Bir sınavınız var. Tek ders sınavı diyelim. Geçerseniz mezun oluyorsunuz. Geçemezseniz bir yılınız yanacak. Ya da ne bileyim, bir iş görüşmesi. Aylardır işsizsiniz. Ev sahibi kapıya dayanmış. Bu işi aldınız aldınız. Hayat memat meselesi yani anlayacağınız. E tabi günlerdir, haftalardır buna hazırlanıyorsunuz. Kafa patlatıyorsunuz derler ya. Beyninizi zorluyorsunuz. Ama sınav ya da iş görüşmesi yaklaşırken, karın bölgenizden tuhaf sinyaller gelmeye başlıyor. Bir guruldama, ani tuvalet ihtiyaçları, hatta ağrılar. Sırası mı şimdi diyorsunuz. Aslında evet, tam da sırası. Vücudunuz, özellikle karın bölgeniz, size bir şeyler anlatmaya çalışıyor olabilir mi? Görünüşe göre öyle.
Bu durumu aranızda deneyimlemeyen pek yoktur diye tahmin ediyorum. Ki eminim birçoğunuz aradaki ilişkiyi az çok duymuştur. Asıl beynimiz ve ikinci beynimiz arasındaki ilişkiyi. İkinci beyin mi? Evet, siz bir tane mi beynimiz olduğunu zannediyordunuz? Normalde varlığının bile farkında olmadığımız, ancak stres, kaygı, korku, heyecan gibi duygularla kendini hatırlatan, mide ve bağırsaklarımıza yayılmış şekilde bulunan ve biz farkında olmadan tüm hayatımızı etkileyen bu ikinci beyni anlamak ve onu doğru kullanmak sizi bambaşka birine dönüştürebilir. Gelin birlikte ikinci beyin nedir ve nasıl kullanılır rehberi oluşturalım. Şimdi.
Mikrobiyota adı verilen ikinci beynimiz için karın bölgemizde yaşayan bir nevi minik canlılar topluluğu diyebiliriz. Bir şehirde yaşayan insanlar gibi, vücudumuzda da milyarlarca mikroorganizma yaşıyor. Bu canlılar arasında yok yok; bakteriler, virüsler, mantarlar… Biliyorum, böyle söyleyince akla ilk zararlı olanlar geliyor. Ama öyle değil. Vücudumuzda elbette zararlı mikroplar da var ve onlardan tam anlamıyla kurtulamıyoruz. Ancak
Yanlış anlaşılmasın, zararlı olanlar kadar, iyiliğimiz için canla başla uğraşanlar da var. Öyle ki, yiyecekleri sindirmemize, bazı enzimleri ve vitaminleri üretmemize yardımcı olur, hatta zararlı mikroorganizmaların çoğalmasını önleyerek bağışıklık sistemimizi güçlendirebilirler. O nedenle, mikrobiyota dediğimiz bu mikroorganizma ağı vucudumuzun düzgün çalışması için hayati önem taşıyor.
Burada bir ekleme yapmakta fayda var. Bu mikroorganizmaların yanısıra enterik sinir sistemi dedğimiz bir nöron ağı da yine bu karın bölgesinde yer alıyor. Buradaki nöronlar aynı beynimizdeki nöronlar gibi birbirleriyle iletişim halindeler ve tahmin edebileceğiniz gibi, sindirim yönetimini kontrol etmek için beyne mesajlar gönderiyorlar. Daha iyi anlamak için bir şehir benzetmesi yapalım. Yaşam dolu, hareketli bir şehir hayal edin. Herkesin bir acelesi var gibi, trafik yoğun, koşturmaca hiç bitmiyor. Şimdi bu şehri küçültelim, küçültelim ve vücudumuza sığana kadar biraz daha küçültelim. Adını da mikrobiyota koyalım. Bu kalabalık şehir bildiğimiz şehirlerden birazcık farklı, çünkü şehirde yaşayan herkes belediye görevlisi. Hepsi şehrin iyi çalışmasından sorumlu yani. Mide mahallesindekiler sindirimle meşgulken, bağırsak mahallesinde yaşayanlar ise emilim hizmeti için koşturuyorlar. Olan biteni de büyükşehir belediyesine, yani beynimize, enterik sinir sistemindeki nöronlar sayesinde durum raporu olarak iletiyorlar. Bu anlamda, beynimize benzer bir çalışma prensibi ve iletişim ağı barındırdığı için mikrobiyotaya ikinci beyin denmesi hiç de garip değil.
Ancak tek sebep bu değil tabii ki. Bu şehrimiz her ne kadar merkezi yönetime bağlı olsa, kendi savunma mekanizmalarına sahip. Otonom çalışabiliyor, tehdit altında hissettiğinde kendi kararlarını kendi verebiliyor. Mesela, gıda türlerine bağlı olarak sindirim hızını arttırıp yavaşlatabiliyor. Ya da zarar verebilecek maddeler olduğunu düşündüğünde bu maddelerin emilimini sınırlıyor, vücuttan atılmalarını sağlıyor. Tüm bunları beynimizden bağımsız şekilde gerçekleştiriyor. Fakat bu bağırsaklar ile beyin arasındaki iletişim o kadar değerli ki. Asıl olayın gerçekleştiği yer bu iletişim. Ve gerçekten çok ilginç detaylar var burada.
Söylediğimiz gibi, bu milisaniyeler içerisinde gerçekleşen iki yönlü iletişim vagus siniri olarak da bilinen ve kafatasımızdan bağırsaklarımıza kadar uzanan en uzun kraniyal sinir ağı ile gerçekleşiyor. Bu otoyolun bağırsak tarafında trilyonlarca, hatta dünyadaki insan nüfusunun 100.000 katından daha fazla mikrop bulunuyor. Bu milropların birçoğu da bağırsakların mukus tabakasında yaşadığı için vğcudumuzun en büyük veri alışverişinden sorumlu bu sinir ağı ve bağışıklık sistemi hücreleri ile doğrudan temas halinde. Burada mikropların da çok önemli bir görevi var: beyni dinlemek. Teyakkuz halinde beyinden gelecek bilgileri bekliyorlar burada: ne durumda, stresli mi, endişeli mi, keyfi yerinde mi? İşte bu bilgiler oradaki mikropların modunu da etkiliyor. Fazla stres yüklendiğinizde bağırsaklarınızda bu bilgi ile morali mozulan mikropları düşünebilirsiniz. Tabi bu sizi daha da strese sokabilir bilemedim. Neyse.
Ama bu mikropların asıl görevi bu değil biliyor musunuz? Asıl ilginç olanı da bu… Buradaki hücreler ayrıca beyninizi doğrudan etkileyecek sinyalleri de üretiyorlar. Ve vagus otoyolundaki nöronların %90’ı beyninize sinyal iletmekten sorumlu. Yani bu şu anlama geliyor: bağırsaklarınızda her ne olup bitiyorsa bu beyninizi doğrudan etkiliyor.
Bu da ayrıca şu anlama geliyor: bağırsak-beyin ekseninde gerçekleşen sohbete kulak verdiğinizde beynin sağlığı ve hatta hastalıkları ile ilgili doğrudan bilgi alabilirsiniz. Ve hatta Parkinson, Alzheimer, Şizofreni ve otizm de sindirim sistemi ile ilgili sorunlarla veya mikrobiyomdaki değişimlerle doğrudan ilişkili. Yani buradaki sorunlara baktığınızda bu hastalıklarla ilgili izler görebiliyoruz. Hatta bunun da ötesinde yakın zamanda yapılan bir araştırma Parkinson hastalığının genel semptomları belirmeden önce bağırsak mikrobiyotasında fonksiyon bozukluklarının gözlemlendiği belirlendi. Bunun da ötesinde Alzheimer hastalarının mikrop miktarında ciddi bir azalma görüldüğü ve sağlıksız bir diyetin Alzheimer için bir risk faktörü olduğu da biliniyor.
Bunların temel nedenlerinden biri ise birçok nörolojik sorunun kronik bir semptomu olan halk arasında iltihaplanma olarak da bilinen “inflamasyon” gelişmesi. Mikrobiyota sağlığındaki bozulmalar bağışıklık reaksiyonu başlatarak inflamasyona neden olur. Ve nüfusun çok daha geniş bir kesimini etkileyen depresyon ve anksiyete gibi sorunlar konusunda da olağan şüpheli mikrobiyota. Depresyon ve anksiyete hastalarının çok önemli bir oranında aynı zamanda iltihaplı bağırsak hastalığına da sahip olduğu verilerle de sabit.
O nedenle hem mikrobiyota hem de bahsettiğimiz vagus sinirinin bu sorunlarda rolü olduğu düşünülüyor. Ve vagus sinirinin uyarılmasının gerçekten de hem iltihaplanmayı hem de stresi azalttığı görülmüş ve bunun da ötesinde bazı uzmanlara göre “vagus uyarılması” ilaçsız depresyon tedavisi alternatifi olabilir. Bunun için de Harvard Üniversitesi ve Çin Sağlık Bilimleri Akademisi ortaklığında geliştirilen bir cihaz da vagus sinirini uyararak klinik depresyon hastalarında önemli iyileşme sağlamışlar. Ve bazı probiyotikler de GABA isimli bir nörotransmitter salgılanmasını sağlayarak stresin hafiflemesini sağlıyor. Peki ne yapacağız?
Bu mikrobiyotanın sağlığı doğrudan yediklerimizle ilişkili. Her türlü gıdadan sağlıklı miktarlarda tüketmek, zararlı, paketli, işlenmiş gıdalardan uzak durmak ilk adım olacaktır. Bunun ötesinde egzersiz, zararlı alışkanlıklardan uzak durma ile birlikte etkinliği kanıtlanmış probiyotiklerle de destekleyerek aslında günlük yaşamınızda “neden sürekli yorgunum, neden odaklanamıyorum” gibi bir sürü sorunun kendiliğinden çözüldüğünü görebilir, stres, anksiyete, depresyon gibi sorunlar yaşıyorsanız bunlarda da çok ciddi iyileşmeler gözlemleyebilirsiniz.
Yani özetle bağırsaklarımız sadece yediklerimizi işleyen ve boşaltan bir makine değil. Çok çetrefilli, karmaşık bir yapı ile doğrudan beyninizi ve dolayısıyla modunuzu, zihninizi, duygudurumunuzu ve genel anlamda yaşamınızı etkileyen bir mekanizmaya sahip. Vücudumuzu o nedenle birbirleri ile uyum içinde çalışan bir senfoni orkestrası gibi düşünmemiz gerekiyor. Bu orkestranın en küçüğünden en büyüğüne tüm enstrümanları doğru çalıştığı zaman ancak gerçekten sağlıklı olabiliriz.




