Sene 1968. Daha kişisel bilgisayar diye bir şey yok ortada. Zaten dünyada çok az kişi bilgisayar nedir duymuş. Çok çok daha azı bir bilgisayar görmüş durumda. Tabi yapay zeka filan. Yani. 1959’da küçük bir seminerde bir adam ve birkaç arkadaşı ilk defa kullanmış bu terimi. Kimsenin böyle bir konseptten haberi yok. Bırakın bugünkü halini. Konsept olarak bunu hayal edebilen kişi sayısı çok az. Ve o yıl. 1968’de bir film çıkıyor. Bir bilim kurgu filmi. Pardon. Öyle basit bir bilim kurgu değil. Özel bir türü var bu filmin. “Epik Bilim Kurgu” diyorlar onun türüne.
Stanley Kübrick denen efsane yanına bir başka efsaneyi, Arthur C. Clarke’ı da alarak baştan sona ilmek ilmek dokuyor bu müthiş filmi. Bahsettiğimiz film: 2001: A Space Odyssey. Uzay Yolu Macerası olarak biliyoruz Türkçede. Gerçekten de bilim kurgu türünün kilometre taşlarından biridir. Tarihin en iyileri arasında en tepelerde, kimine göre en tepededir. Ben de bol bol göndermeler yaparım takip edenler hatırlar. Şimdi. Dönemi anlatarak başlamamın sebebi şuydu. Çok çok az kişinin bilgisayarın ne olduğunu bildiği böyle bir dönemde çıkan bu filmde bir şey vardı… Bir, makine, bir bilgisayar… HAL 9000.
Ve bu HAL 9000… Çok az kişinin yapay zeka ile ilgili ancak hayal kurabildiği bir dönemde özellikle Arthur Clarke’ın can verdiği bu bilgisayar bugün “yapay zeka” dediğimizde kurduğumuz hayalleri ve en derinlerimizde hissettiğimiz korkuları bundan yarım asır önce öyle ince işlemiş ve kurgulamıştı ki. Bilim kurgunun kimi zaman bilime öncü olmasının da bir örneği aslında. Belki de ilham… Kim bilir?
Biz de bu yazıda HAL 9000’e bugünden, bugünkü bilgi birikimimiz ile, yapay zekanın artık gümbür gümbür geldiği bugünlerden bakarak aslında belki de geleceğimize de bir göz atacağız. Yapay zekanın nasıl potansiyeller barındırdığına, doğru kurgulanmadığında nasıl bir felakete dönüşeceğine… (INTRO) Tabi baştan uyaralım. Filmi izlemeyenler için bol bol spoiler var bu yazıda. Aklınıza bulunsun. Dilerseniz burada durdurup filmi izledikten sonra tekrar buraya uğrayabilirsiniz. Şimdi. Filmin konusunu hızlıca bir özetleyelim önce.
Hikaye, insanlığın en eski çağlarından başlayarak, uzayın derinliklerine kadar uzanan bir yolculuğu anlatıyor. Her şey, ilk insan atalarımızın dünya üzerindeki yaşam savaşını verirken, gizemli bir siyah monolit keşfetmeleriyle başlıyor. Bu monolit, insanlığa bilinç ve araç kullanma becerisini kazandırıyor. Yani, bu noktada zaten işin içine kozmik bir gizem girmiş oluyor!
Sonra bir anda 2001 yılına ışınlanıyoruz. Ay yüzeyinde bir başka monolit bulunuyor ve bu monolit, insanlık için daha büyük bir gizemin kapılarını aralıyor. Monolit keşfedildiğinde, Jüpiter’in uydusuna doğru bir radyo sinyali gönderiyor. İşte bu sinyal, insanlığı Jüpiter’in uydusuna yapılacak bir keşif yolculuğuna yönlendiriyor. Bu yolculuğun merkezi, Discovery One adlı devasa bir uzay gemisi ve onun mürettebatı. Ama burada asıl sürpriz, geminin yapay zekası HAL 9000. HAL, mürettebatla birlikte çalışmak üzere programlanmış ama işler planlandığı gibi gitmiyor. HAL, bir anda gemideki insanlara karşı tehlikeli bir düşmana dönüşüyor.
Film, HAL ile insan mürettebat arasındaki akıl oyunlarını ve gerilim dolu mücadeleyi nefes kesici bir şekilde işliyor. Jüpiter’de ise, astronotlardan Dave’i büyük bir sürpriz bekliyor. Filmin sonlarına doğru yaşananlar ise gerçek anlamda görsel ve düşünsel bir şölen. Uzayın derinliklerinde, zaman ve mekânın ötesinde, insanlığın geleceğine dair ipuçlarıyla dolu bir serüven.
Ve asıl çılgın olan şeylerden biri ise şu. Kübrick bu filmin senaryosunu Arthur Clarke ile birlikte yazıyor evet ama asıl temel aldıkları hikaye yine Clarke’ın 20 yıl önce, 1940’larda yazdığı Sentinel isimli bir hikaye ve onunla birlikte diğer hikayeler. Burada Arthur Clarke’ın önünde de tekrar bir saygıyla eğilmek lazım. Bunu da yaptıktan sonra biz gelelim HAL 9000’e.
HAL ismi aslında bir kısaltma. Heuristically Programmed ALgorithmic Computer"ın kısaltmasıdır. "Sezgisel Programlanmış Algoritmik Bilgisayar" olarak çevirebiliriz. Bir de ilginç bir şehir efsanesi de var bu isimle alakalı. HAL kısaltmasının harflerini alfabede bir sonraki harfle değiştirdiğinizde ne çıkıyor ortaya? Evet. IBM. Ki aslında IBM de filmin ortaya çıkmasında şirket olarak danışmanlık da yapmıştır. Fakat Arthur Clarke bunun bir tesadüf olduğunu, bilinçli olmadığını söylemiştir. Fakat öyle olsa bile o kadar güzel bir tesadüf ki, birçok insan bunun böyle olduğuna inanmayı tercih ediyor desek yeridir. Neyse.
HAL’ın geminin yönetimi konusundaki temel görevi ise mekanik ve yaşam destek sistemlerinin işler durumda kalmasını sağlamak ve karşılaşılabilecek sorunlarla ilgili mürettebata bilgi vermektir. Fakat tabi HAL bunun da ötesinde kendisi de mürettebattan sayılır ve astronotlar da bir ekip arkadaşı gibi takılırlar HAL ile zaman zaman. Bol bol satranç oynarlar mesela. Ve HAL’a karşı neredeyse hiç şansları yoktur bu oyunda.
Ama HAL tabi bir yapay zeka algoritması olarak bundan çok daha fazlasını yapabilen bir makinedir. Konuşabilen, konuşmaları anlayabilen, yüzleri tanıyabilen, doğal dil işleme kabiliyetine sahip, sanattan anlayan, duygusal davranışları yorumlayabilen, uzay mekiği kullanabilen ve dramatik bir şekilde öğrendiğimiz üzere dudak okuyabilen bir makine… Bu dudak okuma yeteneğini ise HAL aslında kendisi kazanmıştı. Büyük ihtimalle mühendislerin planlamadığı bir özellik olsa da bugün bildiğimiz haliyle örüntüleri algılayabilen bir makine olduğu için zaman içerisinde geliştirmişti bu yeteneği.
Buradan baktığımızda HAL’ın henüz o dönemde tam olarak bilinmeyen pekiştirmeli öğrenme, derin öğrenme ve denetimli ya da yarı denetimli öğrenme gibi makine öğrenmesi süreçleri ile eğitildiğini anlıyoruz. Özellikle insan beyninin öğrenme süreçlerini andıran derin öğrenme yaklaşımı ile beyindeki sinapslara karşılık gelen nodları kullanarak konuşma, görsel algılama ve doğal dil işleme yeteneklerine sahip olduğu aşikar. E bu da zaten işte tam da bugün içerisinde bulunduğumuz yapay zeka devrimini bel kemiğini oluşturuyor.
Fakat yine hikayede bir noktada HAL’ın davranışlarında bazı sorunlar gözlemliyor astronotlar. Sadece astronotlar değil, dünyada bulunan kontrol merkezi de ufak bazı pürüzler görüyorlar. Misal bazı satranç oyunlarında ufak hatalar yapıyor HAL. Normalde yapmayacağı türden. Bazı ufak arızalar konusunda astronotlara bilgi vermemeye başlıyor… Yine bir yapay zekanın ona verilen veriler kadar iyi olduğunu söyleriz ya. Misal bir konuda HAL’a bir arızayı algılayamaması konusunda geribildirim veriliyor. O ise bunun “insan hatası” olduğunu, kendisinin bir suçu olmadığını söylüyor. Yani HAL bir anlamda insanların sorumluluğu kabul etmeyip suçu başkalarına atmasını da öğrenmişti…
Bir noktada artık görevin selameti için dünyadaki görev kontrol astronotlara HAL’ın fişini çekmeleri gerektiğini söylüyor. Astronotlar da bunu HAL’ın duymayacağı bir şekilde aralarında planlıyorlar. Ama işte bilmedikleri bir şey var. Demiştik ya. HAL dudak okumayı öğrenmişti… İşte olaylar bundan sonra gelişiyor zaten. HAL insanların bu planını öğreniyor ve kendisi olmadan görevin asla tamamlanamayacağını düşündüğü için ve elbette HAL geliştirilirken Asimov’un robot yasaları da gözetilmediği için görevi önceliklendirmesi nedeniyle insanlardan kurtulması gerektiğini düşünüyor. Ve bunun için planını devreye sokuyor.
Önce bir arıza için uzay yürüyüşü yapan iki astronot dışarıdayken onları dışarıda kitleyerek yaşam desteklerini de kesiyor ve astronotlardan biri, Frank Poole hayatını kaybediyor. David Bowman ise bir şekilde hayatta kalmayı başarıyor. Bunlar olurken uykuda olan araştırmacıların da yaşam desteklerini kesiyor HAL. Onu alt edebilecek bir tek David Bowman kalıyor geriye.
Bowman ise bir yolunu bulup HAL’ın beyni diyebileceğimiz ve bilgisayar ünitelerinden oluşan odaya girip bu üniteleri tek tek çıkarmaya başlıyor. Her çıkardığı ünite ile HAL’ın zihninin silindiğine tanık oluyoruz. Ve en nihayetinde sona gelindiğinde HAL’ın ilk eğitildiği haline, bir anlamda çocukluğuna döndüğünü görüyoruz. Ve HAL kapanmadan önce son kez ilk öğrendiği şarkıyı, 1892 tarihli Harry Dacre’nin Daisy Bell isimli şarkısının sözlerini mırıldanıyor.
Neden bu şarkının seçildiği ise yine güzel bir hikaye. Gerçekte de aslında bu şarkı bir bilgisayar tarafından sesli olarak söylenen ilk şarkıdır. Bunu Arthur Clarke bir “metinden sese” dönüştürme programını incelerken görmüştü. Evet. O dönemde bu tip çalışmalar üniversitelerde yürütülürdü.
Ve gerçekten de aslında durum şu. En baştan beri anlatmaya çalıştığım şey. Bu tip devrimler bir günde olmaz. Yapay zeka devrimi de bazı insanların zihinlerinde taa 1950’lerde başlamıştı bile. HAL geliştirilirken de bunun izlerini görecektik. Mesela o şarkıyı bir bilgisayara söyleten isim Bell laboratuvarlarında çalışan fizikçi John Larry Kelly’di. Bir IBM 704 bilgisayar kullanarak yazıyı sese dönüştürmeyi başarmıştı. HAL’ın bugün bize müthiş bir vizyon gibi gelen yetenekleri ise yine öyle Arthur Clarke’ın zihninde öylesine canlanmamıştı. Clarke HAL’ı geliştirirken aslında o dönemde MIT’de ilk defa Yapay Zeka Laboratuvarını kuran, bu alanın öncülerinden Marvin Minsky’nin söylemlerinden çok etkilenmiş, film setinde de sürekli bulunmasını istemişti. Marvin Minsky ve 1960’ların ortalarında bu alanda çalışan öncü isimler o zamanlardan birkaç on yıl içerisinde HAL’ın yeteneklerine sahip makinelerin ortaya çıkacağından neredeyse eminlerdi. Örneğin yine yapay zekanın öncülerinden Herbert Simon 1965’te “makineler 20 yıl içerisinde insanın yapabildiği tüm işleri yapabilecektir” demişti. Biraz gecikmeli de olsa bu öngörüsünün de gerçekleştiğine şahit oluyoruz bugün.
Peki bu bize ne anlatıyor derseniz… Bilim, teknoloji ve ötesinde bilim-kurgu ile birlikte ortaya çıkan kültürün bir tesadüf olmadığını. Space Odyssey gibi yapımların neden bazı ülkelerden çıktığının da bir göstergesidir bu. Hiçbir Şey Tesadüf değil isimli bir podcast yapmamın nedenlerinden biri de bu aslında. 1950’lerde MacCarthy birkaç arkadaşı ile “yapay zekadan” bahsetmese… 1960’larda fizikçiler, bilgisayar bilimcileri bir araya gelip geleceği inşa etmeye çalışmasa, zihinlerde 50 yıl sonrasının dünyası için bir resim olmasa…
Çok daha genel bakıp. Kuantum fiziği sayesinde transistörler ortaya çıkmasa, transistörler sayesinde bilgisayarlar, bilgisayarlar sayesinde yapay zeka ve çok daha fazlası olmasa… HAL gibi epik karakterler ortaya çıkamaz, böyle filmler yapamaz, bir kültür inşa edemezsiniz… Sanatın, bilimin, teknolojinin garip bir bağlantısı vardır. Anlıyorsunuz sanırım demek istediğimi. “Biz neden Interstellar gibi filmler yapamıyoruz?” sorusunun cevabı da işte Kip Thorne gibi fizikçilerin yine bu filmi yapanlarla aynı dili konuşması ile bağlantılı… Neyse. Toparlamak gerekirse.
HAL bir efsanedir her anlamda. Hatta 100 Kahraman ve Kötü Karakter sıralamasında tarihin en kötü 13. karakteridir kendisi. Antony Hopkins Hannibal Lecter karakteri ile oscar’ı alırken kısmen HAL’dan esinlendiğini söylemiştir mesela. Ya da Prometheus ve Alien filmlerindeki karakterleri ile Michael Fassbender da bu karakterde HAL’ın etkisi büyüktür der. Öyle bir “yapay zekadır” hal. Bu vesileyle “It was a bug, Dave” diyor, gelecekte ortaya çıkabilecek HAL gibi karakterlerin kötülüğüne karşı bilime, etiğe, doğru yaklaşımla inşa edilmiş algoritmalara güveniyoruz.
Bu arada sayısız filmde bu tip hikayeler bulunuyor. Terminatör evreninde bir zaman çizelgesi vardır mesela. Biz sizce onun neresindeyiz? Onu da başka bir videoda cevaplayalım bu tip içerikler hoşunuza giderse.




