Yaşamak. Güzel aslında. Çocukluğunuzu hatırlayın. O dertsiz tasasız zamanları. Yaz tatillerini. Hava kararana kadar umarsızca sokaklarda oyunlar oynadığınız zamanları. Sonra o ilk aşkınızı. Sinemada izlediğiniz ilk filmi. İlk tatilinizi. Ailenizle geçirdiğiniz zamanları. Yaşamak. Güzel aslında. Ama… Göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor sanki. Sonra. Bir bakıyorsunuz. O gelmiş. Ölüm. Yaşamın olasılık okyanusunda kesin olan tek şey. Evet türleri farklı olabiliyor. Herkes farklı nedenlerle ölebiliyor. Bir kaza, bir hastalık… Öyle veya böyle. Hepimiz yaşayacağız o anı.
Ve o anı düşünmemek için her ne kadar kendimizi meşgul tutmaya çalışsak da içten içe hepimizin merak ettiği bir şey var. O anda ne oluyor? Ölüm anında. Bir saniye önce bilinçliyken bir anda hiçbir şey hissetmeden karanlığa mı gömülüyoruz? Ne hisseder insan ölürken? Ne düşünür? Ya da düşünür mü? Beynimizde o anda neler olur? Çok derin sorular bunlar. Ama aslında artık bu konuda öncesine göre çok daha net bir resim var elimizde. Evet. O anda beynimizde neler olup bittiğini az çok biliyoruz artık. Ve emin olun tahmin ettiğinizden çok daha farklı bir deneyim var önümüzde…
Şimdi. Ölüm anında insanların birçoğu genellikle pek tepki vermezler. Bu görüntü karşısında biz de haklı olarak bu deneyimin bir tür uykuya geçiş, bilinçdışı bir sürükleniş tarzı bir deneyim olduğunu varsayarız. Fakat deneyler söylediğimiz gibi bambaşka bir hikaye anlatıyor bize. 2013 yılında Michigan üniversitesindeki araştırmacılar deney fareleri ile bir deney yapıyorlar ve tahmin edeceğiniz üzere fareler ölürken beyinlerindeki aktiviteyi ölçüyorlar. Ve bu ölçümlerde çok garip bir şey çıkıyor ortaya.
Fareler bir kalp krizi sonrasında herhangi bir kalp atışı veya nefes alış verişi olmamasına rağmen beyinlerinin tamamında düşük seviyeli gama dalgaları gözlemleniyor. Daha garip olansa bu dalgalar normalde hayatta olduklarından daha senkronize haldeler. Ve çok daha ilginci bu tip beyin aktivitesi insanların bilinçli algılama durumunda gözlemlenir normalde. Yani bir şey gördüğünüzde, bunu bilinçli olarak algıladığınızda, yorumladığınızda ya da anladığınızda beyninizde bu tip dalgalar gözlemlenir. Yani fareler nefes almıyorken, kalpleri bile atmıyorken beyinleri bilinçli bir algı düzeyine çıkıyordu. Garip değil mi? Evet. Bayağı garip.
Zira bu bulgu beynin ölüm sırasında tamamen devre dışı kaldığı ve bu deneyimin bilinç dışı bir deneyim olduğu öngörüsüne tamamen tersti. Tam tersi, bilinç tamamen devre dışı kalmadan önce öncesinden de daha yüksek bir “bilinç patlaması” söz konusu gibi görünüyordu. Bilim insanlarına göre bu “son parıltı”, aslında evrimsel geçmişimizin bir yansıması olabilir. Hayatta kalma şansı en düşük anlarda bile beyin, enerjisini kısmak yerine artırıyor. Belki de bu, organizmanın son bir kurtuluş ümidiyle tüm zihinsel kaynaklarını seferber etme çabası. Yani ölümün kıyısında bile beyin hâlâ, yaşamı sürdürebilme olasılığına yatırım yapıyor.
Ve tabi bu sonuçlar haliyle daha fazla soruyu beraberinde getirdi. Yani şimdi insanların beyni farelerinkinden çok daha büyük ve kompleks. Bu işleri değiştirebilir miydi? Bunun için de 2018’de Imperial College London’da insanların ölüm anında ne yaşadıklarını ortaya çıkaran çok ilginç bir deney yapıldı. Burada birbirinden tamamen farklı görünen iki olay arasındaki benzerlikleri araştırmak istediler.
Birincisi Near-Death Experience olarak bilinen Ölümden Dönme Deneyimleri. Burada özellikle klinik ölümü gerçekleştikten sonra ölümden döndürülen insanların yaşadığı halüsinasyonlara odaklandı araştırmacılar. Bu tip yaşama yeniden döndürülen insanların %20’si bu tip halüsinasyonlardan bahsediyorlar zira. Beyaz ışık filan. Biliyorsunuz. Benzer deneyimler genellikle. Diğer tarafta ise DMT olarak bildiğimiz çok güçlü bir saykadeliğin neden olduğu halüsinasyonlar vardı. Bu ikisi arasındaki benzerlikleri bulmak istiyordu araştırmacılar.
Önce deneklere belirli bir DMT dozu verildi. Bu dozu alan denekler haliyle bir süreliğine farklı bir boyuta geçtiler. Geri döndüklerinde ise araştırmacılar normalde ölümden dönenlerin deneyimlerini analiz etmek için kullandıkları bir anketi uyguladılar. Belirli sorular vardı bu ankette. Ve sonuçları görünce bildiğiniz şok oldular. Ortak yönleri o kadar fazlaydı ki. Hem ölümden dönenler hem de bu tip uyuşturucu etkisi altında olanlar “uzay ve zamanı aşmak”, “çevredeki insanlar ve cisimlerle bir olmak” gibi deneyimlerden bahsediyorlardı. Yani ölüm anında beyin çok güçlü bir halüsinatif etkiye sahip bir uyuşturucu altındaymış gibi davranıyordu.
Bu çalışmayı yürüten Chris Timmermann da benzer yorumlar yapıyor aslında. Timmermann aslında ölümü yaşamımızda zaman zaman deneyimliyoruz da. Bunun illa bir uyuşturucu etkisi ile olmasına da gerek yok diyor. Bahsettiği şey beynin elektrokimyasal aktivitelerinde anlık bir artış aslında.
Ve bu aktivitelerin yoğunlaştığı bölgeler de orta temporal loblar. Bu bölgeler de hafıza, rüya görme ve hatta öğrenme ile ilgili bölgeler. İlginç bir bulgu da şu: Ölüm anına yakın zamanlarda, beynin zaman algısıyla ilgili bölgelerinde olağan dışı aktiviteler gözlemleniyor. Bu da birçok kişinin neden "hayatlarının film şeridi gibi gözlerinin önünden geçtiğini" söylediğini açıklayabilir. Zamanın akışı bu anlarda bükülüyor, yoğunlaşıyor ya da tamamen duruyormuş gibi hissediliyor. Belki de bu yüzden bir saniyelik bir beyin aktivitesi, öznel olarak bir ömür gibi yaşanabiliyor.
Ve o anda beynimiz bir anlamda bir tür simülasyon gerçekleştiriyor gibi. Ama bu deneyimlerle ilgili büyük bir duvar var önümüzde. Büyük bir engel. Aşamadığımız için anlamakta zorlandığımız bir eşik. Onu da kısa bir aradan sonra konuşacağız. Evet. Bir engel var demiştik. Ölümden dönenler ile gerçekleştirilen deneylerde araştırmacıların aşamadığı.
Evet. Bu engel de dil engeli. Timmerman’a göre asıl zor olan bu deneyimleri kelimelere dökmek. Evet. Ölümden dönenler veya uyuşturucu etkisi altında olanlar deneyimlerini anlatıyorlar ama tam olarak ifade edemiyorlar da gibi. Ki bu aslında ifade edemedikleri birçok şeyi de bize aktaramıyor olabileceklerini de ortaya çıkarıyor.
Burada çözüm ne olabilir peki? Daha iyi görüntüleme teknikleri. Bazı laboratuvarlada sadece insanların beyin aktivitelerini gözlemleyerek hangi filmi ya da ne tür bir film izlediklerine dair tahminler yürütülüyor. Ve oldukça da başarılı bu deneyler. İleride, bu teknikler çok geliştiğinde işte beyinde olup bitenleri doğrudan görselleştirebilecek bir yöntem bulunduğunda, o anda ne olduğunu da çok daha iyi anlayabiliriz diyor Timmermann.
Garip bir bilgi de Timmermann ve ekibi bu deneyin bir tür dizi ya da filme aktarılması konusunda da teklif almışlar ve bununla ilgili danışmanlık da yapıyorlarmış. Bakalım ne tür bir yapım bekliyor bizi bu konuda. Ama konunun konuşmadığımız bazı yönleri daha var.
Özellikle “acı” konusu. Hem ölümden dönenler hem de diğer denekler bu deneyimlerinde garip bir şekilde “ağrısız ve acısız” olduğunu söylüyor. Ve başka bir bulgu da insanın ölüme giderken duyularının belirli bir sıra ile kapandığı yöünde. Önce açlık ve susuzluk hissi ardından konuşma ve görme ve son olarak duyma ve dokunma duyuları devre dışı kalıyormuş. Son anlarında insanlar dokunmanızı ve sesinizi algılıyor anlayacağınız. Bizim bu deneyden almamız gereken ne peki? Ölüm. Evet. Hoş bir düşünce değil. Ve elbette bu kesin sonu her an düşünerek hayatımıza devam etmek çok zor olduğu için pek üzerine düşünmüyor ve konuşmuyoruz da.
Korkuyoruz da haliyle. Fakat ölümün anlamını da konuşmuştuk daha önce. Neden sonsuza kadar yaşamamamız gerektiğini, evrimsel süreçte yeni nesillere yer, kaynak ve bir hikaye bırakmak üzere bir gün terk-i diyar eylememiz gerektiğini.
Özetle; Ölümün nasıl bir deneyim olduğu sorusu, insanlığın en kadim meraklarından biri. Belki de bu yüzden ölümden dönenlerin anlattıkları, mistik geleneklerdeki ölüm ötesi tasvirleriyle birleşerek yüzyıllardır zihinlerimizi meşgul ediyor. Ama artık bu soruyu sadece mitlerle değil, bilimle de yanıtlamaya çalışıyoruz. Elde edilen veriler ise bize çok ilginç bir tablo sunuyor: Ölüm, sanıldığı gibi bir “hiçlik” değil, beynin kendi içinde yarattığı son bir fırtına gibi. Bir tür veda senfonisi. Sessiz ve karanlık bir son değil; bilincin belki de en son kez parladığı, ışıkla dolu bir geçiş. Bu da ölümün soğuk yüzüne, insani bir sıcaklık katıyor.
Ama tüm bu bilgiler bir noktayı değiştirmiyor: Ölüm hâlâ ciddi, hassas ve kişisel bir konu. Bu anlatılanlar bir yüceltme ya da teşvik değil; sadece bilimsel gözlemler ışığında, hepimizin bir gün yaşayacağı o anın perde arkasına dair bir pencere açma çabası. O hâlde belki de mesele şudur: Ölüm hakkında daha çok bildikçe, yaşamın kıymeti daha çok ortaya çıkıyor. Ve belki de bu yüzden en doğru cümle yine en yalın olanı: Yaşarken, gerçekten yaşa.




