Bebar Bilim · Merak, evrenin en iyi başlangıç noktasıdır.
Teknoloji

Ölülerle Sohbet Ettiren Chatbotlar

▶ YouTube’da izle ↗

Oynatınca YouTube’a bağlanılır. YouTube’da aç ↗

Bu yazı, 6 Nisan 2025 tarihinde yayımlanan Bebar Bilim videosunun metninden uyarlanmıştır. Güncel gelişmeler içeren değerlendirmeler özgün yayın tarihinin bağlamındadır.

1970 yılında 57 yaşında bir adam Queens New York’taki evinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybeder. Adamın adı Fredric Kurzweil. Soy size bir şeyleri çağrıştırmıştır diye düşünüyorum. Kendisi 1912’de Viyana’da doğmuş çok değerli bir piyanist ve kondüktördü. Naziler 1938’de Avusturya’ya girdikten sonra ailesi ile birlikte ABD’ye kaçmış, yanına hiçbir şey alamamıştı. Fakat ABD’de müzikle uğraşmaya başladıktan sonra tüm hayatını kayıt altına almaya başlamış ve hayatını kaybettiğinde arkasında müthiş bir kişisel arşiv bırakmıştı. Bunun ne için kullanılacağını hayal bile edemeyecekti tabi.

Özellikle oğlu Ray için çok değerliydi bu arşiv ve babası öldükten sonra 50 yıl boyunca bu arşivi yanından hiç ayırmayacaktı. Ta ki 2018 yılına kadar. Ray kızı Amy ile birlikte babasının tüm orijinal el yazmalarını dijitale aktarmış, bu dijital kopyayı bir algoritmaya yüklemiş ve sonunda çok erken kaybettiği ve çok özlediği babası ile şu anda sohbet etmenin nasıl bir şey olacağını simüle eden bir chatbot geliştirmişti. Ölen babası ile konuşuyordu Ray… Sorduğu sorulara babasının cümleleri ile cevap veren “selektif” bir chatbot’tu bu. Aynı şey değildi elbette ama Ray çok uzun süre ekrandan gözlerini alamadı. Bir anlığına da olsa babasının orada bir yerde hayatta olduğunu ve bu cümleleri yazdığını hayal etti. Çok önemli bir andı bu onun için…

Evet. Ray Kurzweil’dı bu isim. Teknoloji dünyasının en önemli isimlerinden. İnsan 2.0 gibi kitapların yazarı. Fütürizm, transhümanizm, tekillik gibi kavramların baş savunucularından. “Aynı babamla konuşuyormuşum gibiydi” diyordu deneyimini anlatırken. Daha da ilginci, babasının ölümünden sonra doğan kızı Amy de hiç sahip olmadığı dedesiyle konuşabiliyor, onunla iletişim kurabiliyordu. Bir ölünün hayata döndürülmesi gibi. Fredbot dediler bu chatbot’a. Babasının ismini verdiler. Ve bu aslında “ölülerle sohbet botları” akımının sadece bir örneğiydi.

2016’DA Erugenia Kuıyda bir trafik kazasında ölen arkadaşı Roman Mazurenko’nun sms mesajlarını kullanarak onunla konuşacaktı. 2020’de daha da tanıdık bir isim için kullanılacaktı bu teknoloji, Velvet Underground’un kurucularından efsane sanatçı Lou Reed’in eşi Laurie Anderson da kaybettiği eşi ile konuşabildiği bir chatbot ürettirmişti.

Bu uygulamalar ve algoritmalar YZ ile hayatını kaybeden insanların bıraktığı verileri birleştiren yeni bir akımın parçası. Bu ilk modeller kısmen ilkel olsalar da büyük dil modellerinin parametreleri ve yaygınlığı arttıkça ve insanlar bulutta daha fazla veri mirası bıraktıkça çok daha gelişmiş chatbotlar ile karşılaşacağız. Özellikle her hareketimiz ile veri ürettiğimiz bu çağın insanları için gelecekte göremeyeceğimiz torunlarımızın torunları bizimle iletişim kurabilecekler. Bu kimi için çok çok değerli bir gelişme, bazıları ise bunu biraz distopik görüyor.

Siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama isterseniz karar vermeden önce bu konuyu şöyle tüm yönleriyle bir irdeleyelim.

Bu soruya cevap vermeden önce elbette ölüm ile ilişkimizi bir gözden geçirmemiz gerekiyor. Modern toplumun, teknolojinin götürülerinden biri de bu ilişkimiz oldu aslında. Kadim toplumları iyi analiz ettiğimizde gördüğümüz şey insan yaşamının bu gerçek üzerine kurulu olduğudur. Yine tüm kültürlerde ölülerin hatırına birçok ritüelle de karşılaşırız. Onlar adına dikilen anıtlar, saklanan kutsal nesneler… Hepsi bir gün göçüp giden sevdikleri ile başka bir yerde tekrar buluşabilme amacını taşır. Fakat bugünün dünyasında bu tip toplulukların yavaş yavaş yok olduğuna, kaybettiğimiz yakınlarımız ile de bağlarımızın koptuğuna tanık oluyoruz. Bir anlamda ölen kişi ile bağların koparılması ve hayatın devam etmesi üzerine kurulu bugünkü yaşam tarzı. Fakat bu derin ihtiyacı bir yere kadar bastırabiliyoruz ve işte bir fırsatını bulduğumuzda geçmişlerimiz ile bağ kurabilme fırsatını da kaçırmıyoruz. Daha da ötesi, gelecek nesillere kendimizden bir şeyler bırakma dürtümüz de devreye giriyor ve “ölülerle sohbet botları” işte tam da bu ihtiyacımıza cevap veriyor.

Genel anlamı ile sohbet botları da yeni değil biliyorsunuz. Ta 1960’larda ELIZA isimli bir botu insanlar psikolojik danışmanlık için kullanabiliyorlardı. Fakat hızlıca ileri sardığımızda sinir ağları, makine öğrenmesi, big data, Cloud ve daha birçok alanda gördüğümüz gelişimler ve en nihayetinde büyük dil modellerinin doğması ile bu geçmiş hayalin geri dönüşüne tanık olduk. Hayatımızın her alanında işlerimizi kolaylaştıran modeller ile bu hayalimizi gerçekleştirmenin de bir yolunu bulduk. Ve işte ölülerle sohbet botları da böylece doğmuş oldu.

Bugün bu teknoloji iki farklı şekilde karşımıza çıkıyor: Selektif ve jeneratif botlar. Selektif botlar doğrudan ölen birinin el yazısı, notları, cümleleri arasından sorduğunuz soruya en uygun cümleyi çıkaran modeller. Jeneratif olanlar ise yine ölen kişinin tüm notlarını, yazılarını vs. yüklediğinizde o kişinin bir profilini çıkararak her duruma göre o kişinin vereceği en uygun cevabı veren daha üretken modeller. Bu ikisinin de yapılması çok kolay şu aşamada. Sizin de herhangi bir kaybettiğiniz yakınınız ile ilgili elinizde notlar, yazılar vs. varsa chatgpt gibi modelleri “bu kişiyi analiz et ve onun gibi konuş” diyerek eğitebilirsiniz.

Fakat şimdi biraz odağımızı ve ufkumuzu genişletirsek sizin de tahmin ettiğiniz üzere önümüzde acayip kapılar açılıyor. Black Mirror’dan farksız bir gelecek. Kaybettiğiniz kişi ile ilgili elinizde ne kadar çeşitli veri varsa, yani yazı, ses, görüntü, ne kadar fazlaysa bir noktada bu kişi ile onun ses tonu ile, onun düşüncelerini simüle eden ve tam da onun gibi görünen bir model aracılığı ile iletişim kurabilirsiniz. Buna insan bedenini kopyalayabilen materyaller ile gelişmiş robotik teknolojisini de eklediğinizde o kişinin gerçeğinden ayırt edilemeyecek şekilde dijital ikizini üretebilirsiniz. Ve yine odağımızı daha da genişlettiğimizde sadece yakınlarınız değil tarihten önemli karakterleri de aynı şekilde yeniden hayata döndürebilirsiniz. Shakespeare’den Napoleon’a ve hatta Mustafa Kemal Atatürk’e kadar…

Bu kadar kısa sürede bu kadar kapı açabiliyoruz ama sizin zihninizde daha sayısız ihtimal belirmiştir diye tahmin ediyorum… Ve işte zihniniz bunlarla çalkalanırken tam da bu noktada şu soruyu sormamız gerekiyor. Birini dijital olarak kopyaladık, onunla Ray Kurzweil’ın da söylediği gibi, aynı o kişiymiş gibi sohbet etmeye başladık diyelim… Bu gerçekten de o kişiyle iletişim kurduğumuz hissini yaşatır mı bize? Onun sesi ile, onun gibi görünen, onun gibi konuşan biri… O kişi, o kişi olur mu?

Bu soruyu filozoflara sorduğumuzda alacağımız cevap genellikle şöyle olur: "Hayır, o kişi olamaz." Çünkü filozoflar için kişilik sadece sözcüklerden, bir yazım tarzından ya da bir ses tonundan ibaret değildir. Kişilik, bir beden ve bir zihin arasındaki devamlı etkileşim sonucu oluşur. Dahası, bu etkileşim zamanla evrilir, değişir, gelişir. Bir anda dondurulamaz. Bedenimiz, yaşam deneyimlerimizin, çevreyle temasımızın ve hatta bilinçaltı tepkilerimizin bir parçasıdır. Bir yapay zekanın ne kadar kusursuz olursa olsun, insan bedeninin dünyayla kurduğu bu karmaşık ilişkiyi tamamen taklit etmesi mümkün müdür? Üstelik bir de ruhu dahil ettiğimizde… O sonsuz ve anlaşılmaz öz, insan kodlarında saklanabilir mi? Öte yandan, Ray Kurzweil ve Elon Musk gibi teknoloji dünyasının fütüristleri "bir gün olabilir" diyorlar. Onlara göre eğer bir kişinin beyni, düşünceleri, tavırları ve hatta duygusal tepkileri yeterince iyi modellenebilirse, o kişiyi neredeyse tamamıyla dijital olarak yeniden yaratmak, "yüklemek" mümkün olacaktır. İşte tam da bu iki görüş arasında sıkışıp kalmış durumdayız. Teknoloji bir yandan bazı yanılsamalar yaratırken, diğer yandan da kaybedilen kişilerle olan bağımızı devam ettirmek için yeni bir kapı açıyor.

Peki biz zaten kendi hafızamızda yaşattığımız sevdiklerimizle her gün bir şekilde konuşmuyor muyuz? Onların ne diyeceğini, nasıl tepki vereceğini zihnimizde canlandırmıyor muyuz? İnsan hafızası ve zihin dünyamız da aslında bir tür simülasyon değil mi? Düşünün, uzun zamandır görmediğiniz bir akrabanızı hayal edin. O kişinin nasıl konuştuğunu, hangi konularda nasıl tepki vereceğini, esprilere nasıl güleceğini hafızanızda bir model olarak taşıyorsunuz. Psikologlar, kaybettiğimiz insanlarla zihnimizde kurduğumuz bu diyalogların yas sürecinin doğal bir parçası olduğunu söylüyorlar. Ölülerle sohbet botları belki de sadece bu içsel diyalogları dışa vurmanın, somutlaştırmanın bir yolu. Belki de gerçeklik dediğimiz şey, nesnel bir olgudan ziyade, bizim zihnimizde yarattığımız tutarlı bir hikaye. Ve belki de bir chatbot aracılığıyla sevdiğimiz birini "canlandırmak", bizim kendi gerçeklik hikayemizin bir parçası olmaktan öteye geçemiyor – ama bu bile bazılarımız için yeterli bir teselli olabilir. Bu içimizdeki derin arzuyu belki de en iyi yansıtan ve şekillendiren, hayal gücümüzün sınırlarını zorlayan popüler kültür eserleri oldu.

Black Mirror dizisindeki "Be Right Back" bölümünde, trafik kazasında ölen eşiyle mesajlaşmadan başlayıp fiziksel bir robota kadar giden bir yolculukta, bir kadın teknolojinin gerçeği ne kadar taklit edebileceğini ve bunun yeterli olup olmadığını sorgular. Star Trek’teki "holodeck" teknolojisi, Her filmindeki işletim sistemi Samantha ile kurulan derin bağ… Tüm bu örnekler, sevdiklerimizle bir şekilde bağlantıda kalma arzumuzu gösterir. Bu arzu o kadar güçlü ki HereAfter AI gibi şirketler "yaşam hikayesi avatarları" oluşturmaya, Project December gibi platformlar özel chatbotlar yaratmaya başladılar. Hatta bu teknolojiler kişisel kullanımın ötesinde, Einstein, Atatürk, Shakespeare gibi tarihten önemli şahsiyetlerin fikirlerini ve kişiliklerini interaktif bir şekilde deneyimleme fırsatı sunuyor. Elbette bunlar gerçek insanlarla etkileşimin yerini tutamaz, ancak onları hiç tanıyamayacak olanlar için, bu şahsiyetleri daha "canlı" kılmanın, miraslarını yaşatmanın değerli bir yolu olabilir.

İşte daha özlü ve çarpıcı bir son bölüm: Bu heyecan verici teknolojiler, beraberinde ciddi etik soruları da getiriyor. Öncelikle, izin meselesi: Hayattayken onay vermeyen birinin dijital kopyasını yaratmak ne kadar doğru? Ya da verilen onay, gelecekteki tüm kullanımları kapsayabilir mi? Ticarileşme de başka bir sorun. "Sevdiğinizin daha şefkatli yanlarını açmak için aylık aboneliğimize geçin" gibi teklifler, yas sürecini istismar edebilir. Dahası, bir insanın tüm karmaşıklığını ve çelişkilerini tek bir modele sığdırmak mümkün mü? Ya da Einstein’in bugünün politik meselelerine dair manipüle edilmiş görüşleriyle karşılaşırsak?

Belki de en sağlıklı yaklaşım, bu chatbotları "dijital zombiler" değil, sevdiklerimizin mirasını yaşatan sanatsal temsiller olarak görmek. Tıpkı bir portre gibi – tam kendisi değil, ama özünü, ruhunu yansıtan eserler olarak. Geleceğe baktığımızda, bu teknolojilerin değeri kaybettiklerimizi "geri getirmek" değil, onların anılarını ve miraslarını canlı tutmak olacaktır. Çünkü bunlar bize gösteriyor ki, fiziksel varlığımız sona erse bile, fikirlerimiz, sözlerimiz ve ruhumuz başkalarının hayatında yaşamaya devam ediyor.

Bir gün hepimiz göçüp gideceğiz. Ama belki de geride bıraktığımız dijital izler, gelecek nesillere uzanan bir köprü olacak. Ve belki de gerçek ölümsüzlük, bedenimizin sonsuza dek yaşaması değil, hikayelerimizin ve bilgeliğimizin nesilden nesile aktarılması olacak. Tıpkı eski ozanların yaptığı gibi, ama bu kez teknolojinin imkanlarıyla zenginleştirilmiş bir şekilde.

İnsanlık tarihinde ilk kez, kaybettiklerimizle olan bağımızı sürdürmek için bu kadar güçlü araçlara sahibiz. Önemli olan, bu araçları kullanırken ne aradığımızı bilmek: Teselli mi, öğrenme mi, yoksa sadece veda edememenin bir yolunu mu? Belki de tüm bu teknolojik ilerlemeler, bize en kadim insani gerçeği hatırlatıyor: Hayatımız sınırlı, ama sevgimiz ve bağlarımız zamansız.

Kaynaklar ve ilgili okumalar

  1. Özgün Bebar Bilim videosu
  2. İlgili okuma (Wikipedia, İngilizce): Chatbot