https://www.youtube.com/watch?v=HKHV9b4Jc9w&pp=ygUfbWljaGVsIHNpZmZyZSAoMTk2MikgY2FzZSBzdHVkeQ%3D%3D https://www.youtube.com/watch?v=thpF81-wrMs&pp=ygUPdGltZSBzaG9ydCBmaWxt Ayrıca burada bol bol film dizi vs. ile destekleyebiliriz. Kabaca öneriler. Sen dilediğin gibi kullanabilirsin: Zaman Algısı Metni İçin Görsel Kesit Önerileri (Film/Dizi/Belgesel) 1) Kaza anında zamanın yavaşlaması / “slow motion panic” Sherlock (BBC) – düşünme anları, çevre yavaşlar, detaylar büyür Inception – zamanın katmanlı akışı, ağır çekim sahneler The Matrix – “bullet time” sekansları (zamanın bükülmesi hissi)
Saving Private Ryan – savaş şok anları (dünya yavaşlar, ses bozulur) 2) Zamanın “akıp gitmesi” / bir günün yok olması Click (2006) – hayatın ileri sarılması metaforu (çok iyi oturur) Interstellar – zaman kaybı / yaşlanma farkı teması About Time – zamanın değerini fark etme sahneleri 3) Rutin hayat → günlerin birbirine karışması Groundhog Day – aynı gün tekrar tekrar (zaman algısı teması net) Russian Doll (Netflix) – tekrar döngüsü, bilinç ve zaman Severance – zamanın bölünmesi, bilinç ve hafıza teması 4) Zamanın dış referans olmadan kayması (Michel Siffre / mağara deneyine benzer) The Descent (2005) – mağara karanlığı + zaman hissi kaybı
127 Hours – yalnızlık, süre algısı, hayatta kalma Cast Away – gün kavramının erimesi / takvimsizlik hissi Dark (Netflix) – zamanın referanslarını kaybetme atmosferi 5) Çocuklukta zamanın uzun gelmesi / yaş aldıkça hızlanması Boyhood – yılların geçişi, büyüme hissi (çok uygun) Up (Pixar) – açılış montajı (hayatın hızla akması) The Tree of Life – çocukluk hafızası ve zamanın genişliği 6) Flow (akış) hali / oyunda zamanın kaybolması Free Solo – tırmanış sırasında aşırı odak (flow teması mükemmel) Whiplash – ritim/odak, zamanın yok olması The Queen’s Gambit – satranç transı, hiper-odak Black Mirror: Playtest – oyun/algı/zaman bozulması
7) Kumarhane / AVM / manipülasyon (zaman çalma fikri) Casino (Scorsese) – kumarhane atmosferi, zamansızlık Ocean’s Eleven – casino içi parlak ışık, sürekli akış The Truman Show – yapay dünya, kontrol edilen algı 8) Telefon/sosyal medya bağımlılığı → saatlerin erimesi The Social Dilemma (Netflix belgesel) – sosyal medya manipülasyonu Black Mirror: Nosedive – sosyal puan/bağımlılık Black Mirror: Fifteen Million Merits – ekran içinde yaşamak 9) Doğa sahneleri → zamanın genişlemesi / yavaşlama hissi Into the Wild – doğada zamanın uzaması hissi Planet Earth / Our Planet – doğanın “zamansız” akışı
The Revenant – doğada hayatta kalma, ağır zaman duygusu 10) Depresyon / sıkışmış zaman / ağır akan günler Joker – ağır tempo, içe kapanma, zamanın sürünmesi Manchester by the Sea – donmuş zaman hissi BoJack Horseman – zihinsel çöküş ve günlerin akışı 11) Dopamin / kimya / beynin zamanla oynaması Limitless – kimyasal etkiyle algının hızlanması Lucy – bilinç genişlemesi teması Requiem for a Dream – bağımlılık döngüsü + hızlanan zaman montajı 12) Final mesajı: “daha çok zaman değil, daha çok yaşanmış zaman” The Secret Life of Walter Mitty – “yaşanmış an” vurgusu Soul (Pixar) – yaşamın anlamı ve anların değeri
Dead Poets Society – “carpe diem” hissi veren kapanış
Arabanızla sakin sakin ilerliyorsunuz. Aklınızda günlük meşgaleler. Eve gidince ne yemek pişirsem diye düşünüyorsunuz. Tam o sırada yan yoldan bir araba son sürat üzerinize doğru geliyor. Çok hızlı. Biliyorsunuz. Bir şey yapmazsanız çarpacak. Köklüyorsunuz freni. Gözünüz arabada. Evet. Kurtarma şansı yok gibi. Çarpacak. Ama o an garip bir şey oluyor. Bir anda her şey 0.25 hızda oynamaya başlıyor sanki. Yarım saattir yoldasınız ama o bir saniye o yarım saatten, hatta tüm günden daha fazla şey oluyor gibi. Her bir salisesini iliklerinize kadar hissediyorsunuz o anın. Ve o kadar uzuyor ki zaman, film şeridi başlıyor… Aileniz, dostlarınız, yaşadıklarınız, yaşamadıklarınız… Hepsi için zaman var… Sonra…
Sonra araba gerçekten de duramıyor. Çarpıyor size. Zaman tekrar normal akmaya başlıyor. Biliyorsunuz o hissi. Yani umarım bilmiyorsunuzdur. Ben birkaç kaza geçirdim böyle. Ciddi kazalar değildi neyse ki ama çok benzer bir deneyim yaşıyorsunuz. Hep kaza örneği verilir böyle durumlar için ama çok farklı durumlarda zaman algımız inanılmaz bozulur. Bir arkadaşınızla uzun süre sonra bir araya gelip bir mutfak masasında, kahve eşliğinde yaptığınız o sohbetleri düşünün, arkadaşlarınızla birkaç el oynamak için oyuna girdiğinizde zamanın akıp gitmesini.
Bunların hepsi insanın zamanı her zaman aynı şekilde algılamadığını gösterir. Bu sadece bu tip deneyimlerle de değil, bazı bozukluklar veya maddelerin etkisi ile de değişir. Rüyalarda, bazı uyuşturucu ilaçlarla, dopaminin zirve yaptığı zamanlarda, depresyondayken veya dikkat eksikliği veya hiperaktivite bozukluğu gibi nörolojik sorunlar yaşayan insanlarda. Ama neden? Ve biz bunu kontrol edebilir miyiz? İlginç bir soru değil mi? Umarım bu video da bir şeyler öğrenirken zamanın nasıl geçtiğini anlamadığınız bir deneyim olur. Başlayalım öyleyse. Tabi zaman ile ilgili bir mevzuyu ele aldığımızda ana sorumuz hep orada duruyor değil mi?
Sahi zaman ne ki?
Bununla ilgili güzel bir belgeselimiz var kanalımızda. https://youtu.be/W_IH8c5JZKE İzleyenler hatırlayacaktır ki zaman aslında sabit, düz bir çizgi halinde akan bir şey değildir. Yani aslında konu sadece bizim algımızla ilgili değil. Zaman gerçekten de farklı yerler ve durumlarda farklı akan bir olgu. Ve bu haliyle hem felsefenin hem de kuantum mekaniğinin en sevdiği konulardan biri. Fakat bu video özelinde biz işin diğer tarafına, bizim onu nasıl algıladığımıza ve bunun ne anlama geldiğine odaklanacağız. Zira biraz geri çekilip baktığımızda zamanı nasıl algıladığımız tüm hayatımızı, onu nasıl yaşadığımızı ve hatta kendimizle ilgili algımızı etkiliyor. Çünkü kendimizi, geçmişimizi, bugünümüzü ve geleceğimizi de bu algı üzerine inşa ediyoruz ve dahası yeni çalışmalar bilinç dediğimiz olgunun da bu algı ile yakından ilgili olduğunu gösteriyor. Üstelik bunu iyi anladığımızda zaman algımızın sorunlu olmasının üzerimizde nasıl kullanıldığını da anlayabiliriz. Çok basit bir örnek ama bilirsiniz kumarhanelerde pencere ya da saat bulunmaz asla. Tüm renkler, müzikler, her şey “zamanın nasıl geçtiğini anlamamanız” için tasarlanmıştır. Ve sadece kumarhaneler değil, süpermarketlerde, avm’lerde, sosyal medya şirketlerinde tamamen sizin bu zaman algınızı bükmek için çalışan ekipler bulunur. Zamanınızı çalmak… En basit haliyle.
Yani eğer zamanın nasıl büküldüğünü anlayabilirseniz kendi algınızı manipüle edebilirsiniz. Başkalarının bunu yapmasını da engelleyebilirsiniz. Peki zamanınızı kim şekillendiriyor? Algoritmalar mı? Yoksa siz mi? Çünkü bir toplumun zamanı da vardır. Hangi kitapların öne çıktığı, hangi fikirlerin konuşulduğu, hangi yazarların görünür olduğu mesela… bunlar sadece kültürel tercihler değil, aslında bir ülkenin yansımasıdır. Tam da bu yüzden Kitapyurdu’nun düzenlediği 2025 Türkiye Okur Ödülleri önemli. Bu yıl üçüncüsü yapılan ve yıl boyunca yayımlanan yerli-yabancı eserlerin, doğrudan okur oylarıyla seçildiği büyük bir kitap oylaması bu.
Ve dikkat ettiyseniz bu bir jüri ödülü değil. Editörlerin kapalı kapılar ardında verdiği kararlarla belirlenmiyor kazananlar. On binlerce okurun doğrudan oy verdiği bir platform. Geçtiğimiz yıllarda yüz binlerce oy kullanıldı. Yani gerçekten tabandan gelen bir tercih söz konusu. Roman, hikâye, tarih, şiir, çocuk, sosyal hayat, dini hayat… ve özellikle Felsefe kategorisi bu yıl dikkat çekici. Mesela şu anda Heidegger’in Kulübesine Yolculuk ilk sırada. Yani insanlar “zaman nedir, varlık nedir, düşünmek ne demektir” diye soran bir kitabı zirveye taşıyor. Bu küçük bir şey değil. “İlk Kitabım” kategorisi de var.
Belki de yıllar sonra çok konuşulacak bir yazarı bugün ilk fark eden siz olacaksınız. Bu tip oylamalar sadece ödül dağıtmak için yapılmıyor. Okuma kültürünü görünür kılmak, yeni yazarları cesaretlendirmek ve gerçekten okurun sesini merkeze koymak için yapılıyor. Eğer siz de hangi kitapların öne çıktığını görmek, beğendiğiniz kitaba oy vermek ya da yeni bir keşif yapmak isterseniz kitapyurdu.com’daki Türkiye Okur Ödülleri sayfasına göz atabilirsiniz. Çünkü zamanınızı nereye verdiğiniz… aslında neyi büyüttüğünüzü gösterir. Ama burada daha derin bir soru var. Biz kitap okurken zamanın hızlandığını hissediyoruz.
Bazen saatler geçiyor, fark etmiyoruz. Peki bu sadece zihinsel bir yanılsama mı? Yoksa zaman gerçekten esneyebilen bir şey mi? Ve bunun da bir formülü var. Bunu anlamak için ilk olarak fizikte de kullanılan Einstein’ın keşfettiği “zaman genişlemesini” anlamamız lazım. Ve bunun da bir formülü var. Bunu anlamak için ilk olarak fizikte de kullanılan Einstein’ın keşfettiği “zaman genişlemesini” anlamamız lazım. Algılanan zaman ile mutlak zaman arasındaki farkı ifade eder en basit haliyle. Saatlerde geçen zaman ile bizim algıladığımız zaman arasında fark olduğunda “zaman genişlemesinden” bahsederiz. Bu hızlı ya da yavaş olabilir.
Peki bu neden olur? Zaman neden genişler? Bunun temel sebebi “zaman” algımızın bir “duyu” gibi çalışmamasıdır. Görme, duyma, dokunma gibi duyular direkt, doğrudan çalışır duyu organlarımız ile beynimiz arasında doğrudan bir ilişki vardır. Fakat zaman algımız için bir duyu organımız olmadığı için bu algıyı biz farklı duyu organlarımızdan gelen görme, duyma, dokunma gibi duyulardan gelen bilgileri harmanlayarak oluşturuyoruz. Yani bizim “zaman” dediğimiz şey beynimizin bilgileri nasıl aldığı, nasıl organize ettiği ve bize nasıl sunduğu ile alakalı. Bunun en çarpıcı kanıtlarından biri 1962 yılında yapılan bir deney.
Fransız yerbilimci Michel Siffre, Fransa–İtalya sınırındaki Scarasson Mağarası’na iniyor. Yanında saat yok, takvim yok, gün ışığı yok. Zamanı gösterecek hiçbir dış referans yok. Mağarada 63 gün kalıyor. Çıktığında kendisine soruluyor: “Kaç gün geçti?” Siffre, içeride sadece 34 gün kaldığını sanıyor. Yani gerçek süreyle algıladığı süre arasında yaklaşık bir ay fark var. Zaman, onun için neredeyse ikiye bölünmüş durumda. Aynı deneyi 1972’de bu kez ABD’de bir mağarada, 205 gün kalarak tekrar ediyor ve yine zamanı haftalarca eksik tahmin ediyor. Peki bu fark nereden geliyor? Beyin zamanı neye göre uzatıyor ya da kısaltıyor?
İşte burada devreye zaman algısını gerçekten belirleyen bazı temel mekanizmalar giriyor. Bunu da belirleyen iki önemli faktör var. İlk olarak eğer bir bilgi bizim için yeni değilse, daha önce deneyimlemiş, görmüşsek bunu işlememiz çok kısa sürüyor, fakat bir bilgi bizim için yeniyse işlenmesi daha uzun sürüyor ve haliyle sanki zaman uzamış gibi geliyor. David Eagleman da benzer bir şeyi söylüyor: çocukluğumuzda yaz tatilleri sanki yıllar sürmüş gibi hatırlarız fakat yaşlandıkça su gibi akıp gider ya. Bunun sebebi işte “dünya ne kadar tanıdık hale gelirse zaman da o kadar hızlı akar…”
Bir geziye çıktığınızda arkadaşlarınızla sohbetleriniz hatırlayın, normalde hiçbir şey yapmadığınız saatlerde çok farklı yerleri görüp, çok farklı deneyimler yaşarsınız. Akşam olduğunda o günü dolu dolu yaşadığınızı fark edersiniz ya. Şimdi burada aklınız biraz karışmış olabilir. “Ama tatilde bir sürü şey yaparken zaman çok hızlı geçiyor gibi geliyor” değil mi? İşte burada “anda olma” bakış açısı devreye girer. Evet. Eğlenceli aktiviteler çok hızlı geçiyor gibi algılanır fakat “yavaş” hatırlanır… Sıkıcı bir gün ise yavaş geçiyor gibi algılansa da “hızlı” hatırlanır… Hiçbir şey olmamıştır zira.
İşte o yüzden bu denkleme “duyguları” katmamız önemli. Zamanı bükmenin en etkili yöntemidir duygular. Zamanın o an hızlı mı yavaş mı geçtiğini hissetmemiz, doğrudan beynimizin dikkatini nereye verdiğiyle ilgili. Beyin aynı anda hem olan biteni hem de geçen zamanı eşit derecede takip edemiyor. Dikkat dediğimiz şey sınırsız bir kaynak değil; tam tersine, oldukça kısıtlı.
Bir şeyle ne kadar fazla meşgulsek, yani zihnimiz ne kadar doluysa, zamanı o kadar az fark ediyoruz. Çünkü beyin önceliği “ne yapıyorum?” sorusuna veriyor, “ne kadar zaman geçti?” sorusunu ikinci plana atıyor. Zihinsel yük arttıkça, zaman adeta arka plana itiliyor. O yüzden yoğun bir işle uğraşırken ya da kafamız çok doluyken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz.
Bu durumun nedeni şu: Beyin bir işi yaparken dikkatini ikiye bölüyor. Bir kısmı yapılan işin içeriğine gidiyor, bir kısmı da zamanın akışını takip etmeye. Ama bu iki taraf aynı anda güçlü olamıyor. Birine daha fazla dikkat verdikçe, diğeri otomatik olarak zayıflıyor. Eğer dikkatin büyük kısmı işin kendisine, yani zamandan bağımsız bilgilere yönelmişse, zamanla ilgili olan kısmın performansı düşüyor.
Sonuçta da zaman sanki sıkışmış gibi hissediliyor. Aslında zaman daha hızlı akmıyor, sadece beyin onu yeterince “ölçmüyor”. Zihinsel yük ne kadar fazlaysa, zaman algısı o kadar bozuluyor. Ve bu bozulma çoğu zaman “zamanın çok hızlı geçtiği” hissi olarak karşımıza çıkıyor. Kabul edelim günde 86.400 saniyenin tamamına katlanmak her zaman kolay değil. Bazen canımız acıyordur, bazen moralimiz bozuktur, bazen işimiz sıkıcıdır ya da günler birbirinin aynısıdır. Böyle anlarda insanın içinden zamanı ileri sarmak gelir. Bir an önce bitsin isteriz.
Ama bazen de tam tersi olur. Günler göz açıp kapayıncaya kadar geçiyordur. Sürekli saate bakıyorsunuzdur, yapılacaklar listesi uzayıp gidiyordur ve “bir an dursun da nefes alayım” dersiniz. Yani kimi zaman zaman çok yavaş, kimi zaman da fazlasıyla hızlı akar gibi gelir. Burada ilginç olan şu: Zamanın nasıl geçtiğini hissetmemiz, zihnimizin ne kadar meşgul olduğuyla yakından ilgilidir. Zihinsel yük arttıkça, zaman sanki ileri sarılmış gibi algılanır. Bir oyuna kendini kaptırdığında ya da insanlarla yoğun bir etkileşim içindeyken zamanın uçup gitmesi bundandır.
Hatta yapılan bir çalışmada, aynı oyunu sanal gerçeklik ortamında oynayan kişilerin, beş dakikanın geçtiğini hissetmeden önce, normal ekranda oynayanlara kıyasla ortalama yetmiş saniyeden fazla daha uzun süre oyunda kaldıkları görülmüştür. Zihnin ne kadar içine çekilirse, zaman da o kadar kısalır gibi hissedilir.
Bugün herkesin peşinde olduğu o hâl var ya, “akışta olmak” dediğimiz şey. Aslında bu his yeni değil, sadece adı yeni. Bu kavramı ilk kez ortaya atan kişi, Claremont Graduate University’den psikolog Mihaly Csikszentmihalyi. “Flow” dediği şey, insanın yaptığı işe öyle bir gömülmesi ki, dışarıdaki her şeyin bir süreliğine sessize alınması. Akışta olduğunuzda dikkatiniz tek bir noktada toplanır. Ne telefon, ne saat, ne de dış uyaranlar öne çıkar. Spor yaparken, çalışırken ya da yaratıcı bir işle uğraşırken bazen kendinizi bu hâlin içinde bulursunuz. Zihin uyanıktır, odaklıdır ama aynı zamanda zorlanıyormuş gibi de hissetmez.
Bu hâlin en ayırt edici özelliklerinden biri, zaman algısının bozulmasıdır. Akıştayken zaman genellikle daha hızlı geçiyormuş gibi hissedilir. Bunun sebebi de aslında biraz önce konuştuğumuz şeyle aynıdır: dikkat, odak ve zihinsel yük neredeyse tamamen yapılan işe yönelmiştir. Zamanı ölçmeye ayıracak kaynak kalmadığında, beyin zamanı sıkıştırır gibi algılar. Yani “akışta olmak”, bir bakıma beynin ileri sarma tuşuna basmasıdır. Peki ya bunun tam tersi? Her şeyin aşırı hızlı aktığını hissedenler için bir “yavaşlatma tuşu” var mı? Zamanı uzatan şey ne?
Bu soruya bakan bazı çalışmalar var. Kanada’daki Carleton University’de yapılan araştırmalarda, insanların zamanı doğada mı yoksa şehirde mi daha yavaş hissettikleri test ediliyor. Katılımcılar bir gün orman yolunda yürüyor, başka bir gün kalabalık ve gürültülü şehir ortamlarında. Sonra da ne kadar zaman geçtiğini nasıl hissettikleri soruluyor. Sonuç şaşırtıcı değil ama önemli: Doğada olanlar, hem gerçekten geçen zamanı hem de hissettikleri zamanı daha uzun olarak tarif ediyor. Yani zaman, orada gerçekten daha “geniş” hissediliyor.
Bunu anlamak zor değil. Hepimiz yaşamışızdır. Saatlerce bilgisayar başında kod yazdığınız, maillere cevap verdiğiniz geceleri düşünün. Bir bakmışsınız zaman uçmuş. Şimdi bunu, çimde oturup dışarıyı izlediğiniz bir saatle karşılaştırın. Aynı süre olmasına rağmen his tamamen farklıdır. Bunun nedeni şu: Teknolojiyle iç içeyken duyularımızın büyük kısmı neredeyse sadece göze yüklenir. Üstelik görsel algı kesintisiz bir akış değildir; göz kırpmalarla, boşluklarla ilerler. Doğadayken ise ses, koku, rüzgâr, dokunuş gibi çok daha fazla duyusal bilgi aynı anda devrededir. Bu çeşitlilik insanı ana sabitler, zamanı daha dolu ve uzun hissettirir.
Ama işin bir de daha tuhaf bir tarafı var. Herkes için “anda olmak” iyi bir şey değil. Hatta bazıları için fazlasıyla rahatsız edici. Sessizlik ağır gelir. Hareketsizlik huzur değil, huzursuzluk yaratır. Ortada oyalanacak bir şey yoksa, zihin kendi içine dönmeye başlar ve bu pek de konforlu bir yer değildir. O yüzden elimiz otomatik olarak telefona gider. Bir şeyler açılsın isteriz. Bir bildirim düşsün, bir video başlasın, bir şey aksın. Çünkü ekranlar zihni meşgul eder. Düşünmeye boşluk bırakmaz. Zamanı da yeniden hızlandırır. Dakikalar, saatler fark edilmeden geçer.
Aslında çoğu zaman hızlanan zamanı istememizin sebebi bu. Zaman geçsin diye uğraşırız. Çünkü durmak, gerçekten orada olmak, herkes için kolay değildir. O yüzden zaman bazen hızlanır; çünkü kaçmak isteriz. Bazen yavaşlar; çünkü kaçmadığımız nadir anlardan biridir. Şimdiye kadar zamanın bize nasıl hissettirildiğini daha çok dikkat, meşguliyet, akışta olmak ve anda kalmak üzerinden konuştuk. Yani işin algısal ve zihinsel tarafını. Ama işin bir de daha somut, daha biyolojik bir tarafı var.
Zamanı nasıl algıladığımız, sinir sisteminde dolaşan bazı kimyasallarla doğrudan ilişkili. Özellikle dopamin, noradrenalin ve serotonin dediğimiz maddeler, beynin zamanı nasıl “parçalara ayırdığını” belirliyor. Sanki zaman, beynin içinde küçük dilimlere bölünüyor ve bu dilimlerin boyutu değiştikçe zaman ya sıkışıyor ya da uzuyor.
Bunu ölçmek de aslında zor değil. Araştırmalarda insanların bu maddelerinin seviyesi değiştirilip, “bir dakika ne zaman doldu?” diye soruluyor. Sonuçlar oldukça net. Dopamin seviyesi yükseldiğinde insanlar zamanı olduğundan daha uzun zannediyor. Yani henüz elli saniye geçmişken, “bir dakika doldu” sanıyorlar. Serotonin arttığında ise tam tersi oluyor. Bir dakika dolduğunu sanıyorlar ama aslında daha fazla zaman geçmiş oluyor.
Bunu şöyle düşünebiliriz: Dopamin arttığında beynin iç kamerasının kare hızı yükseliyor. Daha fazla kare yakalanıyor. Tıpkı bir videoyu yüksek kare hızında çektiğinizde görüntünün ağır çekime dönmesi gibi. Zaman yavaşlamış gibi hissediliyor. Serotonin tarafında ise kareler seyrekleşiyor. Dünya iç saatimize göre daha hızlı akıyormuş gibi geliyor.
Yani zaman algısı sadece “neye dikkat ediyorum” meselesi değil, aynı zamanda beynin iç ayarlarıyla da ilgili. Bu yüzden zaman algısı, ruh hâlinin ve zihinsel sağlığın çok güçlü bir göstergesi. Dikkat eksikliği, depresyon, bağımlılık gibi durumlarda zamanın ya aşırı hızlanması ya da sürünerek geçmesi tesadüf değil. Hatta bu bilgiyi pratikte kullanan örnekler de var. Sanal gerçeklik terapilerinde, yoğun ve içine çeken bir deneyim yaratarak insanların algıladıkları zamanı kısaltmak mümkün oluyor. Normalde dayanılmaz uzunlukta hissedilecek acı, tedavi ya da bekleme süreçleri, zihnin zamanla bağını kopardığı için daha katlanılır hâle geliyor.
Yani zaman, sandığımız gibi tek parça ve değişmez bir şey değil. Daha çok esnek bir yapı gibi. Kime, neye ve nasıl yaşandığına göre uzayıp kısalabiliyor. Ve bunu fark ettiğimizde şunu da görüyoruz: Günlerimizin nasıl geçtiği, çoğu zaman takvimden çok, nasıl hissettiğimizle ilgili. Belki de zamanı gerçekten “uzatmanın” yolu, onu kontrol etmeye çalışmak değil. Çünkü gördük ki zaman en çok duygularla bükülüyor. Heyecanla, korkuyla, merakla, şaşkınlıkla. Yani gerçekten yaşadığımız anlarla. Duygusuz geçen günler hızlı akıyor. Ama duygusu olan anlar, ister kısa olsun ister uzun, bellekte yer kaplıyor. Belki de mesele daha fazla zaman kazanmak değil.
Daha çok yaşanmış zaman biriktirmek.




