Bazen hikaye gerçeğin yerini alır. Ve bu çoğu zaman bir felaket senaryosunun başlangıcıdır. Yaşamın özündeki adaletsizliği nasıl açıklıyorsunuz mesela? Yani. Malum. Bazen o kadar çalışıyoruz, emek veriyoruz, kendimizden, ailemizden, zamanımızdan, hayatımızdan fedakarlık yapıyoruz ama bir türlü olmuyor ya. Ne yaparsanız yapın olmuyor. Ama bir başkasına bakıyorsunuz. Sizin 10’da 1’iniz kadar uğraşmasa da oluyor. Şans gülüyor onun yüzüne. Ya da başka bir şey. Ona gülüyor. Size gülmüyor.
Veya iyi bir insansınız. Cezalandırılmayı hak edecek hiçbir şey yapmıyorsunuz sizce. Ama elim bir hastalık sizi veya ailenizden birini yakalıyor. O kadar kötü insan varken sizi buluyor. Nasıl açıklıyorsunuz tüm bunları? Açıklama ister insan zira. Cevaplar arar. Bazen somut. Somut hiçbir şey bulamıyorsak da soyut… Şimdi 14. Yüzyıla gidelim. İnsanların açıklama arayışının çok yanlış bir yöne saptığı ve bunun sonucunda binlerce kadının canice katledildiği bir dönemin başlangıcına. Cadı avlarını konuşuyoruz bugün. Toplumun bir anda ne denli korkunç bir akıl tutulmasına yakalanabileceğini gösteren o karanlık zamana…
14. Yüzyıl. Avrupa’da karanlık çağın yavaştan sonuna gelindiği dönemler. Avrupa’nın haçlı seferleri, coğrafi keşiflerle dünyaya açıldığı ve aydınlanmanın kıvılcımının yandığı zamanlar. Tarih okurken bazen Avrupa bir anda karanlıktan aydınlığa geçmiş gibi gelir fakat tabi ki hiçbir değişim öyle birden gerçekleşmez. Avrupa’nın bir kesimi aydınlanma ve sonrasında bilimsel devrimle meşgulken büyük bir kısmında karanlık hala çok hakimdi. Bunun en önemli göstergesi de 14. Yüzyıldan başlayıp 18. Yüzyıla kadar sistematik bir şekilde devam eden cadı avlarıydı. Evet. Bildiğiniz insanlar “cadıları avlıyor, yargılıyor, köy meydanında yakarak infaz ediyordu”.
Bunun en temel sebebi de az önce sorduğumuz sorulardı aslında ama oraya inmeden önce o dönemi, yaşananları, kitlesel olarak yaşanan hezeyanları, kitlelerin nasıl böyle bir şeye yüzyıllar boyunca inanabildiğini ve sonrasında inanmaktan nasıl vazgeçtiğini bir konuşalım. Ya da vazgeçmek demeyelim de. Cadı avlarının nasıl şekil değiştirdiğine bir bakalım.
Öncelikle şunu fark etmişsinizdir tabi. Cadıların neden hepsi “kadın?” Bu bir rastlantı değil elbette. Tarihsel, dini, sosyolojik birçok nedeni var bunun. Ama önce bir kökene inelim isterseniz. Zira “cadılık” her zaman “kötülük” ile bağdaştırılmamıştı. 5. İla 12. Yüzyıl arasında genellikle hristiyanların “pagan” olarak adlandırdığı toplulukların ritüellerine atfedilen bir olguydu. Kapsamı da genişti. Bitkilerden ilaç yapanlar, farklı tanrılara adaklar adayanlar, farklı dilde dualar okuyup dünya dışı ruhani varlıklardan yardım, işbirliği istemek “cadılık” kapsamına giriyordu. Ama dediğimiz gibi. Bu illa kötü bir şey olarak algılanmıyordu ki toplumun önemli bir kesimi de bu ritüellere şifa aramak amacı ile başvuruyordu. Fakat hiçbir dönüşümü tek başına değerlendiremeyiz değil mi? 15. yüzyıla gelindiğinde Avrupa bayağı sarsıntılı bir döneme girmişti. Doğudan gelen Osmanlı ilerleyişi, özellikle 1453’te İstanbul’un düşmesiyle, Hristiyan dünyada sadece askeri değil zihinsel bir tehdit algısı yaratmıştı. Aynı yüzyılın hemen öncesinde ve sonrasında veba salgınları milyonlarca insanın ölümüne yol açmış, bazı bölgelerde nüfusun üçte birine yakını yok olmuştu. Tarım düzeni bozulmuş, ardı ardına gelen kötü hasatlar kıtlıkları tetiklemişti. Üstelik bugün “Küçük Buzul Çağı” dediğimiz iklimsel soğuma dönemi başlamış, yazlar kısalmış, kışlar uzamış, donlar ve sel felaketleri sıradan hale gelmişti. İnsanlar toprağın eskisi gibi ürün vermemesini, hayvanların aniden ölmesini, çocukların açıklanamayan hastalıklarla kaybedilmesini günlük hayatın bir parçası olarak yaşamaya başlamıştı.
Bütün bunlar olurken kilise de eski güvenilirliğini yavaş yavaş yitiriyordu. Salgınlar karşısında etkisiz kalınmış, dualar sonuç vermemiş, ahlaki rehberlik iddiası toplumun yaşadığı kaosu açıklamakta yetersiz kalmıştı. Reform öncesi dönemde kilise hâlâ güçlüydü ama mutlak otorite algısı çatlamaya başlamıştı. İnsanlar bir yandan Tanrı’nın gazabından korkuyor, diğer yandan başlarına gelenleri anlamlandıracak tutarlı bir açıklama bulamıyordu. Ne doğa, ne siyaset, ne de din, yaşanan felaketleri tek başına açıklayabiliyordu. Böylece toplum, hem maddi hem zihinsel olarak bir boşluğun içine sürüklenmişti; belirsizlik, korku ve kontrol kaybı hissi gündelik hayatın temel duygusu haline gelmişti.
İşte bu zihinsel ve toplumsal boşlukta, belirsizliğin artık taşınamaz hale geldiği bir anda, 1487’de bir kitap ortaya çıktı: Malleus Maleficarum. “Cadıların Çekici” anlamına gelen bu metin, yaşanan felaketleri açıklamak için yeni bir neden icat etmiyordu aslında; zaten ortada dolaşan korkuları, söylentileri ve inançları sistemli bir çerçeveye oturtuyordu. Dünya neden bu haldeydi? Tanrı neden suskundu? Toprak neden ürün vermiyordu? Çocuklar neden ölüyordu? Kitap, bu sorulara tek bir düzenli cevap sunuyordu: ortada gizli ama örgütlü bir kötülük vardı ve bu kötülük insan biçimindeydi.
Malleus Maleficarum, belirsizliği sona erdiren bir metin gibi işlev gördü. Dağınık korkuları toparladı, faili olmayan felaketlere fail atadı. Üstelik bunu sadece teolojik bir tartışma olarak değil, pratik bir rehber olarak yaptı. Kimler şüpheliydi, nasıl sorgulanmalıydı, hangi davranışlar işaret sayılmalıydı, hangi itiraflar yeterli kabul edilmeliydi… Hepsi adım adım tarif edilmişti. Böylece korku, ilk kez bu kadar net bir prosedüre kavuştu. Yani belirsizlik dayanılmaz hale geldiğinde, insanlar gerçeği değil hikayeyi seçmişti.
Ve bu düşmanın belirli bir karakteri de vardı. Kadındı bir kere her şeyden önce. Kadın olmalıydı tabi ki. Orta Çağ Avrupa’sında kadınlar, bedene daha yakın, duygularına daha açık ve inançta daha “zayıf” kabul ediliyordu. Bu bakış açısı, dini metinlerden tıbbi yazılara kadar pek çok alanda tekrar ediliyordu. Kadın bedeni, kontrol edilmesi gereken bir alan olarak görülüyor; hastalık, doğurganlık ve cinsellik gibi açıklaması zor olgular bu beden üzerinden anlamlandırılıyordu.
Ve işte artık bir felaket yaşandığında, ki felaket yaşanmasına da gerek yok, bir talihsizlik yaşandığında bunun bir faili vardı artık. Biri bir epilepsi krizi geçirdiğinde, çocuklar ani bir şekilde öldüğünde, inekler sabaha ölü bulunduğunda, ekinler soğuktan kırıldığında… Hatta doktorlar bile bir krizi, bir hastalığı açıklamayadığında “doğal sebeplerle izah edilemez” diye not düşüyorlardı. Bu işte cadı avının tetikleyicisi oluyordu bir anlamda.
Bu soyut bir ifade değildi; doğrudan hukuki sonuçları olan bir cümleydi. Örneğin 1590’larda Almanya’nın güneyinde tutulan bazı mahkeme kayıtlarında, bir çocuğun günler süren kasılmalar, bilinç kaybı ve ani ateş nöbetleri yaşadığı anlatılır. Bölge doktoru, hastayı muayene ettikten sonra bilinen humoral dengesizliklerle açıklama getiremediğini, kan alma ve bitkisel tedavilerin işe yaramadığını yazar. Raporun sonunda “morbus non naturalis” yani doğal olmayan bir hastalık ihtimalini not eder.
Bu ifade mahkeme için yeterlidir. Ardından sorgu başlar: çocuk son günlerde kimlerle temas etti, kimden yiyecek aldı, evlerine kim girip çıktı. Kısa süre içinde, mahallede şifalı otlar bilen yaşlı bir kadın gündeme gelir. Aynı kadının daha önce başka bir aileyle tartıştığı hatırlanır. Tanıklıklar eklenir. Doktorun koyamadığı teşhis, hukuki süreçte bir boşluk yaratmaz; aksine suçlamanın zeminini oluşturur. Bu tür vakalar, cadı davalarının birçok bölgede nasıl başladığını ve tıbbi belirsizliğin nasıl adım adım toplumsal bir suçlamaya dönüştüğünü açıkça gösterir.
Peki neden? Yani. Çok saçma değil mi? Bugün herhangi birine sorsanız yaşanan talihsizlikler için ilk neden olarak aramızdaki “cadıları” göstermez değil mi? Peki yüzyıllarca süren ve bazı tahminlere göre 40 ila 60 bin kişinin infazına kadar giden bu kitlesel hareketi neyle açıklayacağız?
Tarihçiler ve sosyal bilimciler, cadı avlarının bireysel “cehalet” ya da “vahşet” ile açıklanamayacağı konusunda büyük ölçüde hemfikir. Araştırmalar, bu davranışların özellikle yüksek belirsizlik ve düşük kontrol dönemlerinde ortaya çıktığını gösteriyor. 16. ve 17. yüzyıl Avrupa’sında insanlar hayatlarının neredeyse hiçbir alanını kontrol edemiyordu: iklim, hastalık, savaş, ekonomi ve siyaset dışsal güçler tarafından belirleniyordu. Sosyologların “anomi” dediği durum — yani normların işlemez hale gelmesi — bu dönemi iyi tanımlar. Ne geleneksel otoriteler ne de mevcut bilgi sistemleri yaşananları açıklayabiliyordu. Bu koşullarda toplumlar, belirsizliği azaltmak için nedensel hikâyelere yönelir. Cadı figürü, karmaşık ve rastlantısal felaketleri, anlaşılır bir fail–sonuç ilişkisine dönüştürüyordu.
Bu davranışın bu kadar hızlı ve geniş yayılmasının nedeni ise bireysel değil, kolektif mekanizmalardır. Sosyal psikoloji ve tarih çalışmalarında sıkça vurgulanan “ahlaki panik” ve “sürü davranışı” kavramları burada açıklayıcıdır. Bir suçlama ortaya çıktığında, ona katılmak hem riskten kaçınma hem de aidiyet sağlama işlevi görüyordu. Sessiz kalmak şüpheli olmak demekti; suçlamak ise topluluğun parçası olmak. Ayrıca hukuki ve dini kurumlar bu davranışı bastırmak yerine çoğu zaman kurumsallaştırdı: mahkemeler tanıklıkları teşvik etti, dini metinler anlatıyı güçlendirdi, yerel yöneticiler düzeni sağladıklarını düşündü. Tarihsel araştırmalar, cadı davalarının en yoğun olduğu bölgelerde suçlamaların zincirleme ilerlediğini ve bir davanın ortalama birkaç yeni davayı tetiklediğini gösteriyor. Yani bu yayılma, bireylerin kötü niyetinden çok, belirsizlik altında çalışan toplumsal reflekslerin sonucu olarak ortaya çıktı.
Aslında dönüp baktığımızda şunu görüyoruz: cadı avlarını mümkün kılan mekanizma bugün bize yabancı değil. O dönem insanlar kontrol edemedikleri bir dünyada yaşıyordu; bugün de çoğu zaman benzer bir duygunun içindeyiz. İşler karmaşıklaştığında, nedenler çoğaldığında, kimsenin net bir cevap veremediği anlarda, biz de açıklaması kolay hikâyelere yöneliyoruz. Çünkü belirsizlikle yaşamak zor, hatta çoğu zaman dayanılmaz. Tarihçilerin ve sosyologların “ahlaki panik” ya da “günah keçisi yaratma” dediği şey tam olarak burada devreye giriyor. Bir sorun soyut kaldığı sürece içimizi kemiriyor; ama onu bir kişiye, bir gruba, bir yüzü olan düşmana bağladığımızda geçici de olsa rahatlıyoruz.
Yakın tarihte bunun örneklerini defalarca gördük. Soğuk Savaş yıllarında ABD’de komünizm korkusu, insanların komşularını ihbar etmesine kadar vardı. Kimse elinde somut bir kanıtla dolaşmıyordu; “adı geçmiş”, “yakın duruyor”, “şüpheli” denmesi yetiyordu. Bugün bu süreç daha da hızlanmış durumda. Sosyal medyada bir olay patladığında, birkaç saat içinde herkes aynı hikâyeyi konuşur hale geliyor. Bir suçlu belirleniyor, bir etiket dolaşıma giriyor, sessiz kalmak neredeyse suç sayılıyor. Sosyal psikolojide “duygusal bulaşma” denilen şey, artık algoritmalarla taşınıyor; korku, öfke ya da tiksinti, inanılmaz bir hızla yayılıyor.
Siyasette, ekonomide ve gündelik hayatta da tablo çok farklı değil. Ekonomik krizlerde karmaşık yapısal nedenler yerine belli grupların hedef alınması, seçim dönemlerinde “iç düşman” anlatılarının kolayca karşılık bulması, pandemi sırasında komplo teorilerinin yayılması… Hepsi aynı yerden besleniyor. Bizler, kontrol duygusunu kaybettiğimizde, dünyayı yeniden anlamlı ve yönetilebilir kılacak hikâyeler arıyoruz. 16. yüzyılda bu hikâyenin adı “cadı”ydı. Bugün isimler değişti, sahne değişti, araçlar değişti. Ama belirsizlik karşısında verdiğimiz insani tepki, büyük ölçüde aynı kaldı. Cadı avları bize şunu göstermiyor: “İnsanlar ne kadar yanılmış.”
Şunu gösteriyor: İnsanlar ne kadar insanca davranmış. Anlam aramışlar. Suçlu bulmuşlar. Rahatlamışlar. Ve sonra bunu sistem haline getirmişler. O yüzden mesele cadılar değil; mesele, bir hikâye gerçekliğin yerini aldığında neler olabildiği. Bugün cadı yakmıyoruz. Ama belirsizlikle karşılaştığımızda hâlâ aynı refleksi gösteriyoruz. Karmaşık olanı basite indiriyoruz. Rastlantıyı kasıta çeviriyoruz. Soyut sorunları somut düşmanlara bağlıyoruz. İsimler değişiyor, sahneler değişiyor ama mekanizma değişmiyor.
Eğer bu anlatı bir şey kattıysa, belki de şudur: Bir hikâyenin ne zaman bizi rahatlattığını değil, ne zaman bizi yönettiğini fark etme ihtiyacı. Ve belki de asıl soru artık şu değildir: “İnsanlar buna nasıl inanabildi?” Asıl soru şudur: “Biz bugün hangi hikâyeye inanıyoruz?”




