Yıl 1930. Dünya Büyük Buhran’ın ortasında. Fabrikalar kapanıyor, milyonlarca insan işsiz kalıyor ve herkes geleceğin bugünden daha kötü olacağını düşünüyor. Tam o sırada ekonomist John Maynard Keynes, Economic Possibilities for Our Grandchildren diye bir metin yayımlıyor ve neredeyse yüz yıl sonrasını hayal ediyor. O karanlığın içinde büyük bir umut ışığı görüyor. Keynes’e göre teknolojik ilerleme ve üretkenlik artışı öyle bir noktaya gelecekti ki insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak için haftada yaklaşık 15 saat çalışması yeterli olacaktı. Yani kabaca günde üç saat. Müthiş değil mi? Ve ilginç olan şu:
Keynes teknolojinin üretkenliği artıracağı konusunda çok da yanılmadı. Bugün bir insanın, bir fabrikanın ya da bir şirketin bir saatte üretebildiği şey, yüz yıl önceyle kıyaslanamayacak kadar fazla. Üstelik tarihsel veriler gerçekten de çalışma süresinin ciddi biçimde azaldığını gösteriyor. 1870 civarında erken sanayileşmiş ülkelerde yıllık çalışma süresi çoğu yerde 3.000 saatin üzerindeydi. Bugün zengin ülkelerde bunun yaklaşık yarısına kadar düşmüş durumda. Ama bir problem var. Haftada 15 saat çalışanınız var mı?
Hatta şimdi karşımızda fabrikadaki kas gücünü değil; yazı yazan, kodlayan, analiz yapan, tasarım yapan, hesaplayan, planlayan insanların işlerini de otomatikleştirebilen yapay zekâ var. “Makineler bizim yerimize çalışabilir mi?” sorusunun cevabını aramıyoruz artık. Bunu yapabildiklerini zaten biliyoruz. Ama makineler bizim yerimize giderek daha fazla çalışabiliyorsa… biz neden hâlâ bu kadar çok çalışıyoruz ki arkadaşlar? Bu soruyu artık daha yüksek sesle sormanın vakti geldi. Haydi soralım: Gerçekten çalışmak zorunda olmadığımız bir dünya mümkün mü? Aslında evet. Bu mümkün. Ama birkaç küçük detay var halletmemiz gereken. Gelin konuşalım.
Bugün “çalışmak” deyince zihnimizde oldukça spesifik bir şey canlanıyor. Sabah belli bir saatte başlamak. Günün belirli bölümünü bir işverene ayırmak. Saat karşılığında ücret almak. Akşam işi bırakmak. Hafta sonunu beklemek. Ama insanlık tarihinin büyük bölümü böyle geçmedi. Tarım toplumlarında da insanlar çok ağır çalışıyordu elbette. Hatta hasat dönemlerinde çalışma son derece yoğun olabiliyordu. Ama iş, bugünkü gibi dakikalar ve saatler halinde ölçülen, standartlaştırılmış bir zaman bloğu değildi. Ama işte Sanayi Devrimi her şeyi değiştirdi diyoruz ya. İşte her şeyi değiştirdi. Önce tabi ki çalışma biçimimizi.
Ve bir insanın çalışma biçimini değiştirdiğinizde, onu belirli bir kalıba yerleştirdiğinizde… Onu değiştirirsiniz… Öncelikle bu ilk etapta gayet anlaşılabilir. Zira fabrika başka türlü çalışamazdı. Bir tarlada işi gün ışığına, mevsime ya da yapılması gereken işe göre düzenleyebilirsiniz. Ama yüzlerce insanın aynı makine etrafında üretim yaptığı bir fabrikada herkesin aynı anda orada olması gerekir. Sanayi Devrimi’yle birlikte iş artık sadece “bir işi bitirmek” değildi. Belirli saatler boyunca çalışmak haline geldi. Sabah sekizde işe giriyor, akşam altıda çıkıyordunuz. Böylece zaman ölçülmeye, parçalara ayrılmaya ve ücretlendirilmeye başladı.
Yani modern çalışma düzeninde aslında yalnızca emeğimizi değil, günümüzün belirli saatlerini de satmaya başladık. Ve ilk sanayileşen ülkelerde bu saatlerin miktarı bugünkü standartlara göre inanılmazdı. 1870 civarında Britanya, Almanya ve ABD gibi erken sanayileşmiş ekonomilerde bir işçi yılda genellikle 3.000 saatin üzerinde çalışıyordu. Bu, yılda 50 hafta çalışıldığını varsayarsanız haftada yaklaşık 60–70 saat demek. Bugün aynı ülkelerde çalışma süresi bunun çok altında. Mesela Almanya’da yıllık çalışma süresi 2010’larda 1.500 saatin altına kadar indi. Yani insanlık çalışma süresini gerçekten ciddi biçimde azaltabildi.
Ama bunu teknoloji tek başına yapmadı. Sekiz saatlik iş günü için yıllarca mücadele edildi ve 1919’da Uluslararası Çalışma Örgütü’nün ilk sözleşmesi bile günde 8, haftada 48 saat çalışma sınırını ele alıyordu. Bugün bize normal gelen sekiz saatlik iş günü, yüz yıl önce radikal bir talepti. Yani teknoloji daha az çalışmayı mümkün kılabilir ama kazandığımız zamanın gerçekten bize kalması için yasaların, çalışma düzeninin ve toplumsal beklentilerin de değişmesi gerekiyor. Ve birazdan yapay zekâya geldiğimizde aynı soruyla karşılaşacağız: Bir makine bir saatte yaptığımız işi on dakikada yapabiliyorsa, kalan elli dakika bize mi kalacak?
Yoksa bizden aynı sürede altı kat daha fazla iş mi beklenecek? İşte olay da burada zaten. Yani sabah 8’de gidip akşam 5’te çıkmayı nasıl açıklıyoruz şu an mesela? Neden saatlerle ölçüyoruz da bitirilen işle ölçmüyoruz? Sanırım sebebini az çok biliyoruz ama yani. Bir sorun var işte burada. İşte makinelerle, bilgisayarlarla ve bugün yapay zekâyla elde ettiğimiz verimlilik artışı otomatik olarak boş zamana dönüşmedi.
Bunu rakamlarda da görebiliyoruz. OECD’nin uzun dönem verilerinde çalışma saatlerindeki düşüş giderek yavaşlıyor: incelenen ülkelerde yıllık çalışma süresi 1970’lerde yılda ortalama yaklaşık %0,9 azalırken, 2010’larda bu düşüş sadece %0,2’ye kadar geriliyor. Buna karşılık saat başına üretkenlik kat be kat artmış durumda. Yani daha az emekle daha fazla şey üretmeye başladık ama kazandığımız verimliliğin tamamını “daha az çalışmaya” çevirmedik. Daha fazla üretim, daha yüksek gelir ve daha yüksek yaşam standardı da tercih ettik.
Teknoloji bize zaman kazandırabilir. Ama o zamanın boş zamana mı, yoksa daha fazla üretime mi dönüşeceğine teknoloji karar vermiyor. Peki neden? Birileri bizim daha az çalışmamızı mı istemiyor? Bir açıdan evet. Ama burada gizli bir komplodan değil, sistemin teşviklerinden bahsediyoruz. Bunun iki tarafı var.
Birincisi, sistem verimlilik artınca ortaya çıkan boş zamanı otomatik olarak çalışana iade etmiyor. Çünkü şirket açısından boş kalan zaman, dinlenme değil; yeniden kullanılabilecek bir kapasite. Daha az insanla aynı işi yapmak, aynı insanla daha fazla üretmek, maliyeti düşürmek… Rekabet de şirketleri buna zorluyor. Bir firma çalışanını haftada üç gün çalıştırıp rakibi beş gün çalıştırıyorsa, bu tercihin bedelini ödeyebilir. İkincisi ve bence daha önemlisi, örgütlü talep eksikliği.
Sekiz saatlik iş günü bize teknolojinin hediyesi değildi. Talep edildi, örgütlenildi, mücadele edildi ve sonunda yasaya dönüştü. Hafta sonu da öyle. İş güvenliği de. Ücretli izin de. Bugün ise üretkenlik artarken aynı güçle “haftada 32 saat çalışmak istiyoruz” diyen örgütlü bir talep yok. Üstelik mesele sadece sistemin baskısı da değil. Biz de kazandığımız verimliliği çoğu zaman boş zamana değil, daha fazla tüketime çevirdik. Daha büyük ev, daha iyi araba, daha fazla seyahat, daha fazla teknoloji, daha yüksek yaşam standardı…
Yani hem şirketler boşalan zamanı yeniden üretime soktu, hem de biz o üretimin karşılığını daha fazla tüketim olarak talep ettik. Dürüst olmak gerekirse: Teknoloji çalışma süresini azaltabilecek kapasiteyi yaratıyor; ama o kapasitenin boş zamana dönüşmesi hem sınıfsal bir pazarlık hem de toplumsal bir tercih meselesi. Eğer herkes daha kısa çalışma haftasını talep eder ve bu yeni norm haline gelirse, şirketler de birbirleriyle aynı kurallar altında rekabet eder. Ama dediğimiz gibi. Daha az çalışmak mümkün. Ve bunun bir iki tane güzel örneği var aslında. Gerçek hayatta uygulanmış.
Gerçekten çalışma haftasını kısaltmayı denediğimizde ne oluyor cevabını alabileceğimiz? 2022’de İngiltere’de 61 şirket ve yaklaşık 2.900 çalışanla yapılan dört günlük hafta denemesinde çalışma süresi %20 azaltıldı, maaşlar aynı kaldı. Sonuçta tükenmişlik ve stres düştü; hastalık izinleri ve işten ayrılmalar azaldı. Üstelik şirket gelirlerinde belirgin bir düşüş olmadı ve şirketlerin büyük bölümü uygulamaya devam etmek istedi. İzlanda’da yapılan benzer denemelerde de çalışma süresi azaltılırken verimlilik çoğu yerde aynı kaldı ya da arttı. Yani en azından bazı işlerde daha az çalışmak, daha az üretmek anlamına gelmiyor.
Çünkü mesele çoğu zaman sadece insanları daha hızlı çalıştırmak değil; gereksiz toplantıları, süreçleri ve organizasyonel israfı ortadan kaldırmak. Tamam. Yani daha az çalışabiliriz. Onu anladık. Hala sistemi saatler üzerinden hesaplasak da bugün dünya bizi verimliliği ölçmeye doğru itiyor. Kaçarımız yok yani. O yüzden. Şimdi gelelim ana sorumuza. Kimilerinin bir kabus gibi gördüğü bazılarının ise merakla beklediği ihtimal. Makinelerin gerçekten bizi boşa çıkardığı ve çalışmak zorunda olmadığımız bir dünya.
Şimdi herkes bugünkü değişimi hep tarihsel örneklerle hafifletmeye çalışıyor. Yeni işler doğacak diyorlar. Tarım makineleşti, milyonlarca insan tarladan çıktı ve fabrikalara gitti. Fabrikalar otomatikleşti, insanlar ofislere ve hizmet sektörüne geçti. Bilgisayarlar bazı büro işlerini yok etti ama bu kez yazılım, finans, medya, danışmanlık gibi yepyeni işler çıktı. Her paradigma değişimi yeni fırsatlar doğurdu ve kimse boşta kalmadı evet. Doğru. Ama üzülerek söylemeliyim ki bu sefer farklı. Bu sefer Boşa çıkan insanları taşıyacağımız bir sonraki dev sektör olmayabilir.
Çünkü yapay zekâ yeni bir sektör değil. Diğer bütün sektörlerin içine giren bir teknoloji. Her yere ama her yere sirayet ediyor. Pek kaçacak yerimiz yok. Daron Acemoğlu, Daniel Susskind ve birçok uzman da aynı şeyi söylüyor: “Herkes için yeterince iyi ücretli iş olmayabileceği fikrini yeterince ciddiye almıyoruz.” Yani ekonominin artık insanın emeğine ihtiyacı olmayabilir. E. Süper haber. Çalışmamıza gerek kalmayacak o yüzden. Güzel günler bizi bekler. Yaşasın mı demek lazım. Bu kötü bir haber mi yoksa… Şimdi nereden baktığımıza göre değişir bu.
Bir taraftan bakınca gerçekten kötü haber olabilir. Çünkü bugünkü sistemde geliriniz hâlâ büyük ölçüde çalışmanıza bağlı. Eğer ekonomi sizin emeğinize ihtiyaç duymamaya başlar ama gelir dağıtma biçimi değişmezse, ortaya “çalışmak zorunda olmayan insanlar” değil, iş bulamayan insanlar çıkar. Üstelik yapay zekâ ve robotların yarattığı verimlilik birkaç şirketin ve sermaye sahibinin elinde toplanırsa, çalışmanın azalması özgürlük değil, çok daha büyük bir eşitsizlik yaratabilir. Ama diğer taraftan bakınca bu, insanlık tarihinin en büyük fırsatlarından biri olabilir.
Çünkü belki de gelecekte çözmemiz gereken problem “herkese nasıl iş bulacağız?” olmayacak. Eğer makineler ihtiyaç duyduğumuz mal ve hizmetlerin büyük bölümünü üretebiliyorsa, asıl soru şu olacak: Üretilen bu refahı nasıl paylaşacağız? İşte evrensel temel gelir fikri tam burada devreye giriyor. Mantığı basit: Çalışıp çalışmadığınıza bakılmadan herkese yaşamını sürdürebileceği düzenli bir taban gelir veriliyor. Böylece gelir ile işe sahip olmak arasındaki zorunlu bağ bir miktar kopuyor.
Daniel Susskind, Guy Standing ve Philippe Van Parijs gibi isimlerin yıllardır tartıştığı gelecek de kabaca bu: Teknoloji üretimi üstlendikçe insanların hayatta kalmak için mutlaka bir işverene zamanını satmak zorunda olmadığı bir ekonomi. Bu illa sadece temel gelirle olmak zorunda da değil. Daha kısa çalışma haftaları, ücretsiz ya da ucuz temel hizmetler, vatandaşların teknolojinin ürettiği değerden doğrudan pay alması gibi başka modeller de mümkün. Yani aynı teknoloji iki tamamen farklı gelecek yaratabilir: Birinde milyarlarca insan işsiz kalır. Diğerinde milyarlarca insan çalışmak zorunda kalmaz.
Aradaki farkı teknoloji değil, ürettiğimiz refahı nasıl paylaştığımız belirleyecek. Kabaca iki senaryo var. Birinci senaryoda yapay zekâ ve robotlar üretimin büyük bölümünü devralıyor ama gelir hâlâ işe bağlı kalıyor. O zaman çok daha az insana ihtiyaç duyan şirketler, çok daha büyük değer üretiyor ama milyonlarca insan iş bulmakta zorlanıyor. Yani teknoloji bolluk yaratıyor ama o bolluğa erişim daralıyor.
İkinci senaryoda ise aynı verimlilik artışını farklı paylaşıyoruz. Çalışma haftası kısalıyor, temel gelir ya da benzeri modeller devreye giriyor, insanlar teknolojinin ürettiği değerden doğrudan pay alıyor. O zaman iş tamamen ortadan kalkmasa bile, hayatta kalmak için çalışmak zorunda olduğumuz süre ciddi biçimde azalıyor. Belki üçüncü ve en olası senaryo da ikisinin arasında bir yerde olacak. Bazı insanlar çok az çalışacak, bazı meslekler tamamen kaybolacak, bazıları devam edecek ve yeni bir gelir düzeni kurmak zorunda kalacağız. Yani. Mümkün. Her şey mümkün. Ama bu hikayenin kime yarayacağını yine hikayeyi yazanlar belirleyecek elbette.
Konu hikayeyi kimin yazdığı anlayacağınız.




