3 yıl kadar önce 1859 Carrington Olayı isimli bir video yayına almıştım. Burada bugün neredeyse herkesin bir şekilde aşina olduğu 2024 Güneş Fırtınası ile ilgili hemen herkesin referans aldığı o acayip olayı anlatmıştım. Richard Carrington isimli bir astronomun kendi evine kurduğu gözlemevinden yaptığı gözlemlerle tarihin en şiddetli “jeomanyetik” fırtınasını yakaladığı olay. O yüzden Carrington olayı olarak biliyoruz zaten. Bu olayda Carrington’ın gördüğü güneş patlamasının enerjisi o günün akşam saatlerinde dünyamıza ulaştıktan sonra tüm dünyada tüm telegraf altyapısı çökmeye başlayacaktı. Bazı merkezlerde “telegraf” makinelerinden kıvılcımlar çıkacak, kullananları elektrik çarpacak ve makinelerdeki kağıtlar alev alacaktı. Tüm dünyada bazı bölgelerde kutuplar dışında bile kuzey ve güney ışıkları geceyi gündüze çevirecek, kuşlar ötmeye başlayacak, insanlar sabah olduğunu sanıp uyanacaktı. Elbette dönem de göz önüne alındığında birçok insan dünyanın sonunun geldiğine inanacaktı. Gruplar halinde ibadete, tanrıdan af dilemeye başlayanlar vardı.
Özetle olay buydu. Ve gerçekten de dünyanın sonu gibi bir şeydi. Epik hikayelerde, fantastik kurgularda anlatılana benzer bir olaydı bu.
Bu olayın ve aslında bu tip olayların asıl çarpıcı tarafı ne biliyor musunuz? Ucuz habercilik de bunu tabi sonuna kadar kullanıyor ama derinlerde bizi en rahatsız eden şey şu: aslında kozmik sahnede o kadar hassas ve savunmasız durumdayız ki… Sistemimizdeki tüm gezegenleri, tüm maddeyi toplasan 100’de 1’i bile etmeyen koca bir canavarın insafı ile yaşıyoruz düşündüğümüzde. Asıl kaderin cilvesi diyebileceğimiz şey de yaşamı besleyen, bizi var edenin de o olması. Antik uygarlıkların güneşe tapmasını da anlayabilirsiniz o yüzden. Müthiş bir güç, korkunç bir canavar, muhteşem bir varlık güneş… Güneşimiz.
İşte. Bugün yine onun varlığını hatırladığımız bir dönemden geçiyoruz. Güneş lekeleri, güneş fırtınası, jeomanyetik fırtına, dünyanın sonu senaryoları havada uçuşuyor. Sanırım az çok olan biteni takip etmişsinizdir. Peki. Şimdi. Henüz bu herkesin konuştuğu olay ile ilgili bir fikriniz yoksa önce kısaca olayı anlatacağım size, ondan sonra ise bahsettiğim savunmasızlığımız ve hassasiyetimizi hatırlayacağız beraber. Bir kendimize gelelim, nerede, ne şartlarda yaşadığımızı, kaçacak yerimiz olmadığını bilelim, değerini anlayalım diye. Çok güçlü bir jeomanyetik fırtına ile gerçekleşebilecek en kötü senaryoya bir bakalım.
Sistemin kralı, dünyadaki yaşamı besleyen, harika gün batımı manzaralarının öznesi güneşimizin korkunç bir nükleer, termodinamik kozmik bir soba olduğunu unutmamamız gerekiyor. Öyle odun kömür değil, bildiğimiz hidrojen ve helyum atomlarını sıkıştırıp, enerjisini ve yakıtını bu sayede sağlayan bir varlık. Ve bu sürecin de bazı tekrar eden özellikleri oluyor. Bazen bu içeride sıkışan, aşırı ısınan madde bazı bölgelerden belirli aralıklarla yüzeyde buluyor kendini ve dünyamızın onlarca kat büyüklüğünde patlamalar veya parlamalar gerçekleştiriyor. Bu parlamalar gerçekleştiğinde de yüzeyinde bu parlamaların çıktığı noktalarda kısa süreliğine ısı değişimi gerçekleştiği için siyah lekeler beliriyor. İşte bu lekeler güneşin davranışını anlamak adına astronomlar için çok değerli. Çünkü uzun süredir yapılan gözlemler bunların belirli aralıklarla arttığını veya azaldığını gösteriyor bize. Hatta çok da güvenilir bir aralık, 11 yıllık aralıklarla. 11 yılda bir güneşteki aktiviteler zirve yapıyor ve buna da solar maksimum deniyor zaten.
Aktiviteleri de anlamak lazım tabi kısaca. Genellikle iki temel güneş aktivitesinden bahsederiz. Biri Güneş Parlaması veya Patlaması olarak bildiğimiz olay. Bu güneşte gerçekleşen ani manyetik enerji salınımı sonucunda çok güçlü bir ışık ve parçacık patlaması şeklinde gerçekleşir ki aslında güneş sistemimizdeki en güçlü patlamadır bu. Milyarlarca hidrojen bombasına eşdeğer bir enerjiden bahsediyoruz. Bu olayda açığa çıkan enerji ışık hızına yakın bir şekilde yayılır ve 20 dakika gibi bir sürede dünyaya ulaşabilir. Bir de Koronal Kitle Atımı olarak bildiğimiz bir olay gerçekleşir. İkisi de güneşin manyetik alanındaki ani değişimlerden kaynaklanır aslında. Fakat Koronal Atımda manyetize olmuş devasa bir parçacık bulutu belirli bir yönde bir kartopu gibi hareket eder. Bunu fiziksel bir mancınık gibi de düşünebilirsiniz. Yüklü parçacıklardan oluşan bir kartopunu dünyaya fırlatan manyetik bir mancınık. Güneş patlamaları ne kadar çok güçlü bir enerji açığa çıkarsa da genellikle doğrudan yüklü parçacıkları dünya atmosferine ulaştıran ve bizi doğrudan asıl etkileyen bu koronal atımlardır.
İşte bu aktiviteler belirli bir döngü ile gerçekleşir demiştik. 11 yıllık döngülerle gerçekleşiyor demiştik. İlk gözlemlerden bu yana yapılan hesaplamalara göre de 25. Döngünün 2025 yılında gerçekleşmesi bekleniyordu. Fakat bugünkü yaygaranın sebebi bu tahminde bir tür sapma gerçekleşmesi. Görünüşe göre bu döngü 2025 yılında değil 2024 yılında, hatta Ocak ile Ekim arası gibi dönemde zirve yapacak. Bu sapmalar normal bu arada. Daha önce de 11 yıl yerine 14 yılda veya 10 yılda olduğu olmuştu. Bugün neden bu kadar olay oldu peki? Şöyle ki.. Bazı tahminler aslında yine asıl zirvenin 2025 yılında olacağını öngörüyor ancak bu şekilde artmaya devam ederse işte 2025 yılında gerçekleşecek olay tarihte görmediğimiz büyük bir şiddetle gerçekleşecek. Ancak bazı tahminler de sadece zirvenin 2024’e kaydığı ve alışılmadık bir olay beklenmediği yönünde. Konu kapanmış değil bu arada. Gerçekten de 2025 yılında tarihte görülmemiş bir jeomanyetik fırtına görebiliriz.
Bu büyüklük mevzusunu da isterseniz bir açalım. Bunun bir birimi yok mu?
Var tabi. DST endeksi denilen bir olgu var. Disturbance Storm Time olarak bilinen bir ölçüm. Jeomanyetik fırtınaların şiddetini ölçen bir olgu. Bu endeks nT yani nanoTesla birimi ile ölçülür ki bu da manyetik alanın kuvvetinin bir ifadesidir. Bu endekse göre -250 ve altındaki “zayıflama” çok güçlü bir jeomanyetik fırtına anlamına gelir. 1859 Carrington olayının neden olduğu tahmini bozulma neydi peki? -850 nanotesla düzeyindeydi. Yani. Gerçekten de felaket boyutunda bir olaydı o. Önümüzdeki döngüde gerçekleşecek jeomanyetik fırtınanın boyutunu ise şimdilik tahmin etmek zor ancak bakacağımız ölçüm birimi bu olacak.
Jeomanyetik fırtına dediğimiz de işte güneşten gelen bu kartopunun bizi normalde bu tip kozmik saldırılardan koruyan dünyamızın manyetik alanında bozulmalara yol açması aslında. Bu bozulmaların da tabi bazı sonuçları olacak. İşte en kötü senaryoyu da burada konuşabiliriz. Bu aktivitelerin de tabi bazı sonuçları var.
İlk olumsuz etki elbette elektrik şebekelerinde gerçekleşecek. Daha anlaşılır olması açısından bazı tahmini sayılarla ve oranlarla da desteklemeye çalışalım. Örneğin 1989’da Kanada Quebec’i etkileyen bir jeomanyetik fırtına nedeniyle 6 milyonun üzerinde insan günlerce elektriksiz kalmıştı. Bugün bunun gibi bir olaya hazırlıksız yakalanmamız durumunda çok daha geniş bir nüfusu etkileyen kesintiler yaşardık. Böyle bir olayın da bugün yaşanması durumunda tahminlere göre dünya çapında ilk yılda 1 ila 2 trilyon dolarlık bir zarara neden olması bekleniyor. Bu olayın zararlarının giderilmesinin ise 10 yıl kadar sürebileceğini söylüyor uzmanlar.
Bir de tabi teknoloji altyapısı söz konusu. Bugün hayatımızın her alanında bir anlamda can damarımız olan teknolojik altyapının etkilenmesi küresel çapta iletişimin günlerce sağlanamaması, uyduların, GPS’in, internet, telefon, ulaşım altyapısının ve finans sisteminin çok uzun süre işlevsiz kalması ve bazı durumlarda geri döndürülemez şekilde bazı verilerin kaybolması ne demek çok anlatmaya gerek yok sanırım. Ama yine de yapılan tahminlere baktığımızda en olumsuz senaryoda global çapta 20 trilyon dolarlık bir zarardan bahsediliyor. 2007’de NASA’nın böyle bir olay nedeniyle gerçekleşebilecek senaryolar ile ilgili hazırladığı bir raporda uydularda yaşanacak hasarların sadece 30 ila 70 milyar dolarlık bir zarar anlamına geldiğini söylemişti.
Yani ulaşım ve haberleşme demiştik ama GPS’in modern dünya için ne kadar hayati olduğunu tekrar hatırlamak lazım. GPS sistemlerinin kullanılamaması demek neredeyse tüm hizmetlerin durması anlamına gelir. Kısaca şunlardan bahsediyoruz: hava, deniz, kara araçları böyle bir olaya hazırlıksız yakalandığında yaşanacak kazaları düşünün. Havalanlarında yaşanacak kaosu. Yangın, kaza veya doğal afet gibi durumlarda, acil hizmetlerin ulaşamaması, hastanelerde hayat destek ünitelerinin anlık da olsa devre dışı kalmasını. Sanırım anlatabiliyorum ne demek istediğimi.
Bunun bir de elbette toplumsal ve siyasi yönünün de olacağını öngörmek çok zor değil. Suç oranlarındaki artışları, yaşanacak karmaşa ve yağmalama olaylarını… Tüm bunlar yaşanırken hiçbir kameranın çalışmayacak olması… Buranın altını da zihninizde doldurabilirsiniz.
Bir de tabi biz bugün gündem nedeniyle Güneş’ten gelecek kozmik saldırıları konuşuyoruz fakat evrende o kadar fazla “kozmik saldırı” kaynağı var ki. Henüz kaynağının bilinmediği ve güneşin neden olmadığından neredeyse emin olduğumu Miyake olayları var mesela. Ağaçların gövdelerinde yapılan radyokarbon analizlerinde gözlemlediğimiz. Bu olaylar çok daha güçlü jeomanyetik felaketlere neden olabilecek olaylar. Dilerseniz bu olayları da ayrı bir videoda ele alalım.
Dedim ya. En kötü senaryo bu elbette. Bu önümüzdeki sene yaşanacak güneş fırtınasında yaşanacak demiyorum. Ki veriler bu denli bir jeomanyetik fırtınayı öngörmüyor zaten. Hala daha takip edilmesi gerekiyor tabi. Büyüklüğünün ne olacağı ve bunun sonuçlarının ne olacağını daha iyi analiz etmek gerekiyor. Sonuçlara göre tekrar konuşuruz fakat bunları konuşmamızın sebebi şu.
Birincisi iyi haber. Böyle bir olaya tarihte hiç olmadığımız kadar hazırız. Tüm sistemler, en azından gelişmiş ülkelerde ve bu tip olayların doğrudan etkileyeceği bölgelerde bu olaylar hesaba katılarak tasarlanıyor. Daha da ötesi, Carrington olayında yaşanan seviyede şiddetli bir güneş parlamasının 500 yılda bir yaşandığını öngörüyor araştırmacılar. Yani önümüzdeki güneş döngüsünde bu kadar şiddetli bir olayın yaşanmayacağını düşünebiliriz.
İkincisi, başta da bahsettiğim gibi yerimizi ve kendimizi, hassasiyetimizi, elimizde tuttuğumuz ve garanti olarak gördüğümüz tüm imkanlar, modern yaşam ve en nihayetinde yaşamın kendisi ve daha genel anlamda dünya gezegeni o kadar da savunmasız ve “sonsuz” değil… Bu açıdan baktığımızda hem elimizdeki imkanların, insanlığın gelişiminin değerini bilelim hem de aslında hepimizin bu aslında kozmik bir okyanusta bir bakteri kadar olan dünya denen gezegen üzerinde kendi başımıza olduğumuzu hatırlayalım. Buna göre yaşayalım, buna göre davranalım birbirimize, herkese… Bildiğimiz kadarıyla başka dünya yok… Bu soluk mavi noktadan başka…




