Bebar Bilim · Merak, evrenin en iyi başlangıç noktasıdır.
Toplum ve Öğrenme

Avrupa Neden Yanıyor?

▶ YouTube’da izle ↗

Oynatınca YouTube’a bağlanılır. YouTube’da aç ↗

Bu yazı, 5 Temmuz 2026 tarihinde yayımlanan Bebar Bilim videosunun metninden uyarlanmıştır. Güncel gelişmeler içeren değerlendirmeler özgün yayın tarihinin bağlamındadır.

Avrupa hava tahminleri yapılmaya başlandığından beri tarihin en sıcak günlerini yaşıyor. Birçok ülkede sıcaklık rekorları kırılıyor, okullar tatil ediliyor, marketler açılmıyor, yiyecekler bozuluyor, trafik lambaları eriyor… Tüm ülkelerde sıcaklık nedenli ölümlerin sayısı binlerle ifade ediliyor. Avrupa anlayacağınız büyük, çok büyük bir sınav veriyor. İklim konusunda bu kadar hassas, kimilerine göre gereğinden fazla hassas olan, durduğu yerde aracında klima çalıştıranları polise şikayet eden, iklim krizine dikkat çekmek için türlü önlemler alan, sıfır karbon hedefindeki bir coğrafyanın bunu yaşıyor olması bize ne anlatıyor peki? Küresel ısınma konusunda yıllardır yapılan uyarılar sonunda gerçekleşiyor mu? Bunun ötesinde dünya bu yıl iklim ve doğa ile büyük bir sınav veriyor ve önümüzdeki yıllar da bunun devam edeceğini gösteriyor. Gelin olup biteni tüm yönleri ile bir ele alalım.

Isı Kubbesi diyor uzmanlar şu anda avrupa’da yaşanan ısı dalgasını tanımlamak için. Ve bu ısının kaynağı da ironik gelecek belki ama Afrika. Özellikle Sahra çölü. Bu bölgeden yayılan sıcak hava dalgası özellikle batı ve kuzey avrupayı bir kubbe gibi kaplayan bir sisteme neden oluyor. Şimdi burada şunu açıklamak lazım. Biz Türkiye’den bakınca özellikle Adanalılar Avrupalılara “bunlar da birazcık sıcağa dayanamıyor, biz ne yapalım” diye düşünüyor olabilirler. Haklılar da. Fakat bu “ısı kubbesi” termometrede gördüğümüz sıcaklıkla hissedilen sıcaklık ve bu sıcaklığın insan bedeni üzerindeki etkisi arasında çok ciddi bir fark doğuruyor. İşin tekniğine girmeden şöyle özetleyeyim: Avrupa şu anda bu kubbe nedeniyle bir düdüklü tencere içerisinde gibi hissediliyor. Evet. Basınç, sıcaklık ve nem açısından böyle hayal edebilirsiniz.

Zira teknik açıdan durum şu. Normalde atmosferin çok yükseklerinde, yaklaşık 10 kilometre yukarıda, jet akımı dediğimiz dev bir hava nehri dolaşır. Bunu gökyüzündeki bir taşıma bandı gibi düşünebilirsiniz. Sürekli hareket halindedir ve yüksek basınç, alçak basınç, sıcak hava, soğuk hava… Bunların hepsini bir yerden başka bir yere taşır. Bu yüzden hava durumu birkaç gün içinde değişir. Bir gün güneş açar, birkaç gün sonra yağmur gelir, ardından serin hava bölgeye ulaşır.

Fakat bazen bu hava nehri düz akmak yerine dev bir kıvrım yapıyor. İşte Avrupa’nın şu anda yaşadığı şey de tam olarak bu. Jet akımı öyle bir şekil aldı ki, ortasında bulunan yüksek basınç sistemini iki taraftan dolaşmaya başladı. Yani onu itip götürmek yerine etrafından akıp geçti. Uzmanların omega blokajı dediği olay tam olarak bu. Adını da yukarıdan bakıldığında Yunanca Ω harfine benzeyen bu şekilden alıyor.

Sonuçta yüksek basınç sistemi adeta bulunduğu yere çivilenmiş gibi kaldı. Günlerdir aynı yerde. Hareket etmeyince de Sahra’dan gelen sıcak hava sürekli Avrupa’nın üzerinde birikmeye devam etti. Üstüne bir de yüksek basınç havayı aşağı doğru bastırdığı için bulutlar oluşamadı. Gökyüzü açık kaldı. Güneş her gün zemini yeniden ısıttı. Normalde serin hava gelip bu sıcaklığı dağıtacaktı. Ama onu taşıyacak atmosferik bant çalışmayınca, Avrupa gerçekten de kapağı kapanmış bir düdüklü tencereye dönüştü. Peki bu neden bu kadar tehlikeli? Sonuçta 40 dereceyi biz de görüyoruz diye düşünebilirsiniz.

Çünkü bahsettiğimiz termometrenin gösterdiği sıcaklık ile vücudunuzun hissettiği sıcaklık aslında iki farklı şey. Hatta işin ilginç tarafı, insan bedeni dışarıdaki sıcaklıktan çok, ürettiği ısıyı dışarı atıp atamadığıyla ilgileniyor.

Siz şu anda hiçbir şey yapmadan, otururken bile hücreleriniz durmadan enerji üretiyor. Kalbiniz atıyor, beyniniz çalışıyor, kaslarınız aktif, sindirim devam ediyor. Bunların hepsi bir miktar ısı açığa çıkarıyor. Yani aslında hepimiz kendi içimizde küçük bir soba taşıyoruz. Ortalama bir insanın dinlenme halinde bile yaklaşık 80 ila 100 wattlık bir ısı ürettiğini biliyoruz. Bu neredeyse sürekli yanan bir ampul kadar enerji demek.

Vücudumuzun görevi de bu fazla ısıyı hiç durmadan dışarı atmak. Bunu dört farklı yolla yapıyor. Çevresine kızılötesi ışınım yayıyor, temas ettiği yüzeylere ısı aktarıyor, üzerinden geçen havayı ısıtıyor ve en etkili yöntem olarak da terliyor. Ter cildimizden buharlaşırken enerjiye ihtiyaç duyduğu için bu enerjiyi vücudumuzdan çekiyor. Yani aslında bizi serinleten şey terin kendisi değil, o terin buharlaşması.

Sorun şu ki, ısı kubbesi tam da bu sistemi bozmaya başlıyor. Hava zaten çok sıcak. Üstelik çoğu zaman daha nemli ve çok daha durgun. Rüzgar olmayınca cildimizin etrafında oluşan sıcak hava tabakası uzaklaştırılamıyor. Nem yükseldikçe ter de eskisi kadar kolay buharlaşamıyor. Siz terlemeye devam ediyorsunuz ama vücudunuz beklediği serinlemeyi sağlayamıyor.

İşte hissedilen sıcaklık dediğimiz şey de aslında bunun bir ölçüsü. Yani yalnızca havanın kaç derece olduğu değil; o havanın, nemin ve rüzgarın birleşerek vücudunuzun kendini ne kadar soğutabildiğini göstermeye çalışan bir değer. Bu yüzden aynı 38 derece, kuru ve rüzgarlı bir havada çok daha katlanılabilirken; nemli ve durgun bir havada vücudunuza 45-50 dereceymiş gibi davranabiliyor. Çünkü artık sorun havanın sıcaklığı değil, vücudunuzun kendi ürettiği ısıyı bile dışarı atamıyor olması.

Ve bunun sonuçları da maalesef oldukça ağır oldu. Dünya Sağlık Örgütü’nün ilk değerlendirmelerine göre, bu sıcak hava dalgası daha şimdiden Avrupa genelinde bin 300’ün üzerinde fazladan ölüme neden olmuş durumda. Üstelik bu kesinleşmiş son sayı değil. Çünkü sıcaklığa bağlı ölümler, çoğu zaman haftalar süren istatistiksel analizlerden sonra netleşiyor. Yani gerçek tablonun daha ağır olmasından endişe ediliyor. Peki neden özellikle Avrupa?

Bunun önemli nedenlerinden biri nüfus yapısı. Avrupa, dünyanın en yaşlı kıtalarından biri. Ve sıcak hava dalgalarında hayatını kaybedenlerin çok büyük kısmını ileri yaştaki insanlar oluşturuyor. Örneğin Fransa’nın yayımladığı ilk analizde, sıcaklığa bağlı fazla ölümlerin yaklaşık %85’inin 65 yaş ve üzerindeki kişilerde gerçekleştiği görülüyor.

Bunun nedeni aslında oldukça basit. Yaş ilerledikçe vücudun ısıyı dengeleme kapasitesi azalıyor. Terleme daha yavaş gerçekleşiyor, susama hissi zayıflıyor, kalp ve dolaşım sistemi sıcaklığa daha geç tepki veriyor. Dolayısıyla biraz önce anlattığımız o doğal soğutma sistemi, genç bir insana göre çok daha verimsiz çalışıyor. Avrupa’nın yaşlanan nüfusu da, bu sıcak hava dalgalarının etkisini maalesef istatistiklere doğrudan yansıtıyor.

Ama hikâye sadece insanların yaşıyla da açıklanamıyor. Çünkü aynı sıcaklıkta yaşayan iki şehir arasında bile çok büyük farklar oluşabiliyor. Bunun nedeni ise şehirlerin nasıl inşa edildiği. Asfalt, beton, cam binalar, yeşil alanlar… Evet. Temel sorun aslında Avrupa sıcakla mücadele etmek için tasarlanmış bir kıta değil.

Bunu Orta Doğu ya da Akdeniz’in sıcak bölgeleriyle karşılaştırabilirsiniz. Bu coğrafyalarda yüzyıllardır insanlar aşırı sıcakla yaşamayı öğrendi. Kalın taş yapılar, gölgelik avlular, dar sokaklar, güneşi kesen mimari, panjurlar… Hatta günlük yaşam bile buna göre şekillendi. Öğle sıcağında hayat yavaşlar, akşam serinliğinde yeniden canlanır.

Avrupa’da ise tarih boyunca asıl mücadele edilen şey sıcak değil, soğuktu. Bu yüzden şehirlerin önemli bir kısmı içerideki ısıyı koruyacak şekilde tasarlandı. Kalın yalıtımlı duvarlar, ısıyı içeride tutan pencereler, merkezi ısıtma sistemleri… Bunların hepsi kışın büyük avantaj sağlıyor. Ama dışarıda 40 derecenin üzerine çıkan bir sıcaklık olduğunda aynı yapılar bu kez içerideki sıcaklığı da hapsetmeye başlıyor.

E bir de Avrupa’nın klima hassasiyetini biliyorsunuz. Amerika’da evlerin yaklaşık %90’ında klima bulunurken, Avrupa genelinde bu oran hâlâ oldukça düşük. Çünkü bugüne kadar buna ihtiyaç duyulmuyordu. Elektrik altyapısı da milyonlarca insanın aynı anda klima çalıştıracağı şekilde planlanmış değil.

Yani aslında Avrupa bugün sadece bir sıcak hava dalgasıyla mücadele etmiyor. Yüzlerce yıldır serin bir iklime göre kurulmuş şehirler, binalar ve altyapılar; artık bambaşka bir iklimde çalışmaya zorlanıyor. Belki de iklim krizinin en görünür etkilerinden biri tam olarak bu. Değişen sadece hava değil. Hava değişirken, ona göre inşa edilmiş şehirler aynı hızda değişemiyor.

Peki neden özellikle Avrupa? Sonuçta küresel ısınma tüm dünyayı etkiliyorsa neden en ağır tabloyu burada görüyoruz? Çünkü Avrupa, bugün dünyanın en hızlı ısınan kıtası. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, kuzeye yakın olduğu için Kutup Bölgesi’ndeki hızlı ısınmadan doğrudan etkileniyor. İkincisi, atmosferdeki jet akımları eskisine göre daha yavaş ve daha dalgalı hareket ediyor. Bu da az önce anlattığımız omega blokajlarının daha uzun sürmesine neden olabiliyor. Ve son olarak Akdeniz… Bilim insanlarının artık "iklim değişikliğinin sıcak noktası" dediği bu bölge, küresel ortalamadan çok daha hızlı ısınıyor. Toprak kurudukça da işler daha da kötüleşiyor. Çünkü yağmurdan sonra güneş enerjisinin önemli bir kısmı suyu buharlaştırmaya harcanır. Ama toprak kupkuru olduğunda bu enerji doğrudan toprağı ve havayı ısıtmaya başlıyor. Yani sistem kendi kendini besleyen bir döngüye giriyor.

Peki bu sıcak hava dalgası bitti mi? Henüz değil. Uzmanlar, Avrupa üzerindeki omega blokajının zayıflamaya başladığını ancak sıcak havanın tamamen ortadan kaybolmayacağını söylüyor. Önümüzdeki günlerde sistemin doğuya kaymasıyla birlikte Orta Avrupa ve Balkanlar’da etkisini sürdürmesi bekleniyor. Yaz boyunca buna benzer yeni blokajların oluşması da ihtimal dahilinde. Yani Avrupa için risk henüz geçmiş değil.

Bizim ülkemiz için durum biraz farklı. Şu an için Avrupa’yı günlerce kilitleyen bu omega blokajının aynı şekilde Türkiye’nin üzerine yerleşeceğine dair güçlü bir beklenti yok. Elbette yaz boyunca sıcak hava dalgaları yaşayacağız; özellikle Temmuz ve Ağustos aylarında bunların tekrar etmesi oldukça olağan. Ancak bugünkü verilere göre Avrupa’da yaşanan bu olağanüstü sistemin birebir Türkiye’ye taşınacağı söylenemiyor. Peki bütün bunlar bize ne anlatıyor?

Öncelikle şunu söylemek lazım. Bu tek başına yaşanan bir sıcak hava dalgası değil. Son yıllarda benzer haberleri dünyanın neredeyse her yerinden duyuyoruz. Bir yerde rekor sıcaklıklar yaşanırken başka bir yerde yüzyılın seli oluyor. Orman yangınları daha büyük alanlara yayılıyor, kuraklıklar daha uzun sürüyor. Son on bir yıl ise, ölçüm tarihinin en sıcak on bir yılı olarak kayıtlara geçti. "Peki bu gerçekten insanın suçu mu? Dünya zaten milyonlarca yıldır ısınıp soğumuyor muydu?" Evet. Isınıyordu.

Hatta Dünya tarihinde bugünkünden çok daha sıcak dönemler de yaşandı. Dinozorların yaşadığı dönemde kutuplarda buz bile yoktu. Daha sonra buzul çağları geldi. Yani iklim değişimi, gezegen için yeni bir şey değil. Asıl mesele değişimin kendisi değil, hızı. Çünkü doğal iklim değişimleri normalde binlerce, hatta on binlerce yıl boyunca gerçekleşiyor. Biz ise bugün, normalde çok daha uzun zaman alacak bir değişimi yaklaşık iki yüzyıla sığdırmış durumdayız. Peki bunu nereden biliyoruz?

Çünkü artık elimizde sadece termometreler yok. Atmosferin kimyasını da ölçebiliyoruz. Karbondioksitin hangi kaynaktan geldiğini izotop analizleriyle ayırt edebiliyoruz. Okyanusların ne kadar ısı depoladığını biliyoruz. Uydularla Dünya’nın enerji dengesini ölçebiliyoruz. Ve bütün bu veriler aynı şeyi söylüyor. Bugün yaşanan hızlı ısınmanın ana nedeni, kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtların yakılmasıyla atmosfere eklediğimiz sera gazları.

Bunun bugün en büyük sorumlusu Çin. Evet. Bugün yıllık karbon salımında Çin ilk sırada. Ama iklim sistemi bugünün değil, birikimin hesabını tutuyor. Çünkü atmosfere salınan karbondioksitin önemli bir kısmı yüzlerce yıl boyunca orada kalabiliyor.

Bu yüzden tarihsel tabloya baktığınızda en büyük sorumluluk hâlâ sanayileşmeyi ilk gerçekleştiren ülkelerde. Sanayi Devrimi’nden bugüne atmosfere bırakılan karbonun en büyük bölümünden Amerika Birleşik Devletleri sorumlu. Onu Avrupa’nın sanayi ülkeleri ve ardından Çin takip ediyor. Buna karşılık Afrika kıtası tarihsel emisyonların yalnızca çok küçük bir kısmını üretmiş olmasına rağmen, iklim değişikliğinin en ağır sonuçlarını yaşayan bölgelerin başında geliyor. Bir de işin sosyal tarafı var. İklim krizinden bahsedildiğinde çoğu insanın aklına aynı şey geliyor. Daha az araba kullanın. Klimayı daha az açın. Plastik pipet kullanmayın.

Bunların elbette bir etkisi var. Ama bütün yükü bireyin omzuna yüklemek de gerçeği tam olarak yansıtmıyor. Çünkü küresel emisyonların büyük kısmı elektrik üretiminden, ağır sanayiden, ulaşım altyapısından ve enerji sistemlerinden geliyor. Yani mesele sadece bireysel tercihler değil; nasıl bir ekonomik düzen kurduğumuz. Bu yüzden bir taraftan insanlara "klimanızı kapatın" denirken diğer taraftan birkaç saatlik özel jet uçuşlarının tonlarca karbon salması doğal olarak tepki çekiyor. Çünkü insanlar fedakârlığın eşit paylaşılmadığını düşünüyor. Gerçek ise ikisinin tam ortasında.

Ne tek başına birey dünyayı kurtarabilir, ne de "benim yaptığımın hiçbir önemi yok" diyebiliriz. Ama şu kesin.

Bugün yaşadığımız sıcak hava dalgaları, seller ve kuraklıklar tek bir ülkenin, tek bir şirketin ya da tek bir insanın eseri değil. Yaklaşık iki yüz yıldır biriktirdiğimiz enerjinin faturası. Ve görünen o ki, bu faturayı en çok da onu çıkarmayan ülkeler ve en kırılgan insanlar ödüyor. Ve işin belki de en ironik tarafı şu. Sanayi Devrimi’ni başlatan, iki yüzyıl boyunca fosil yakıtlarla büyüyen ve atmosfere tarih boyunca en fazla karbon bırakan coğrafyalardan biri olan Avrupa, bugün o iki yüz yıllık birikimin ilk büyük faturalarından birini ödüyor.

Neyse. Tabi daha konuşmadığımız konular da var. Bugün Avrupa’yı konuşuyoruz tabi ama dünyanın dört bir yanında seller, kuraklıklar, türlü felaket haberleri geliyor. Ve tabi çok konuşulmuyor ama bu sene bir de ne senesi biliyor musunuz? El Nino senesi. Ve bazı tahminler bunun tarihin en güçlü El Nino’su olabileceğini gösteriyor. “Pasifik’teki kasırgadan banane” diyebilirsiniz ama işte kazın ayağı öyle değil. 1997’ye, 2015’e bir göz atın bu arada. Konuşacağız hepsini…

Kaynaklar ve ilgili okumalar

  1. Özgün Bebar Bilim videosu
  2. İlgili okuma (Wikipedia, İngilizce): Energy crisis