Biliyorum. Endişe duymamız gereken o kadar çok şey birikti ki son yıllarda. Pandemi, savaşlar, ekonomi, mülteci krizi ve çok daha fazlası. Fakat tüm bunların oldukça olağan bir sonucu olarak yavaş yavaş kendini gösteren ve giderek şiddetlenmesi beklenen bir kriz daha geliyor. Gıda krizi. Evet. Bunun doğal sonucu olan pahalılık değil burada bahsettiğim. Temel gıdaya erişimden bahsediyorum. Bunların eksikliğinden. Sebze, meyve, tarım ürünleri, bağlantılı olarak et, süt, bebek maması ve çok daha fazlası. Fark edenleriniz vardır. Eskisi kadar “bolluk” yok değil mi?
Şu an için genel bir kıtlık beklentisi olmasa da özellikle bu krize hiç hazır olmayan ve dışa bağımlı ülkeler için senaryo maalesef daha da karanlık. Durum pek iyi değil. Ama her zaman olduğu gibi konuyu sadece tek bir açıdan ele almayacağız. En büyük hatamız da bu zaten. Neden sonuç ilişkisini kuramayanların yaşadığı ve yaşayacağı krizler bunlar. Ve elbette sadece kendini düşünenler, eylemlerinin bir domino etkisi yaratabileceğinden habersiz olanların makus talihidir.
O nedenle belki de son yıllarda yaşadığımız tüm bu olumsuz olayların tek olumlu tarafı hepimizin birbirimize muhtaç olduğunu göstermesidir. Çin’de kanat çırpan bir kelebeğin mahallemizde bir fırtınaya neden olabileceğini. En azından öyle umuyorum. Şimdi. Konuyu katmanlara ayırarak ve sayılarla ve istatistiklerle destekleyerek bir ele alalım ve durumumuzu bir anlayalım önce. Şu haritaya bir bakalım önce. Dünya Gıda Programına ait HungerMap, yani Açlık Haritası. Şu an için dünyada 870 milyon insanın yeterli gıdaya erişimi yok. 16 ülke neredeyse aç diyebiliriz.
Pandemiden önce kıtlık seviyesinde yaşayan insan sayısı 135 milyonken bu sayı sadece 3 yılda iki katına çıkarak 270 milyona ulaştı. Ve üzerine Rusya-Ukrayna savaşını eklediğimizde global anlamda yeterli gıdaya erişimi olmayan ve kıtlık seviyesinde yaşayan insan sayısının 1 milyarı aşması bekleniyor. Sadece savaş eğer bugün sona ermez ve hızlı bir şekilde çözülmezse 300 milyonun üzerinde insanın daha ekleneceği düşünülüyor. Haritaya tekrar dönersek ve ülkemize bakarsak fark etmişsinizdir. Neredeyse 15 milyon insan yeterli beslenmiyor. 5 yaş altındaki çocukların %1.7’si aşırı yetersiz ve %6’sı yetersiz besleniyor.
Burada artışa da odaklanmamız lazım. Yetersiz beslenen insan sayısı sadece son 3 ayda 1.79 milyon artmış. Dünya Ekonomik Forumu başta olmak üzere Amerika ve Avrupa zaten bu gıda krizinin giderek şiddetleneceğini söylüyor. Peki neler oluyor? Neden böyle oluyor ve bizi ne bekliyor? Şimdi. Tarımsal üretim söz konusu olduğunda 3 hayati unsur karşımıza çıkıyor. Gübre, motorin ve işgücü… Ve bu üç hayati unsurun üçünde de sıkıntı var olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunlara bir de Rusya ve Ukrayna savaşını eklediğimizde. Elimizde nurtopu gibi bir gıda krizi reçetesi duruyor. Ve henüz bur sürecin tam ortasındayız.
Marketlerde fiyatların inanılmaz arttığını konuşmaya bile gerek yok ama bunun daha da kötüleşeceğini söylememiz ve hazır olmamız gerekiyor. Henüz enflasyona tam olarak yansımamış hali bu maalesef. Ama önce bir analizimizi yapalım. İlk olarak gübre krizine odaklanalım. Gübre, daha da önemlisi suni gübre tarım için neredeyse her şey. Verimliliği %50’ye kadar artıran bir unsur bu. Ve sorun şu. Dünyada gübre ihracatında lider bir ülke var. Rusya. Altıncı sırada da Belarus var. Sadece bu iki ülke dünyadaki gübre ihracatının %18’inden sorumluydu.
Ülkelerin rusya’ya ambargoları ve Rusya’nın ihracatı neredeyse durdurması ile birlikte haliyle gübre fiyatları önceki yıla göre 2 kattan fazla artmış durumda. Ve istatistiklere göre gübre örneğin mısır veya buğday eken bir çiftçinin giderlerinin %36’sını kapsıyor. Haliyle çiftçilerin bunu bir şekilde dengelemesi gerekiyor. Neredeyse tüm dünyada durum bu. Örneğin Brezilya. Soya Fasulyesinin en büyük ihracatçısı konumunda. Ve Brezilya genel olarak gübresinin %50’sinden fazlasını Rusya’dan ithal ediyordu. O nedenle Brezilya’daki çiftçiler daha az gübre kullanmaya başladılar. Bu da haliyle verimliliği ve üretimi bu oranda düşürdü.
Konu sadece gübre de değil. Örneğin bazı çiftçiler mısır için sıvı azot kullanıyorlar. Sıvı azotun da fiyatı 1 yılda %232 artmış durumda. Veya genel anlamda çiftçiler daha az ürün yetiştirmeye, daha az ekmeye karar veriyorlar. Topraklarının bir kısmını tamamen atıl bırakmayı göze alıyorlar. Zimbabwe’de mesela çiftçiler suni gübrelerden vazgeçip eski usul doğal gübre kullanmaya başladılar. Bu da yine doğal gübreye talebi artırdığı için onun da fiyatlarının artmasına neden olmaya başladı. O da ayrı bir konu. Ama. Yani eskiye dönüşün sinyallerini görüyoruz. Bunun sonuçlarından bahsedeceğiz birazdan.
İkinci konu ise elbette yakıt. Mazot ya da motorin. Bir çiftçinin en önemli ihtiyacı ve gider kalemlerinden biri. Global olarak pandemi başladıktan sonra tüm zamanların en yüksek fiyatlarını gördükten sonra biraz sakinleşse de tekrar tırmanmaya başladı malum. Yakıt gideri genel anlamda bir çiftçinin giderlerinin %20’si kadarına karşılık gelir. Ve olay sadece tarım makinelerinde, traktörlerde kullanılan yakıttan ibaret değil. Bir de bu işin lojistik tarafı var. Yani tahmin edeceğiniz üzere sadece bu yakıt sıkıntısı bile üretimden evlerimize kadar gelen ürünlerde zincirleme bir sorun yaratıyor. Burada ise olan şu.
Son 10 yılda yakıt endüstrisi yatırım sıkıntısı çekiyor. Yani kriz olmadığı zamanlarda şirketler ve ülkeler araştırma ve yeni teknolojileri pek umursamadılar. O gün her şey yolundaydı çünkü. Ama pandemi ile talep o kadar arttı ki… Üzerine bu yetersiz yatırım da eklenince arz yetersiz kalmaya başladı. Onun da üzerine rusya ve Ukrayna savaşı eklenince. Şu anda acele ile ortadoğuda ve batı afrikada yeni rafineriler ve yeni sistemler hayata geçirilmeye çalışılıyor ama bunun etkilerini görmemiz biraz zaman alacak. Son olarak işgücü. Tüm sektörlerde olduğu gibi tarımda da talebi karşılayacak işgücü yetersiz durumda.
Mevsimsel işçiler tarafında özellikle pandemi işleri daha da kötüleştirdi. Yani soframıza gelen ürünlerin arkasındaki 3 hayati unsurun üçünde de bu nedenlerle büyük bir kriz söz konusu. Tabi aralarda bahsettiğimiz Rusya Ukrayna savaşının etkisine biraz daha detaylı bakmak gerekiyor. Bu iki ülke normalde tüm dünyanın buğday ihracatının %30’unu ve mısırın %20’sini karşılıyordu. Genel olarak ise tüm dünya nüfusunun kalori ihtiyacının %12’sinden sorumlulardı. Bu çok ciddi bir oran. Neden bu savaşın sadece bölgesel bir kriz olmadığının da bir göstergesi aslında. Ukrayna geçenlerde üretim kapasitesinin neredeyse yarısını kullanamadığını açıklamıştı.
Tabi savaş nedeniyle ülkesini terk edenleri ve savaş şartlarında çalışamayanları da eklediğimizde dünya için iyi bir haber değil bu. Bir de karadenizdeki ihracat hattının Rusya tarafından sabote edilmesi de başka bir etken. Geçenlerde Rusya üç panama gemisi Rus saldırılarına maruz kalmış, biri batmıştı. O nedenle bu rotayı kullanan gemiler için sigorta şirketleri 30 kat daha fazla ücret talep etmeye başladı. Yani Ukrayna ve Rusya’dan gelen gıda miktarı çok azaldı. Çiftçiler gübre, yakıt ve işgücü sorunları yaşıyor. Ve haliyle tüm bunlar daha az üretim, daha yüksek fiyatlar ve haliyle bir gıda krizine yol açıyor.
Birleşmiş Milletler geçenlerde yaptığı tahminlerde gıda fiyatlarının global anlamda önümüzdeki yılda %30’un üzerinde daha da artmasını beklediğini söylemişti. Başta da söylediğim gibi. Buna hazır olmayan gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkeler ve özellikle dışa bağımlı ülkeler için durum gelişmiş ülkelere göre katbekat daha karanlık. Tabi sahneyi biraz aydınlatmak gerekirse şu an için global bir “kıtlık” söz konusu olmayabilir. En azından çoğu ülke için. Ama bazı coğrafyalar için gerçekten acil çözümler gerekiyor. Çok yakından biliyoruz ki artık bir başka ülkede yaşanan sıkıntılar doğrudan bizi etkiliyor. Bu da bir domino etkisi yaratıyor.
Bize ne deme şansımız yok. Ve yine başa dönersek. Gerçekten geçmişten hiç ders almıyoruz. Bunların çok daha kötülerini daha önce yaşadık. Anlamsız nedenlerle açtığımız savaşların tüm insanlığı nasıl on yıllarca etkilediğini gördük. Buna rağmen yarınlar yokmuş gibi, geleceği düşünmeden, krizlere, depremlere, pandemilere hazırlanmadan yaşıyoruz. Tüm bunları neden burada konuşuyoruz peki. Interstellar galiba en sevdiğimiz filmlerden biri hepimiz için. Oradaki hikayeyi biliyorsunuz. Tüm bilimsel altyapısını bir kenara bırakırsak konu yine bir gıda kriziydi özünde.
İnsanlar aç kaldığı sürece bilimi, teknolojiyi haliyle umursamıyorlar. Dünyamızın kaynaklarını tüketip yeni dünyalar aramaya çıkıyorlardı. Gelişmeden değil mecburiyetten yani. Tüm hayallerimiz, tüm yıldızlararası tür olma rüyalarımız, tüm gelişmeleri bir kenara bırakmamız gerekiyor haliyle. O nedenle hayallerimizi bir kenara bırakmadan, bir gün onlara ulaşabilmek için en temel ihtiyaçlarımızı garanti altına almak, bugünü değil, sadece kendimizi değil, her zamanı, her yeri, herkesi dikkate alarak adım atmaya başlamamız gerekiyor. Çocukların aç olduğu bir ortamda bazı şeyler anlamını yitirebiliyor zira.
Fakat ben yine de umutlu olduğumuz söylemek durumundayım. Tarih boyunca bir şekilde insanlık bir yolunu bulmuştur. Bunları da atlatacağımıza ve her zamankinden daha fazla gözümüzü fezaya çevireceğimize inanıyorum.




