Bebar Bilim · Merak, evrenin en iyi başlangıç noktasıdır.
Psikoloji ve İnsan

Normal Misin?

▶ YouTube’da izle ↗

Oynatınca YouTube’a bağlanılır. YouTube’da aç ↗

Bu yazı, 19 Ocak 2026 tarihinde yayımlanan Bebar Bilim videosunun metninden uyarlanmıştır. Güncel gelişmeler içeren değerlendirmeler özgün yayın tarihinin bağlamındadır.

Normal miyiz? Sen mesela normal misin sence? Çevrende normal kimse var mı ya da? Neden peki? Yani normalsen neye göre normalsin? Ya da değilsen… Neye göre normal değilsin? Sahi “normal” ne ki? Bu sorunun cevabını ararken sayısız insanın hayatını zindana çeviren, bazen kitlesel katliamlara yol açan devasa bir sarmalda bulacağız kendimizi? Hazırsanız atlayalım birlikte… Önce şuradan başlamamız lazım. “Normal” dediğimiz şey, sandığımız gibi ahlaki bir kavram değil. Yani “iyi insan”, “doğru insan”, “olması gereken insan” anlamına gelmiyor. Psikolojik bir kavram da değil. Yani zihinsel olarak sağlıklı ya da sorunlu olmakla doğrudan ilgili değil.

Aslında “normal” kelimesi, en başta matematiksel bir kavram. 19. yüzyıla gidelim. 1830’lar. Bir istatistikçi: Adolphe Quetelet. Quetelet’in derdi insanları yargılamak falan değil. Aksine, toplumu anlamaya çalışıyor. Ve şunu söylüyor: “Bir sürü birey var ama bunların ortalamasını alırsak, bize toplumu anlatan bir profil çıkar.” Buna bir isim veriyor: “L’homme moyen” Yani: ortalama insan. Boyların ortalaması. Kilonun ortalaması. Suç oranlarının ortalaması. Davranışların ortalaması. Buradaki amaç şu: Tanımlamak. Ölçmek. Anlamak. Sonra bu fikir, bugün bildiğimiz o meşhur şekle dönüşüyor: Çan eğrisi. Yani “normal dağılım”.

Ve çan eğrisi bazı yerlerde mükemmel çalışır. Mesela boy dedik ya… Gerçekten öyledir. Aşırı kısa insan sayısı azdır. Aşırı uzun insan sayısı da azdır. Çoğumuz ortalamaya yakındır. Boy ölçüldüğünde çan eğrisi neredeyse ders kitabı gibidir. Bu tip verilerde çan eğrisi gerçekten işe yarar. Doktorlar için. Mühendisler için. Bilim insanları için. Bu verilerden anlamlı sonuçlar çıkarıp buna göre teoriler geliştirebilirler. Ancak sorun şurada başlıyor. Bu başarıyı gören her disiplinden insan “Madem burada çalıştı, her yerde çalışır.” Diye düşünmeye başladı. Ama çalışır mı işte soru bu… Veya çalışmaması gereken nerelerde çalıştığına inanmak isteriz?

Mesela zeka… Çok önemli bir kıstastır. Ve bize göre zekanın da bir ortalaması vardır. Yığınla test vardır bunun için. IQ testleri olarak bir başlık altında toplayabiliriz. Ve zekâyı ölçmeye çalışmamız yeni bir şey değil. Ama bu ölçme girişiminin baştan itibaren taşıdığı bir varsayım vardı: Zekâ, tek bir şeydir ve ölçülebilir. 1900’lerin başında Charles Spearman ortaya “g faktörü” fikrini attığında, aslında şunu yapıyordu: Bir sürü farklı zihinsel test sonucunda ortak hareket eden bir istatistiksel bileşen buluyordu. Bu, matematiksel olarak anlamlıydı. Ama biyolojik ya da psikolojik olarak zorunlu değildi. Yani “tek bir zekâ vardır” fikri,

önce istatistiksel bir kolaylık olarak doğdu. 1905’te Alfred Binet ve Théodore Simon ilk modern zekâ testini geliştirdiğinde, amaç çok daha sınırlıydı. Fransa’da, okulda zorlanan çocukları belirlemek. Binet bunu özellikle vurguladı: Bu test zekânın kendisi değildi, çocukların mevcut eğitim koşullarındaki performansını ölçüyordu. Ama burada kritik bir kırılma yaşandı. Test üretildi. Rakam çıktı. Ve rakam, çok hızlı biçimde insanın kendisi sanılmaya başlandı. 1939’da David Wechsler, bugün hâlâ kullanılan IQ testlerini geliştirdi. Burada teknik ama çok önemli bir şey yapıldı: Ham puanlar, yaş gruplarına göre norm tablolarıyla dönüştürüldü.

Ortalama 100 olacak şekilde ayarlandı. Standart sapma belirlendi. Bu sayede herkes karşılaştırılabilir hale geldi. Ama bunun bir sonucu vardı: IQ skorları doğal olarak çan eğrisi gibi görünmeye başladı. Yani çan eğrisi, zekânın doğasından değil, ölçümün tasarımından doğdu. Aynı yıllarda başka bir şey daha oluyordu. Raymond Cattell, zekânın tek parça olmadığını gösterdi. Akıcı zekâ ve kristalize zekâ ayrımı yaptı. John Horn bunu genişletti. 1993’te John Carroll, bugün psikometrinin ana çerçevesi olan CHC modelini ortaya koydu. Bu model şunu söylüyordu: Zekâ, tek bir eksen değil. Birden fazla bilişsel yetenekten oluşan çok katmanlı bir yapı.

Ama biz hâlâ ne yapıyorduk? Bu çok boyutlu yapıyı, tek bir sayıya indiriyorduk. Sonra bu sayı üzerinden “normal” tanımı yapıyorduk. Bu sadece teorik bir sorun değildi.

Pratikte ciddi sonuçlar doğurdu. Ciddi sonuçlar derken de bayağı ciddi sonuçlardan bahsediyoruz. Mesela 1917’de Robert Yerkes, ABD ordusunda askerleri sınıflandırmak için bir zeka testi tasarlayacaktı. Amaç aslında idari bir sınıflandırmaydı. Subayları, kurmayları belirlemek. Ama tamamen Amerikan sistemine göre kurgulanan bu test sonucunda göçmenler, düşük eğitimliler, farklı dil konuşanlar düşük zekâlı ilan edildi. Ve bu zamanla ABD’de göç yasasına, binlerce insanın zihinsel yetersizlik gerekçesiyle kısırlaştırılmasına ve sonrasında Almanya’ya da sıçrayarak insanlık tarihinin en büyük katliamlarından birine yol açacaktı.

Anlıyorsunuz değil mi “normal” tanımının ne kadar değişken ve ne denli sonuçlar doğurabildiğini? Olay tabi bununla da kapanmıyor. Normali arama eğilimimiz bugün bile başımıza bela olan çok ciddi sorunlara neden olacaktı. Mesela ruhsal sağlığımıza bakış açımızı da tamamen değiştirecekti. Evet. Ama burada iş tabi daha hassas. Çünkü burada “normal” sadece bir tanım değil; tanı koyan, etiketleyen, müdahale eden bir kavram. Psikoloji ve psikiyatri, insan davranışını anlamaya çalışırken en başta şuna yaslandı: Bir davranış ya da ruh hali, toplumda ne kadar sık görülüyorsa, o kadar normaldir. Bu yaklaşım başta çok cazipti. Ölçülebilirdi.

Sayılabilirdi. Grafiğe dökülebilirdi. Ama temel bir problemi vardı: Sıklık, insanın acı çekip çekmediğini ya da hayatını sürdürebilip sürdüremediğini söylemez. Bir duygu çok yaygın olabilir. Ama yine de yıkıcı olabilir. Ya da çok nadir olabilir ama tamamen işlevsel olabilir. Bu fark, uzun süre göz ardı edildi. 1952’de Amerikan Psikiyatri Birliği ilk tanı kılavuzunu yayımladığında, amaç kaosu düzenlemekti. Tanılar standartlaşsın, herkes aynı dili konuşsun isteniyordu. Bu kılavuzun adı DSM idi. Asıl kırılma 1980’de, DSM-III ile yaşandı. Bu noktada psikiyatri şunu yaptı: “Normal” ile “anormal” arasına operasyonel eşikler koydu.

Şu kadar süredir, şu kadar belirti varsa, bu tanıdır dendi. Bu bilimsel bir zorunluluktan değil, pratik bir ihtiyaçtan doğdu. Çünkü: Sigorta sistemleri tanı ister Tedavi protokolleri tanı ister Hukuk tanı ister Ama burada çok önemli bir şey oldu: Süreklilik gösteren ruhsal özellikler, kesikli kutulara bölündü. Burada bahsettiğimiz şey şu: Psikoloji ve psikiyatride birçok ruhsal özellik doğası gereği süreklidir. Yani ya vardır ya yoktur şeklinde çalışmaz. Kaygı mesela hiç olmayan bir şey değildir. Sadece bazı insanlarda biraz daha az, bazılarında biraz daha fazladıri Bir sınırı yoktur.

Grafiğe dökersen, insanları en az kaygılıdan en çok kaygılıya doğru kesintisiz bir çizgi üzerinde görürsün. Aynı şey dikkat için geçerlidir. Aynı şey takıntı için geçerlidir. Aynı şey duygu dalgalanmaları için geçerlidir. Ama bu çizgide doğal olarak “işte burası hastalık başlıyor” diye bağıran bir nokta yoktur. Ama işte. Psikiyatri, pratikte çalışabilmek için bu sürekliliği bölmek zorunda kalır. Çünkü: Tanı koyması gerekir. Tedavi planlaması gerekir. Sigorta, rapor, ilaç, hukuk gibi sistemler net sınırlara ihtiyaç duyar Kimine normal der kimine hasta. Bu yüzden şunu söylüyoruz: “Normal” ile “anormal” arasındaki çizgi,

doğada keşfedilmiş bir sınır değildir. Bu çizgi, çalışabilmek için çizilmiş bir eşiktir. Ama aslında insanlık olarak çok ciddi bir çıkmazın ve ikilemin de içindeyiz biliyor musunuz? Yani. Tarihte ciddi bir kırılım yaşanacak ve normal bir noktada ihtiyaç haline gelecekti. Nedenini kısa bir aradan sonra konuşacağız. Tarihte bir kırılım yaşanacak ve insanlık tarihi bir noktada “normale” ihtiyaç duymaya başlayacaktı demiştik. Hem de anlaşılabilir bir şekilde. Kitlelerin çalışma, eğitim, sağlık ve sosyal yaşamlarını düzenlemek adına “normal” davranışlar, düşünceler, standart eğilimlere ihtiyaç vardı.

Bunun en keskin dönüşümü sanayi devrimi ile gerçekleşecekti.

18. yüzyıl öncesi tarım ve zanaat temelli toplumlarda mevsimsel, bireysel ritme bağlı, usta çırak ilişkisine dayalı ve aslında seri üretime dayalı olmayan, senkron çalışma zorunluluğu olmayan bir düzen söz konusuydu. Fakat ingiltere’de başlayan sanayi devrimi ile ortaya çıkan fabrikalarda binlerce insan aynı mekanda çalışmaya başlayacak ve insanlar artık aynı saatte işe gelmek, aynı tempoya uymak, aynı kurallara itaat etmek zorundaydı. Bunu desteklemek adına tüm sistemin baştan sona değişmesi gerekiyordu elbette. Ve Prusya modeli olarak bildiğimiz zorunlu eğitimin ortaya çıkış amacı da “kurallara uyan, talimat alabilen, disiplinli, söz dinleyen, standart” insan yetiştirmekti. Bunun için insanlar yaş grupları ile aynı müfredata tabi tutulup aynı sürelerde aynı sınavlarla eğitilmeye başlandı. Daha hızlı, daha verimli öğrenmeniz, başka alanlarda güçlü olmanız sistem için bir verimlilik problemiydi. O yüzden eğer hızlıysanız yavaşlamanız, eğer sanayiye uygun beceriler dışında becerileriniz varsa bunları unutmanız gerekiyordu. Bireysel farklar anlayacağınız sorun haline gelmeye başlamıştı. Zira fabrikaların bacaları tütmeliydi, sistem “anormali” kaldıramazdı.

Bu değişimin en önemli figürü aslında tarihte Henry Ford’dur. Henry Ford’un seri üretim bantları bugünkü makineleşmiş insanın ilk adımı olarak tarihe geçecekti.

Ama tüm sistem dedik ya. Modern ulus devletler vatandaş tanımını da değiştirdi, hak ve yükümlülükleri standartlaştırdı, istisnayı tanımlayabilmek için “normu” tanımlamak zorundaydı. Asgari yaş, akıl sağlığı, ehliyet, askerlik kriterleri… Hukuk için normal demek ehil, sorumlu, karar verebilen birey demekti. Devletler artık bireylerle değil nüfuslarla ilgilenmeye başladı. Nüfus sayımları, ortalama gelir, ortalama çocuk sayısı… Ve siyaset artık öngörülebilir, planlanabilir, istatistikte kaybolmayan bireyleri önceliklendirmek zorundaydı.

Sonra bu değişimler yaşanırken ne oldu? Bilgisayarlar girdi hayatımıza. Tüm davranışlar artık daha ölçülebilir oldu. Ölçüldükçe normalleştik, normalleştikçe ölçüldük. Çalışan performansı, not sistemleri, kredi skorları. Bizi gittikçe daha da köşeye sıkıştırdı. Ve internet ile birlikte… Anlıyorsunuz değil mi? Bugünkü kaygı pandemisinin temelini anlıyorsunuz. Normalden sapma endişesi bizi çok küçük bir alana sıkıştırdı ve artık o kadar derinlerdeyiz ki bu cendereden çıkmayı hayal etmek bile büyük bir endişe sebebi olmaya başladı…

İyi bir vatandaş mıyız? İyi bir evlat, iyi bir anne baba mıyız? İyi bir çalışan, iyi bir eş, iyi bir dost muyuz? Ne yapacağız, nasıl anlayacağız bunu? Tanımlar soyutlaştıkça daha da artıyor endişelerimiz… İnatla bunu arıyoruz. Normale, ortalamaya ihtiyaç duyuyoruz bir anlamda. Neden biliyor musunuz? Mesela 1950’lerde Leon Festinger A Theory of Social Comparison Processes isimli bir makale yayımlıyor. Çıkış noktası da şu: İnsanlar kendi görüşlerinin (opinions) ve yeteneklerinin (abilities) ne kadar “iyi/doğru” olduğunu değerlendirmek ister. Normaldir bu. Hepimiz isteriz. Ve objektif bir ölçüm yoksa elimizde ne yaparız? Başkasına bakarız. Ve bunu yaparken de çok uzaklara gitmek istemeyiz. Yani toplumun ortalamasından uzak insanlar bizi korkutur. Einstein’a bakmayız, Elon Musk’a, Gandhi’ye bakmayız. Bize benzeyenelere, aynı gelir, eğitim seviyesine, sınıfa ait insanlara bakarız.

Instagram vs. ile birlikte bu daha da kolaylaştı. Artık bizim dışımızda ama bize benzeyen insanların neler yaşadığını hemen görebiliyoruz ve… Aman allahım. Biz hiç normal değiliz… Herkes mükemmel bir işe, aileye, eşe, dosta, hayata sahip. Biz… Bizde sorunlar var, kusurlar, endişeler… O halde. Bizde bir anormallik var… Bir şeyleri yanlış yapıyoruz. Ve döngü başa dönüyor… Ama burada çok kritik bir noktayı da atlamamak lazım. Normali eleştiriyoruz diye, her sapmayı otomatik olarak iyi, doğru ya da yüce ilan etmiyoruz. Mesele “normalden sapmak” değil. Mesele, sapmanın hiç sorgulanmadan, otomatik olarak hastalık, kusur ya da bozukluk sayılması.

Yani sorun, farklı olmak değil. Sorun, farklılığın düşünülmeden patolojikleştirilmesi. Ve belki de bütün bu hikâyeden sonra, yanlış soruyu sorduğumuzu fark etmemiz gerekiyor. “Normal miyim?” değil. Asıl soru şu olabilir: Hangi norm, kimin ihtiyacı için üretildi? Ve ben… gerçekten onun için mi yaşıyorum?

Kaynaklar ve ilgili okumalar

  1. Özgün Bebar Bilim videosu
  2. İlgili okuma (Wikipedia, İngilizce): Normality (behavior)