanmış değildir… Geçmişte yaşanmıştır. Bu üç unsur — dil, benlik ve zaman algısı — bir araya geldiğinde, beyin ilk kez “epizodik hafıza” üretmeye başlar. Yani nerede, ne zaman ve nasıl olduğunu hatırlayabileceğimiz olaylar. Ama burada ilginç bir soru daha doğar:

Eğer epizodik hafıza ancak 3 yaş civarında devreye giriyorsa… Nasıl oluyor da yürümeyi, konuşmayı, bisiklet sürmeyi unutmayız? Cevap: Çünkü o başka bir hafıza türüdür. Beynin hafıza sistemleri birden fazladır. Birincisi Episodik Hafıza. Bu, klasik hafıza türü. Bir doğum günü partisi, bir düğün, bir kaza anı… Ne zaman, nerede ve nasıl olduğunu hatırladığımız anılar. Episodik hafıza; Hipokampus, Prefrontal korteks gibi bölgelerin ortak çalışmasıyla oluşur. Ve işin ilginç yanı: Bebeklik amnezisi tam olarak bu sistemin geç gelişmesinden kaynaklanır. Çocuk 2 yaşında da bir şeyler yaşar.

Ama hipokampus henüz o olayları bir “epizod” olarak işleyip depolayamaz. Olay yaşanır, kayıt alınır… ama bağlamsızdır. Yani: “Oldu ama ne zaman, nerede, nasıl?” bilmiyoruz. Bu yüzden hatırlayamıyoruz. İkincisi Prosedürel Hafıza. Yürümek, bisiklet sürmek, yüzmek gibi beceriler… İşte bunlar prosedürel hafızaya girer. Bu hafıza türü; Beyincik (cerebellum), Bazal gangliyonlar tarafından yönetilir. Ve daha ilginci: Bilinçli hatırlamaya gerek duymaz. Yani bir şeyi “nasıl” yaptığınızı anlatamazsınız, ama yaparsınız. Prosedürel hafıza, epizodik hafızaya göre çok daha erken gelişir. Bu yüzden konuşmayı hatırlamadan konuşuruz.

Ve bu tür hafıza, Alzheimer gibi nörolojik hastalıklarda bile genellikle en son etkilenen sistemdir. Üçüncüsü Semantik Hafıza. “Paris Fransa’nın başkentidir.” “Bir elma kırmızı olabilir.” Bunlar epizodik değil, semantik bilgilerdir. Nerede öğrendiğimizi hatırlamayız ama doğru olduklarını biliriz. Bu tür hafıza çocuklukta gelişmeye başlar, ancak tam olarak 6–7 yaşlarında sistematik hale gelir. Ve yaşam boyu genişler. İşin ilginç tarafı şu: Çocuklukta yaşadığımız birçok olay, episodik hafıza olarak silinir ama içindeki bilgiler semantik hale dönüşür. Yani hatıra gider ama bilgi kalır. Dördüncüsü Duygusal Hafıza.

Bazı kokular size çocukluğunuzu anımsatır, değil mi? Ama nerede olduğunu, kimle olduğunuzu hatırlamazsınız. Sadece his gelir. İşte bu da başka bir hafıza türüdür: Duygusal hafıza. Amigdala tarafından yönetilir. Ve bilinçsizdir. Travmalar, korkular, sevinçler… Bunlar çoğu zaman olaydan bağımsız şekilde yerleşir. Bu nedenle, bazen hatırlamadığımız bir çocukluk anısı, bir duyguyla tetiklenebilir. Ve sonuncusu Çalışan Hafıza Bir telefon numarasını kısa süreliğine akılda tutmak… Ya da bu cümleyi okurken önceki cümleyi hâlâ zihninizde taşıyor olmanız… Bu da hafızadır: Çalışan hafıza. Prefrontal korteks tarafından yönetilir.

Süresi kısadır ama karar alma, dil ve dikkat süreçlerinde kritik öneme sahiptir. Ve çocuklukta 5 yaşına kadar gelişir. Ama biz ana konumuza dönersek, çocukluk hafızası neden bu kadar kırılgan. Çünkü 3 yaşından sonra her şey mükemmel gitmiyor. Bazı anılar kalıyor, bazıları siliniyor. Ve bu süreçte en büyük etki, belki de hiç tahmin etmeyeceğimiz bir yerden geliyor: Ebeveynlerin anlattığı hikâyeler. Çünkü hatırlamak yetmez, yaşatmak gerekir Hafızanın doğasını anlamak için şunu netleştirmek gerekiyor: Beyin, her yaşanmışlığı eşit biçimde saklamaz. Bir olayın yaşanmış olması, onun hatırlanacağı anlamına gelmez.

Çünkü hafıza, sadece bilgi depolayan bir arşiv değil, aktif olarak düzenlenen bir hikâye inşa sistemidir. Ve bu hikâyenin yazılıp yeniden okunması gerekir. Psikolog Patricia Bauer’ın yürüttüğü ve uzun yıllar boyunca farklı yaş gruplarını izleyen deneyler, bu konuda çarpıcı veriler sunuyor. Bauer, 3 yaşındaki çocuklarla ebeveynlerinin oturup geçmişte yaşanan belirli olaylar üzerine konuştukları görüşmeler düzenledi. Örneğin: – Bir doğum günü partisi – Bir hastane ziyareti – Veya ailece yapılan bir tatil. Bu çocuklar daha sonra 6, 8 ve 10 yaşlarında tekrar değerlendirildi.

Hatırlanan olayların sayısı ve içeriği, çocukların evdeki iletişim biçimiyle doğrudan ilişkiliydi. Sıklıkla hatıralarını anlatan, olaylar üzerine konuşan çocuklar daha fazla anıyı ve çok daha fazla detayı hatırlıyordu. Ama kritik bir ayrım vardı: Sadece dinleyen değil, anlatan çocuklar bu etkiyi gösteriyordu. Modern hafıza kuramı bu durumu “aktif yeniden inşa” (constructive retrieval) olarak adlandırıyor. Her anı, hatırlandığı anda yeniden şekillenir. Zihinsel bir dosya açılır, bilgiler gözden geçirilir ve bazen küçük rötuşlar yapılır. Bu süreç, nörobilimde “reconsolidation” olarak bilinir. Yani hafıza, hatırlandıkça güçlenir.

Ve her hatırlama, hafızayı günceller. Hikâyeyi ne kadar çok anlatırsan, beyin o kadar sıkı biçimde kaydeder. Bu yüzden bir çocuk, sadece “duymakla” değil, “ifade etmekle” hafızasını sabitler. “Annem bana parkta düştüğümü söyledi” Pasif bilgi aktarımıdır. “Ben parkta düştüm, çünkü koşuyordum ve ayağım kaydı” Aktif hafıza inşasıdır. İkinci cümlede çocuk olayın kontrolünü eline alır. Sadece bir şey yaşamış olmakla kalmaz, onu sahiplenir, neden-sonuç ilişkisi kurar ve kişisel bir anlam yükler. İşte bu, bir anının beyne yerleşmesinin anahtarıdır. Bu süreç sadece nörobiyolojik değil, aynı zamanda sosyaldir.

Bir çocuğun hatırlama kapasitesi, yalnızca beyninin olgunlaşmasıyla değil, aynı zamanda etrafındaki yetişkinlerin nasıl iletişim kurduğu ile de ilgilidir. 1990’lardan bu yana yapılan çok sayıda çalışma — örneğin Elaine Reese ve Robyn Fivush’un araştırmaları — ebeveynlerin çocuklarıyla geçmişi konuşma tarzının uzun vadeli hatırlamayı doğrudan etkilediğini göstermiştir. Özellikle açık uçlu sorular soran, “sonra ne oldu?”, “orada kim vardı?”, “ne hissettin?” gibi ifadelerle çocuğun anlatımını teşvik eden ebeveynler, çocukların hem daha fazla detay hatırlamasını hem de olaylara duygusal bağ kurmasını sağlar.

Yani burada sadece “hatırlama” değil, anlam verme süreci vardır. Ve bu, hafızayı sadece bilgi değil, kişisel tarih haline getirir. Yani hafıza inşa edilir. Ve bu inşa süreci, erken yaşlarda büyük ölçüde ebeveynlerin kurduğu sosyal iskele ile gerçekleşir. Dolayısıyla ebeveynlik sadece fiziksel ihtiyaçları karşılamak değil, aynı zamanda belleğin duvar ustalığıdır. Anlatılmayan anılar silinir. Konuşulmayan hatıralar yok olur. Çocukluğumuzda yaşadığımız onca şeyin birçoğunu hatırlamıyor olmamızın nedeni, sadece zamanın geçmesi değil… belki de onları hiç konuşmamış olmamızdır. Peki bunlar bize ne anlatıyor? Şunu:

Hatırlamamak, öğrenmemek demek değildir. Ve unutmak, bilgi kaybı demek değildir. Çünkü beynin hafıza sistemleri katman katman, işlev işlev çalışır. Bu yüzden bir çocuk yürümeyi unutmadan büyür… Ama parkta düştüğü anı silinir. Konuşmayı sürdürür… Ama ilk söylediği kelimeyi hatırlamaz. Özetle Hafıza, sadece geçmişi hatırlama aracı değildir. Bir benlik inşa etme aracıdır. Kim olduğumuz, kim olmadığımızı unutmamızla da şekillenir. O yüzden belki de asıl soru “Neden çocukluğumuzu unuturuz?” değil. Asıl soru: “Bizi biz yapan şey, hatırladıklarımız mı, yoksa unuttuklarımız mı?”

Çünkü o boşluklar — hatırlayamadığımız o ilk gülüş, ilk düşüş, ilk dokunuş — sadece kayıp değil… aynı zamanda bizi şekillendiren görünmez tuğlalardır. Biz, belleğimizin toplamı değiliz. Aynı zamanda onun eksikleri, boşlukları, karanlık bölgeleriyiz. Ve belki de çocukluğumuzu unutmamız, hayatı yeniden yazabilmemiz içindir.

Kaynaklar ve ilgili okumalar

  1. Özgün Bebar Bilim videosu
  2. İlgili okuma (Wikipedia, İngilizce): Childhood amnesia