
Oynat düğmesine bastığında YouTube oynatıcısı yüklenir. YouTube’da izle ↗
Yabancı dil öğrenmek bir dert, öğrendikten sonra onu “unutmamak” başka bir dert. Malum. Biliyorsunuz. Ve öğrendiğiniz ikinci bir dili ne kadar uzun süre kullanmazsanız o kadar köreldiğini de biliyorsunuz. Bunun nedenlerini çok derinlemesine incelemeye gerek yok. Zira bu yazının konusu daha ekstrem bir durumla alakalı. Yabancı dili unutabiliriz, normal ama ya ana dilimiz? Bir insan ana dilini unutabilir mi?
Unlearn diye bir tabir vardır İngilizcede. Öğrenmenin tersi. Unutmak da değil tam karşılığı. Öğrenme işlemini tersine çevirmek ve bilinçli bir şekilde “yanlış veya istemediğiniz bir bilgiyi hafızanızdan silmek” olarak da açıklayabiliriz. Bu işin bir tarafı. Ana dilinizi “unlearn” yapabilir misiniz? Ya da ne olursa ana dilinizi unutabilirsiniz? Görünüşe göre bu farklı seviyelerde de olsa mümkünmüş. Bir insan anadilini unutabilirmiş. Kimi zaman hem de tamamen… Nasıl mı? Gelin bakalım…
Almanya’dan İngiltere’ye göçen bir kadını dinledim geçenlerde. Kardeşiyle bir mesajlaşmasından bahsediyor. Almanya’da doğmuş büyümüş biri olarak Almancasına da haliyle oldukça güveniyor. Fakat bir mesajında kardeşi bir kelime yazıyor “Fremdschamen”… Kadın bu kelimeyi ne yapsa da hatırlamıyor. Hiç görmemiş gibi… Yok. Hafızasından silinmiş gibi. Fremdshamen… “Yabancılardan Çekinmek” gibi bir anlamı var. Kardeşine de sormaktan çekiniyor. Dalga geçilme korkusu. Kardeşleri bilirsiniz. Daha sonra kendisi araştırınca buluyor ama bu deneyimden bir duygu kalıyor aklında… Kendi diline, anadiline yabancılaşma hissi… Ağır bir his bu.
Göçmenlerin, bizim tabirimizle bazı gurbetçilerin uzun bir süre başka bir ülkede yaşadıktan sonra deneyimlediği bir ağırlık. Fakat bu süreç de çok şaşırtıcı olmayabilir. Zira burada mantık basit. Ne kadar süre uzak kalırsanız ne olursa olsun anadiliniz o kadar körelir. Bunun nedeni dilin de çok dinamik bir şey olması. Siz uzaklardayken o dil evrim geçirmiş olabilir, yeni kelimeler ithal etmiş, tabirler türetmiş olabilir. Bu yabancılaşma bir anlamda doğal bir süreç olarak görülebilir. Ve tabi burada anadili tamamen unutmak söz konusu değil.
Kaldı ki ikinci bir dil öğrenen herkesin de başına gelebilecek bir durum bu. Zira dil kendi başına bir sistemdir ve ana diliniz ile oluşturduğunuz sisteme karşı yeni bir sistem oluşturmaya başladığınızda bu iki sistem bitmeyen bir savaş içine girer. Çocuklarda bu unutma durumu daha da açıklanabilir durumda. 12 yaşına kadar özellikle dil yeteneklerimiz değişime çok açıktır. Bir araştırmaya göre 9 yaşından önce başka bir dilin konuşulduğu ortama yerleşen çocukların ana dilini tamamen unutması yaygın bir durummuş. Yetişkinlerde ise iş biraz daha karışık ki işin ilginç kısmı da burada.
Örneğin. Bir dilbilimci. Monika Schmid. Savaş zamanında Almanya’dan kaçarak Amerika ve İngiltere’ye yerleşmiş ve artık belirli bir yaşa gelmiş Alman-Yahudi kökenli göçmenlerin Almancası ile ilgili bir araştırma yapıyor.
Bu araştırmaya göre dil yeteneklerini asıl etkileyen şey ne kadar süre uzak kaldıkları veya kaç yaşında göç etmek zorunda kaldıkları değildi. Asıl etkili olan şey Nazi almanyasında kurban olarak ne kadar büyük bir travma yaşadıklarıydı. Örneğin henüz büyük işkenceler başlamadan erken dönemlerde ayrılanların Almancasının aslında daha uzun süre uzak kalmalarına rağmen diğerlerinden daha iyi olduğunu görüyor Schmidt. Ama özellikle 1938 yılında Almanyadaki tüm Yahudilerin kaderini etkileyen bir gece yaşanıyor. Kristal Gece veya Kırık Camlar Gecesi olarak bilinen ve 1938 Yılının 9 Kasımını 10 Kasıma bağlayan ve Nasyonal Sosyalist Parti idâresi tarafından düzenlenen ve Yahudiler’e âit ev, iş yeri ve sinagoglara yapılmış kanlı ve ölümcül saldırıların gerçekleştiği gece sonrasındaki süreçte Almanya’dan ayrılan göçmenlerin büyük bir çoğunluğu artık Almancayı ya çok az konuşabiliyor ya da tamamen unutmuş.
Yani travmaların çok önemli bir rolü var bu konuda ki şimdi konuşacağımız örnekte de olduğu gibi bu travma fiziksel olduğu zaman etkiler çok daha ekstrem olabiliyor. Paul’dan bahsedeyim size. Ambulansla acile getiriliyor bir akşam. 70 yaşında bir adam. Biraz da huysuz. İngilizce de konuşamıyor. Söyledikleri anlaşılmıyor önce. Portekizce konuştuğu anlaşılıyor daha sonra. Bir çevirmen buluyorlar. Portekizce “İyiyim ben, bırakın beni eve gideyim” diyormuş.
Eşi Janet onu hastaneye getiren. Dünden beri garip davrandığını söylüyor. Çünkü Janet, Paul’u sabah işten aramış, Paul telefonu açmış, sesi de Paul ama söylediklerinden hiçbir şey anlamamış. Şaka yapıyor sanıyor ama yok. Hiçbir şey anlamıyor. Acili arıyor hemen zaten. Psikolojik bir sorunu olduğunu ve dili dolaştığını filan düşünüyor. Ya da daha kötüsü nörolojik bir sorun. Tansiyon, kalp krizi, felç… Bir sürü nedeni olabilir. Nörolojik bir inceleme yapıyorlar o yüzden ama yok. Her şey normal görünüyor. O yüzden doktorlar Janet’la ve Paul’un arkadaşları ile konuşuyorlar.
Bu arada Paul, Janet’ı görüyor ve Portekizce bağırıyor filan. Tercüman da yok o arada. Doktor Janet’tan Paul’un ne söylediğini çevirmesini istiyor. Janet da Portekizce bilmediğini söylüyor. Paul da bilmiyor aslında. Bir iki kelime o kadar. Diyor… Tabi o zaman doktorun ve herkesin şaşkınlığını tahmin edebilirsiniz. Paul’un hikayesi şöyle. Ergenliğinde ailesi ile birlikte Amerika’ya Portekizden geliyor. O zamandan beri de 50 yılı aşkın süredir sürekli İngilizce konuşuyor. Portekizce’yi de unutmuş değil ama çok nadir kullandığı için ana dili aslında İngilizce denilebilir.
Hemen elbette doktorlar afaziden şüpheleniyorlar. Beyin hasarı nedeniyle dil yetisinin kaybolması durumu. Ana türleri üretkenlik afazisi, yani frontal lobda hasar olduğunda konuşma güçlüğü çekmek ve algısal afazi, burada da temporal lob hasarı nedeniyle dili anlama zorluğu durumu söz konusu. Afazi ise genellikle demansın sn aşamasındaki hastalarda veya felç gibi durumlarda aniden ortaya çıkabilir. Fakat Paul’un durumunda böyle bir bulgu da yok. Bazı durumlarda migren de geçici afaziye neden olabiliyor ama o da yok.
Başka bir olasılık da “felç” olarak bildiğimiz durumlar. İnmeyi çoğunluk tüm vücudu etkileyen bir durum olarak düşünür ancak “fokal felç” olarak bilinen ve sadece belirli kısımlarını etkileyen ve bedensel olarak kendini göstermeyen felçler de söz konusu olabiliyor. Bunun için yapılan testler de temiz çıkıyor. Haliyle herkes Paul’un rol yaptığını düşünmeye başlıyor. Janet’la da arası iyi değil, çok kavga ediyorlar filan. “İngilizceyi unutma bahanesiyle onunla konuşmamak da istiyor olabilirdi pek tabi..” Ama aslında bir gariplik vardı. Bunu da doktor Janet’la konuştuktan sonra anlıyor.
Bu aralarının iyi olmama durumu, sürekli kavga etmeleri çok yeni bir olaydı. 40 yıllık evliliklerinde neredeyse hiç kavga etmezlerdi. Doktor durumu anlamaya çalışırken sorduğunda ortaya çıkıyor. Paul birkaç gündür aşırı agresif ve stresli, her şeye sinirlenen birine dönüşüyor. Sonra işte bu süreç sonunda bir sabah kalktığında İngilizceyi unutmuş olarak buluyor kendini. House MD’yi izleyenler bu vakadan keyif alıyorlardır eminim. Tam Gregory House’luk vaka Neyse. Buradaki olay şuydu.
Beynimizde dil için özel bir sinir ağı, bir devre bulunur. Bir de limbik sistem olarak bildiğimiz duygudurumumuzu yöneten bir bölüm vardır. Bu iki bölüm birbirine çok yakın olduğu için bir bölgedeki sorun diğerini etkileyebilir. Gerekli taramalar ve testler yapıldıktan sonra gerçekten de Paul’un limbik sisteminde agresifliğini de açıklayan bir sorun bulunuyor. İlginç bir vaka. Bir uçuk virüsü… Evet. Beyinde uçuk… Şu aslında hepimizde olan ve kimi zaman dudağımızda rahatsız edici yaralara neden olan şey. Çok nadir durumlarda işte sinir sistemini de etkileyebiliyor.
Bu virüs bir şekilde Paul’un limbik sistemini bozuyor ve yayılarak dil bölümünü de etkiliyor. Bu durumlarda iki dil bilen birisi için çoğunlukla ilk öğrendiği, ana dili çok daha derinlemesine kodlandığı için daha az etkilense de öğrenilen ikinci dil tamamen unutulabiliyor. Ama durum eğer daha geç fark edilirse bir insan tüm dil yeteneğini işte bu şekilde unutabiliyor. Bunun üzerine gerekli tedavilere vs. başlanıyor ve 20 günlük bir tedavinin ardından Paul yavaş yavaş artık eskisi gibi sakin biri olurken İngilizce’yi de tekrar konuşmaya başlıyor…
Yani en başta verdiğimiz örnekler gibi yavaş yavaş veya bunun gibi travmalar dil yeteneğimizi tamamen değiştirebiliyor. Bunun ötesinde “dil yeteneği” kendi başına müthiş kompleks bir sistem. Bunu anlamak için dilbilimciler, nörobilimciler ve birçok disiplinden araştırmacılar sürekli çalışıyor.
Dil, aslında kimliğimizle birlikte taşıdığımız yaşayan bir organizma: üzerine ne kadar titrer, ne kadar beslersek o kadar renkleniyor; bakımsız bırakıldığında ise tıpkı bir bahçe gibi yabani otlara yenik düşebiliyor. Ana dile dair bu “unutma” ihtimali—ister göçün dalgalarında yavaşça silinmek, ister bir travmanın aniden savurmasıyla buz tutmak olsun—bize beynimizin hem kırılganlığını hem de olağanüstü esnekliğini gösteriyor. O hâlde belki de asıl mesele, dillerimizi sürekli “yeniden öğrenme” cesaretini diri tutmakta gizli. Kullandığımız her sözcükle belleğimizde yeni patikalar açıyor, terk ettiğimiz her sözcükle o yolları çalı çırpıya terk ediyoruz. Travmalara, zamana ya da coğrafyaya yenilmemek için; bazen bir şarkıyı mırıldanmak, bazen eski bir masalı yeniden anlatmak, bazen de anadilimizde tek bir kelimenin tadını hatırlamak bile yeterli olabilir. Çünkü hatırlamak—tıpkı unutmak gibi—bir eylemse, belki de dilimizin bekçisi yine biziz: her seferinde kapıyı aralayıp içeriye bir ışık sızdıracak olan da, o kapıyı tamamen kapatıp karanlığa gömecek olan da.



