Bebar Bilim · Merak, evrenin en iyi başlangıç noktasıdır.
Psikoloji ve İnsan

Geleceğin En Büyük Deneyi: Beyinler Arası İnternet

▶ YouTube’da izle ↗

Oynatınca YouTube’a bağlanılır. YouTube’da aç ↗

Bu yazı, 5 Ekim 2025 tarihinde yayımlanan Bebar Bilim videosunun metninden uyarlanmıştır. Güncel gelişmeler içeren değerlendirmeler özgün yayın tarihinin bağlamındadır.

Greg Gage bir ted sunumu sırasında müthiş bir gösteri sunuyor izleyiciye. Önce bir kadınn koluna bağladığı elektrodlar ile kadının kol hareketinin nasıl bir dalga ürettiğini, beyinden sinir ağına oradan kol kaslarına gönderilen komut sonrasında ortaya çıkan hareketin bilgisayar tarafından nasıl okunduğunu, algılandığını gösteriyor. Belli ki bu bizim hiç düşünmeden yaptığımız hareketler için beynimizin verdiği komutlar gayet okunabilir şeyler. Sonra bir erkeği çıkarıyor sahneye ve ona da bazı elektrotlar bağlıyor. Soru basit. Ben bir komutu deşifre ettim. Şimdi bu bilgiyi başka bir yere aktarabilir miyim? Bu sefer kadının beyninden gelen kolunu sıkma komutu sadece kendi koluna değil başka bir kola da aktarılıyor. Ve evet. Kadın kolunu sıktığı anda erkek de istem dışı aynı hareketi yapıyor.

Basit, eğlenceli, güzel bir gösteri bu evet. Ama bu bize çok önemli şeyler söylüyor. Binlerce yıldır yaşadığımız bir engeli aşabileceğimize dair bir işaret bu. Şimdi teknolojinin ilk zamanlarını düşünün, ilk telefonları. Kablolara bağlı hayatlarımızı. Şimdi neredeyse her şey wireless kullanılabiliyor. Bu gösteride gördüğümüz kabloları da çıkarttığımızı ve sadece kas hareketlerimizi değil düşüncelerimizi de filtresiz bir şekilde aktarabildiğimiz, başka birinin beyni ile konuşabildiğimiz bir senaryo hayal edelim… Ve bu senaryoya aslında ne kadar yakın olduğumuzu. Gelin beyinler arası iletişimin geldiği noktayı ve geleceğini ve oraya nasıl varacağımızı konuşalım bugün. Bunu yaparken de yine insan beyninin muhteşemliğini bir kez daha takdir edeceğiz. Haydi başlayalım.

Haydi konumuza dönelim hemen. Şimdi aslında asıl konumuz iletişim. Şu anda dünyada konuşulan kaç dil vardır sizce onu sorayım önce? İrili ufaklı tüm dilleri hesaba kattığımızda? 100-200-300? Yok. Şu anda tüm dünyada 7000’den fazla dil konuşuluyor. Her dilin binlerce kelimesi var. Bunu vücut dili ve bağlamsal sinyaller ve tüm unsurlarla birleştirdiğimizde iletişim kurabilmek adına inanılmaz bir araç var elimizde ama hala iletişemiyoruz farkındasınız değil mi? Geçtim başka dil konuşanalarla filan anlaşmayı, kendi dilimizi konuşanlarla bile bir türlü aynı dili konuşamıyoruz. Yok olmuyor. Evet. Elimizdeki en verimli ve etkili yol dil ama dil aslında inanılmaz kısıtlayıcı bir araçtır. Beyin denen muhteşem fikir makinesinin ürünlerini aktarmak için yeterli değil. İşte bu insanlığın en önemli meydan okumalarından biri. Biz bu engeli nasıl aşacağız. Bunun cevabı nörobilim ve teknolojinin birleşimi olan nöroteknolojide. Benim de şahsen en keyif aldığım alanlardan biri ki geleceğin de en önemli çalışma alanlarından biri olacaktır gelecekte ne yapmak istediğine karar vermekte zorlanan gençler için çok keyifli bir alan olabilir bir köşeye yazabilirsiniz.

Nöroteknoloji bunu nasıl çözmeye çalışıyor peki? Beyinler arası ya da beyin-makine arası direkt bağlantı ile tabi ki.

Şimdi söylemesi basit tabi beyni bağlayalım bilgisayara oldu bitti değil olay. Bunun sebebi de iletişim dediğimiz şeyin öyle basit olmaması. İnsan beyni iki tür dil konuşur özünde. Birincisi fiziksel dünya ile ilgili olan dil. Baştaki örnekte de bahsettiğimiz gibi, hareket etmek, bir şeye dokunmak, görmek, konuşurken ağzını oynatmak gibi sensorimotor süreçler. Beynin bu sistemleri nasıl yönettiğini nispeten daha iyi biliyoruz çünkü bunlar daha somut ve ölçülebilir süreçler. O yüzden de zaten bunu hemen veriye çevirip başka birine aktarabiliyor ve onlara aslında istemediği şeyler yaptırabiliyoruz. Bununla ilgili daha önceki videolarımdan birinde bir deneyden bahsetmiştim. Bir üniversite kampüsünde iki ayrı binada bulunan iki kişi, bir oyun oynuyorlar ve bu oyundaki düğmeye basma görevi ikiye bölünmüş durumda. Bir binadaki ekranı görüyor ve ne zaman düğmeye basılması gerektiğini biliyor, diğeri başka bir binada, düğme ise onda. Ekranı gören kişi tam düğmeye b asılması gerektiği anda bunu yaptığını düşünüyor ve diğer binadaki kişi istem dışı o anda düğmeye basıyordu. Evet. Bunu çözdük gibi. Sensorimotor bilgi ve veri aktarımı yapılabiliyor artık, bugün kabolarla, yarın kablosuz, bu eşiği aştık gibi.

Fakat ikinci iletişim dilimiz ki kişiler arası ana iletişimimizi bu sistemle sağlıyoruz, çok daha karmaşık. Yani anlam, fikir, bilinç, iç konuşma, dilin gerçek anlamı, metaforlar, niyetler… Beynin bu kısmı çok daha karmaşık ve hâlâ tam çözülebilmiş değil. Ve işte bu yüzden beyinler arası direkt iletişim için bu süreçlerin daha iyi anlaşılması gerekiyor.

Bu bağlantıyı ise “beyin-beyin arayüzü” adını verdiğimiz sistemlerle başarabileceğiz. Brain-Brain-Interface denir bunlara. Basitçe aslında hem beyin-bilgisayar hem de bilgisayar-beyin arayüzlerinin tek bir arayüzde birleştirilmesi sonucu elde edilen komplike bir sistem bu. Yani anlayacağınız arada bir bilgisayarın bulunması gerekiyor deşifre edebilmek adına. Şimdi imkansız bir görev gibi düşünüyoruz ama bakın ufak ufak neler başarılıyor bu alanda şu anda.

Bir deney. Tabi ki zavallı fareler üzerinde yapılan bir deney. Bilim insanları önce iki sıçanın beynini elektrotlarla birbirine bağlıyor. Sonra bir sıçana basit bir görevi öğretiyorlar ve onun beynindeki karar sinyallerini doğrudan diğer sıçanın beynine aktarıyorlar. Böylece görevi hiç öğrenmemiş olan diğer sıçan bile daha doğru seçimler yapmaya başlıyor. Ardından işi daha da ileri taşıyıp dört sıçanın beynini aynı ağ içinde birleştiriyorlar ve buna “Brainet” adını veriyorlar. Bu bağlı beyin ağı bazı basit problemleri, örüntüleri ve karar görevlerini tek bir sıçandan daha başarılı çözebiliyor. Anlıyorsunuz değil mi bunun açabileceği kapıları? Neyse bu iş sadece farelerde kaldı mı peki? Tabi ki hayır. Şimdi farelerle yapılan “brainet” deneyine ismen çok benzeyen “BrainNet” isimli bir deney yapılıyor.

Üç insanın beynini aynı görev için birbirine bağlıyorlar. İki kişi Tetris benzeri bir oyunun ekranını görüyor ve düşen bloğun döndürülüp döndürülmemesi gerektiğine karar veriyor. Üçüncü kişi ise ekranı hiç görmüyor. Yani ne bloğu görüyor ne de oyunu biliyor. Sadece diğer iki kişinin beyninden gelen sinyalleri alıyor. Göndericilerin kararları EEG ile okunuyor, bilgisayar tarafından işleniyor ve alıcı kişinin beynine manyetik uyarılar halinde gönderiliyor. Ardından alıcı kişi, yalnızca bu beyin sinyallerine güvenerek bloğu döndürüp döndürmemeye karar veriyor. Hatta araştırmacılar sistemin güven ilişkisini test etmek için göndericilerden birinin sinyaline bilinçli olarak hatalar ve gürültü ekliyor. Bir süre sonra alıcı kişinin hangi beynin daha güvenilir olduğunu öğrenmeye başladığı görülüyor. Yani bir insan beyni, başka insan beyinlerinden gelen bilgileri zamanla filtrelemeyi ve hangisine daha çok güvenmesi gerektiğini öğreniyor.

Şimdi olayın geldiği yer şurası.

insanlık tarihi biraz da iletişim teknolojilerinin tarihidir. Önce mağara duvarlarına çizimler yapıyoruz, sonra yazıyı buluyoruz, ardından kitaplar geliyor. Sonra sesimizi kilometrelerce uzağa taşıyan telefonlar, görüntüyü ve sesi birleştiren televizyonlar, internet, bilgisayarlar, sosyal medya, sanal gerçeklik teknolojileri… Yani her yeni teknoloji, başka bir insanın zihnindeki deneyime biraz daha yaklaşmamızı sağlıyor. Daha immersif, daha direkt, daha “gerçek” iletişim biçimleri geliştiriyoruz sürekli. Çünkü aslında yaptığımız şey aynı: Bir insanın zihnindeki deneyimi başka bir zihne mümkün olan en kayıpsız şekilde aktarmaya çalışıyoruz. Dil bunun ilkel bir versiyonu, yazı daha kalıcı bir versiyonu, video ve VR ise daha yoğun bir versiyonu. Beyin-beyin arayüzleri ise belki de bunun bir sonraki aşaması olabilir.

Şimdi düşünün. Bugün daha şimdiden düşünceyle kontrol edilen VR oyunları geliştirilebiliyorsa, yarın buna bir de beyin-beyin arayüzü eklendiğinde ne olacak? Belki de bir gün sadece konuşarak değil, bir deneyimi gerçekten başka bir insanın zihnine aktararak iletişim kuracağız. Bir oyunda takım arkadaşınızın ne düşündüğünü kelimeler olmadan anlayabileceksiniz belki. Ya da bir fikri anlatmak yerine doğrudan hissettirebileceksiniz. Bir müzisyen kafasındaki melodiyi hiç enstrüman kullanmadan başka birinin zihnine aktarabilecek belki. Ya da bir gün eğitim sistemi bile değişecek. Şu an yıllar süren öğrenme süreçlerini çok daha direkt yollarla yaşayacağız belki.

Ve olay burada da bitmeyebilir. Çünkü teorik olarak bu sistemler sadece iki beyni bağlamak zorunda değil. Birden fazla insan zihni aynı ağ içinde birleşebilir. Bir çeşit kolektif bilinç ya da bağlı zihin ağı oluşabilir. Dil bariyerleri büyük ölçüde anlamsız hale gelebilir çünkü artık kelimeleri çevirmek yerine deneyimin kendisini aktarabilirsiniz. Hatta farklı insanların düşünce süreçlerini birleştiren hibrit bir “üst zihin” bile oluşabilir. Düşünsenize… Her insan zaten dünyayı farklı algılıyor. Hepimizin zihninin içinde bambaşka bir evren var. Eğer bir gün bu zihinler gerçekten birleşebilirse ortaya çıkan şey sadece daha büyük bir bilgi havuzu değil, tamamen yeni bir bilinç formu olabilir. Yeni bir dünya gibi.

Ama tabi burada hâlâ çok ciddi problemler var. Çünkü bugün kullanılan sistemler hem hantal hem yavaş. Çoğu hâlâ kablolar, elektrotlar ve dev cihazlarla çalışıyor. Beynin karmaşık dilini çözmekten de çok uzağız. Bir insanın “elini kaldırma” sinyalini okumak nispeten kolay ama bir düşüncenin anlamını, duygusal tonunu, niyetini ya da bilinç deneyimini çözmek bambaşka bir problem. Üstelik mesele sadece teknoloji de değil. Etik tarafı çok daha ürkütücü. Çünkü bir noktadan sonra soru artık “Beyinler bağlanabilir mi?” olmaktan çıkıyor. “Başka bir zihnin kendi zihninin içine girmesine gerçekten hazır mıyız?” sorusuna dönüşüyor. Çünkü böyle bir dünyada mahremiyet dediğimiz şeyin anlamı bile tamamen değişebilir.

Kaynaklar ve ilgili okumalar

  1. Özgün Bebar Bilim videosu
  2. İlgili okuma (Wikipedia, İngilizce): Brain–computer interface