
Oynat düğmesine bastığında YouTube oynatıcısı yüklenir. YouTube’da izle ↗
Biz geçmişe hep biraz tepeden bakarız.
Bizden önce yaşayanlar daha az biliyordu, daha az yapabiliyordu diye düşünürüz. Ne kadar geriye gidersek o kadar ilkel. Hele 11-12 bin yıl önce… Mağara, sopa, ateşin başında çiğ et. Değil mi?
1963’te Urfa’da bir tepede tam da bu düşünce yüzünden çok büyük bir şeyi kaçırdık.
O yıl İstanbul ve Chicago üniversitelerinden bir ekip Urfa’nın kuzeyinde yüzey araştırması yapıyor. Bir tepeye çıkıyorlar. Yerde bir sürü çakmaktaşı var, topraktan da büyük taşların uçları çıkıyor. Bakıyorlar, bu taşlar Taş Devri için fazla büyük. O dönemin insanı böyle şeyler yapamaz diye düşünüyorlar. Daha yeni bir şey olmalı, herhalde bir Orta Çağ mezarlığı. Not alıp geçiyorlar.
O tepe Göbekli Tepe’ydi. O taşlar da 11 bin yıldan eski.

Stonehenge’den 6 bin yıl, piramitlerden 7 bin yıl önce yapılmışlar. Dünyada daha tek bir tarla yokken, çanak çömlek bile yokken. Üstelik bunları yapanlar çiftçi de değildi. Avcı toplayıcıydılar. Ceylan avlıyor, yabani buğday topluyorlardı.

Okulda bize öğretilen sırayla bu hiç uyuşmuyor. Bize hep önce tarım geldi dendi. İnsanlar ekip biçmeyi öğrendi, karınları doydu, bir yere yerleştiler, köyler büyüdü, ancak ondan sonra tapınak, anıt yapmaya vakitleri oldu. Karnını hala avla doyurmaya çalışan biri oturup beş metrelik taş oymaz yani.
E peki bu insanlar daha bir tarla bile ekmemişken neden bu taşları oydular? Hem de bin beş yüz yıl boyunca. Sonra da neden bu yapıları kendi elleriyle toprağa gömdüler?
Bu yazıda bunun peşine düşeceğiz. Göbekli Tepe’den Karahantepe’ye, taştan oyulmuş insanlara, kafatası kültlerine gideceğiz, en sonunda da Konya ovasında sokağı olmayan bir şehre, Çatalhöyük’e varacağız. Kayıp Dünyalar serisine buradan başlıyoruz, çünkü bu hikayelerin en eskisi bizim topraklarımızda.
Yanlış okunan tepe
O 1963 ekibine hemen kızmayalım ama. Ekipte dönemin en iyi arkeologları vardı. Sorun bilgisizlik değildi. Kafalarında çok oturmuş bir hikaye vardı, o kadar.
O hikayeyi büyük ölçüde Gordon Childe diye bir arkeolog kurmuştu. 1920’lerde, 30’larda Childe şöyle anlatıyordu. İnsanlar bir gün tarımı buluyor ve ihtiyaçlarından fazla yiyecek üretmeye başlıyor. Bu fazlalık her şeyi değiştiriyor, çünkü artık herkesin yiyecek peşinde koşmasına gerek kalmıyor. Biri çömlek yapıyor, biri alet yapıyor, biri tanrılarla ilgileniyor. Arkasından şehirler geliyor, rahipler geliyor, krallar geliyor. Childe buna Neolitik Devrim diyordu.[1]
Açıkçası bana da çok mantıklı geliyor. Aç insan sanatla, inançla uğraşmaz, önce karnını doyurur. O kadar mantıklıydı ki pek kimse sorgulamadı da. Ders kitaplarına böyle girdi, biz de böyle öğrendik.
1963’teki ekibin başında da iki kişi vardı. Biri Chicago’dan Robert Braidwood, diğeri Halet Çambel. Halet Çambel’den biraz bahsetmem lazım, çünkü bence bu ülke onu hak ettiği kadar tanımadı. 1936 Berlin Olimpiyatları’nda eskrimde yarışmış, olimpiyatlarda yarışan ilk Müslüman kadın sporcu. Orada onu Hitler’le tanıştırmak istemişler, gitmemiş. Sonra arkeolog olmuş, ömrünü bu toprakların geçmişine vermiş.
Braidwood da tam Childe’ın anlattığı o başlangıcı arıyordu. Tarım ilk nerede başladı? Ona göre cevap basitti. İnsanlar buğdayı, keçiyi ilk kez evcilleştirdiyse bunu bu bitkilerin, bu hayvanların zaten yaşadığı yerde yapmış olmalıydı. Yani bu topraklarda.
Kazı yerini de aynı hikayeye göre seçiyorlar. O tepeyi bırakıp Diyarbakır’da ovadaki Çayönü’ne gidiyorlar. Çünkü yerleşik hayat ancak düz, sulak, tarıma uygun bir ovada başlamış olabilir diye düşünülüyordu. Dağın başındaki bir tepeye kimse ihtimal vermiyor.
Yani Göbekli Tepe, yıkacağı fikir yüzünden otuz yıl sırasını bekledi.
Aradan yirmi yıl kadar geçiyor. 1980’ler. Atatürk Barajı yapılıyor ve Fırat kıyısındaki Nevalı Çori diye bir yerleşim sular altında kalacak. Kalmadan önce son bir kazı yapalım diyorlar. Kazınca daha önce kimsenin görmediği taşlar çıkıyor. T şeklinde, üzerinde kol ve el kabartmaları olan dikili taşlar. Birkaç yıl sonra Nevalı Çori suların altında kalıyor. Yapılardan birini taş taş söküp Şanlıurfa Müzesi’ne taşımışlar, hala orada duruyor.
O ekipte genç bir Alman arkeolog var. Klaus Schmidt.
Schmidt bu taşları kafasından atamıyor. Oturup eski araştırmaların notlarını karıştırıyor, başka yerde de böyle bir şey görülmüş mü diye. Bir bakıyor, 63’te o ekip bir tepeyi not etmiş, “Orta Çağ mezarlığı” yazmışlar, yanına da büyük taş bloklar var diye düşmüşler. 94’te kalkıp gidiyor. Taşları görür görmez tanıyor. Nevalı Çori’deki taşların aynısı.[2]
Düşünsenize, otuz yıl önce de aynı taşlara bakmışlar. Yine yerde çakmaktaşları duruyordu, topraktan yine o taşların uçları görünüyordu. Otuz yılda tepede hiçbir şey değişmemişti. Değişen Schmidt’ti. O bu taşları daha önce görmüştü, neye baktığını biliyordu. Aynı taşlara bakıp biri geçip gidiyor, öbürü ömrünü veriyor.
Gerçekten de ömrünü veriyor. Schmidt hayatının geri kalanını o tepede geçirdi, 2014’te kazılar daha sürerken öldü. “Önce tapınak geldi, sonra şehir” lafı da ondan kaldı. Bugün Göbekli Tepe ile ilgili ne okusanız bu cümleyi görürsünüz.[3]
Yani Schmidt, Childe’ın sırasını tersine çevirmişti. Ona göre en başta tapınak vardı, tarla sonradan geldi. Gerçi son yıllarda bu cümle de pek tutmuyor, onu da birazdan anlatacağım.
Çünkü Göbekli Tepe tek başına değilmiş. Arkasından Karahantepe bulundu, sonra Sayburç, Sefertepe, Harbetsuvan, Çakmaktepe… Bugün Şanlıurfa’da bu döneme ait on iki ayrı yerde kazı yapılıyor. Hepsine birden Taş Tepeler diyorlar. Toprağın altında daha onlarcası olduğu düşünülüyor. Yani artık dağın başında tek başına duran bir tapınaktan söz etmiyoruz. Bütün bölgeye yayılmış bir dünya var.[4]

Bu dünyada kimler yaşıyordu? O taşlara kimi oydular?
Taş insanlar
Bu taşlara bakınca insanın aklına ilk gelen soru çok basit. Bunu nasıl yaptılar?
Bir düşünün. Beş metre boyunda, on tondan ağır bir taş. Elinizde metal yok, sadece çakmaktaşından aletler var. Önce kayada sütunun etrafını oyacaksınız. Haftalarca, belki aylarca. Sonra o on tonluk parçayı kayadan ayıracaksınız, yüzlerce metre taşıyacaksınız, dikeceksiniz, bir de üstüne kabartma işleyeceksiniz. Bu bir ailenin yapabileceği iş değil. Onlarca, belki yüzlerce kişi lazım. O insanlar taşla uğraşırken birinin de onlara yemek bulması lazım. Günlerce, haftalarca.
Sabah ava çıkıp akşam ne bulduysa onu yiyen küçük bir grup bunun altından kalkamaz. Bunun için plan yapmak, işi bölüşmek, yiyecek biriktirmek gerekiyor. Buraya tekrar döneceğim.
Peki neyi oydular?
T şeklindeki sütunlar ilk bakışta tavanı taşıyan direk gibi görünüyor. Ama yanlarına bakınca kollar görüyorsunuz. Kollar aşağı iniyor, dirsekten kırılıyor, eller karnın önünde birleşiyor. Belde kemer var, kemerden bir tilki postu sarkıyor. Yani üstteki yatay parça baş, alttaki gövde. Biraz dikkatli bakınca karşınızda bir insan durduğunu görüyorsunuz.

Yüzü yok ama insan. Ortada karşılıklı iki dev figür duruyor, etrafta duvarlara dizilmiş başkaları var. Sanki halka olmuş oturuyorlar, bir şey konuşuyorlar. Karahantepe’de bir sütunun tepesinde bir insan yüzü bile çıktı. Demek ki bunları yapanlar da onları insan olarak görüyordu.

Kim bunlar?
Tanrı olduklarını pek sanmıyorum. Çünkü bu tepelerde tek bir hayali yaratık yok. Kanatlı aslan yok, ejderha yok. Ne varsa gerçek hayvan. Tilki, yaban domuzu, akbaba, leopar. Bu insanların dünyası çok somut bir dünya. Kutsal saydıklarını göğe koymamışlar, yanlarına oturtmuşlar gibi.
Belki atalarıydı. Topluluğu kuranlar, unutulmaması gereken büyük ölüler. Biraz sonra bu ihtimalin üstüne epey gideceğiz. Belki de topluluğun kendisiydi. Oturup konuşan, karar veren insanları taşa oymuşlardı. Hangisi olursa olsun, bu insanlar kendilerini taşa koymuşlar.
Tabii bu kadar gizemli bir yer olunca internette başka hikayeler de dolaşıyor. Kayıp ileri bir uygarlık, yıldızları izledikleri bir gözlemevi, hatta uzaylılar…
Ben bu kısma açıkçası biraz kızıyorum. Kanıtlar çok sade bir şey söylüyor. Uzaylı diye gösterilen leopar desenli figür büyük ihtimalle leopar postu giymiş bir insan. Yapıların üstü de açık değilmiş, çatıları varmış.[5] Yani buralarda gökyüzü izlenmiyordu, insanlar içeride toplanıyordu. Ve hepsini insanlar yaptı.
Peki neden bu kadar kolay uzaylıya kayıyoruz?
Bana kalırsa yine en baştaki bakış yüzünden. 11 bin yıl önceki insan bunu yapamaz diye düşünüyoruz, yapamıyorsa da başkası yapmıştır diyoruz. 1963’teki ekip “bu taşlar daha yeni olmalı” demişti, bugün de birileri “bunu insan yapamaz” diyor. Kılık değiştirmiş ama aynı düşünce. Oysa asıl şaşırmamız gereken o insanların kendisi.
Bu yapılarla ilgili tuhaf bir ayrıntı daha var. Bir kere yapıp bırakmamışlar. Yaklaşık her yüz yılda bir içeriye yeni bir duvar örmüşler, dikili taşları eski duvardan söküp yeni duvara taşımışlar. Mekan her seferinde biraz daha küçülüyor ama vazgeçmiyorlar. Nesiller boyunca aynı yapıya dönüp onu yeniden kuruyorlar.[6]
Demek ki buraya bir kere gelip gitmiyorlardı. Burası hayatlarının tam ortasındaydı. O zaman az önceki soruya dönelim. Taş oyan bu kalabalığı kim doyuruyordu?
Yerleşen avcılar
Göbekli Tepe bulunduktan sonra uzun süre şöyle düşünüldü. Bölgede küçük göçebe gruplar yaşıyor. Yılın belli zamanlarında bu tepede buluşuyorlar, birlikte taş oyuyorlar, büyük şölenler yapıyorlar, sonra dağılıp gidiyorlar. Göbekli Tepe’ye “tepedeki katedral” diyorlardı. Kimsenin yaşamadığı, sadece ziyaret edilen bir yer.[3]
Bu açıklama aslında bayağı akıllıcaydı. Hem taşları açıklıyordu hem de eski hikayeyi bozmuyordu. Göçebeler yine göçebe kalıyor, arada bir toplanıyorlar, o kadar.
Kanıtların bir kısmı da buna uyuyordu. Kemiklere bakıyorlar, hepsi yabani hayvan. Ceylan, yaban öküzü, yaban domuzu. Buğdaya bakıyorlar, o da yabani. Ortada ne tarla var ne sürü. Yani bu insanlar ne çiftçi ne çoban.
Ama büyük yapıların etrafını kazdıkça başka şeyler çıkmaya başlıyor. Evler.
Küçük, birbirine yaslanmış evler. İçlerinde tezgahlar var, tezgahlara öğütme taşları oturtulmuş, duvarlarda içine kap konmuş nişler var. Düpedüz mutfak bunlar. Öğütme taşlarını da çalışan birinin belini en az yoracak yüksekliğe koymuşlar. Yani bu tezgahlarda her gün saatlerce çalışılıyormuş. Kayaya oyulmuş, yağmur suyunu toplayan sarnıçlar var. Bir de içinde bir şeyler mayalandırılmış büyük taş kaplar var. Bunu duyunca hemen “dünyanın ilk birası” haberleri yapıldı tabii. Taş Tepeler kazılarının başındaki Necmi Karul’un buna verdiği cevap çok hoşuma gidiyor. Almanlar kazınca bira dedi, Türkler kazsaydı belki keşkek derdi.[7]
Şimdi bir düşünün. Yılda bir uğradığınız bir yere mutfak kurar mısınız? Sarnıç kazar mısınız? Beliniz ağrımasın diye tezgahın yüksekliğini ayarlar mısınız? Bunları orada yaşayan insanlar yapar.[6]
Yani bu insanlar burada yaşıyordu. Hem de kalabalık. Avcı toplayıcıydılar ama bir yere yerleşmişlerdi. Uzun süre böyle bir şeyin olamayacağı düşünülüyordu.
Nasıl olmuş peki? Göçebeler genelde yiyecek bitince göç eder. Burada yiyecek pek bitmiyormuş. Bu bölgede birkaç saat yürüdüğünüzde bambaşka bir doğaya çıkıyorsunuz. İlkbaharda yabani tahıl var, sonbaharda badem, menengiç var, göç mevsiminde ceylan sürüleri geçiyor. Bunları saklamayı da biliyorsanız bir yere gitmenize gerek kalmıyor.
Ama o hesap hala duruyor. Yüzlerce kişiyi, taş oyanlar da dahil, sadece avla nasıl doyuruyorlardı?
Bunun cevabı havadan geldi.
Bir arkeolog uydu görüntülerinde garip çizgiler fark ediyor. Sahaya gidiyorlar, yerde alçak taş duvarlar var. Yerden bakınca hiçbir anlamı yok. Drone’u kaldırıp yukarıdan bakınca dev şekiller çıkıyor ortaya. Kilometrelerce uzanan, ağzı geniş, gittikçe daralan, sonunda bir avluya açılan duvarlar. Bunlara çöl uçurtması diyorlar. Ceylan sürülerini bu duvarların arasına sürüyorlar, sürü avluda sıkışıp kalıyor.[8]
Bir ceylanı tek bir avcı vurabilir. Ama bütün bir sürüyü böyle yakalamak için önce sürünün hangi mevsimde hangi yoldan geçtiğini bilmeniz lazım. Bunu da ancak nesiller boyu izleyerek öğrenirsiniz. Sonra kilometrelerce duvar öreceksiniz, yüzlerce insanı aynı gün aynı işe koşacaksınız, sonra da yüzlerce hayvanın etini bölüşüp kurutup saklayacaksınız. Bu avcılıktan çok bir şirket işletmeye benziyor. Taş oymak için de tam bu düzen gerekiyordu zaten.
Childe’ın sırası da burada tersine dönüyor.
Bu insanlar önce bir yere yerleşti, sonra kalabalıklaştı. Kalabalıklaştıkça daha çok yiyecek gerekti, yabani tahılı o kadar çok toplamaya başladılar ki bitki zamanla değişti. Evcil buğdayın ilk izleri bu tepelerde ancak bin yıl kadar sonra çıkıyor. Yani yerleşik hayatı tarım getirmedi. Önce yerleştiler, tarım arkadan geldi.

Schmidt’in cümlesini de biraz düzeltmek lazım yani. Önce tapınak gelmedi, önce insanlar bir araya geldi.
Peki onları bir arada tutan neydi? Çünkü yerleşmek zorunda değillerdi. Doğa onlara göç etmeye devam etme imkanı da veriyordu. Bir şey onları orada tutmuş.
Bu konuda iki cesur fikir var. Birine göre inanç, büyük şölenler, ortak törenler insanları bir araya getirdi, o kalabalığı doyurma derdi de tarımı başlattı. Yani tarımı açlık değil, bir arada olma isteği başlatmış olabilir. Daha açık söyleyeyim, inanç tarımı doğurmuş olabilir.
Öbür fikre göre ise bir kriz vardı. İklim bir ısınıp bir soğuyor, nüfus artıyor, gruplar arasında gerginlik büyüyordu. Birileri de dağılmak üzere olan bu insanları dev bir inşaatın başına topladı.
Bu ikinci fikir beni bayağı düşündürüyor. Doğruysa, insanları ilk kez kalabalıklar halinde bir araya getiren şey bir kral ya da ordu olmamış, birlikte yapılan bir iş olmuş. Ya insanlığın ilk büyük organizasyonu bir inşaat projesiyse?
Ama iki fikir de bir şeyi açıklamıyor. Bu yapıları sonunda neden gömdüler? Bunun cevabını ararken kendimizi ölülerin yanında bulacağız.
Ölülerle yaşamak
Bir yere yerleşmenin bir bedeli de var.
Göçebe bir grup ölüsünü gömüp yoluna devam eder. Belki o mezara bir daha hiç uğramaz. Ama bir yere yerleştiyseniz ölüleriniz de sizinle kalıyor. Her gün yanlarından geçiyorsunuz. Onlarla nasıl yaşayacağınıza bir şekilde karar vermeniz gerekiyor.
Taş Tepeler’de yaşayanlar bu konuda bize hiç tanıdık gelmeyen bir yol seçmiş.
Göbekli Tepe’den çıkan kafatası parçalarında bıçak izleri bulundu. Kişi öldükten sonra etini sıyırırken açılmış izler. Bazı kafataslarına derin oluklar kazımışlar, bazılarının tepesine asmak için delik açmışlar, bazılarını kırmızıya boyamışlar. Yani bu kafataslarını temizleyip işlemişler, büyük ihtimalle bir yerde sergilemişler.[9]
Bugünün gözüyle bakınca insanın tüyleri ürperiyor. Ama bir de kendimize bakalım. Biz de kaybettiklerimizin fotoğraflarını duvara asıyoruz, eşyalarını saklıyoruz, mezarlarına gidiyoruz. Yöntem farklı ama biz de onları unutmak istemiyoruz, bir şekilde aramızda tutmak istiyoruz.
Karahantepe’de bulunan bir heykel bunu çok iyi anlatıyor. Oturan bir adam. Kaburgaları, omurgası çıkmış, neredeyse iskelet. Yani ölü bir beden. Ama iki eliyle cinsel organını tutuyor, yani hayatı, üremeyi anlatıyor. Ölümle yaşam aynı bedende duruyor. Belki bu insanlar hayatın ölülerden, atalardan geldiğine inanıyordu. Ölüler gitmiyor, yaşayanlara güç veriyordu.

Taş insanlar kimdi diye sormuştuk ya, belki cevaba burada biraz yaklaşıyoruz. O halka olup oturan figürler topluluğun hiç gitmeyen ataları olabilir.
Bu yapılara tapınak diyebilir miyiz peki? Kazı yapanların çoğu artık bu kelimeyi kullanmıyor. Çünkü bir rahip sınıfı olduğuna, bir din kurumu olduğuna dair kanıt yok. Daha çok insanların toplandığı, konuştuğu, tören yaptığı, hikaye anlattığı yerler gibi görünüyorlar. Hikaye de gerçekten anlatılıyormuş. Sayburç’ta bulunan bir kabartmada iki leoparın arasında oturan bir adam var, yanında da bir boğayla karşı karşıya gelmiş başka bir adam. Bir olayı anlatıyorlar. 11 bin yıllık bir çizgi roman gibi düşünebilirsiniz.[10] Bunların hepsi büyük ihtimalle boyalıydı da. Bugün gri gördüğümüz taşlar zamanında rengarenkmiş.
Gömme meselesine gelince. Bu yapılar kullanılmaz hale gelince öylece yıkılmaya bırakılmamış, bilerek gömülmüş. Karahantepe’deki odaların toprağını katman katman incelemişler. Yamaçtan kayıp gelen bir toprak değil bu. Önce zemine kırmızı bir toprak sermişler. Sonra taşları özenle dizmişler. Araya taş kaplar, boncuklar, kurt çeneleri, akbaba kanatları bırakmışlar. En son da üstünü kapatmışlar. Yeni yapıyı da eskisinin hemen yanına kurmuşlar.[4]
Şimdi bunu bir insan için yaptıklarını düşünün. Yere kırmızı toprak seriyorsunuz, değerli eşyalarını yanına koyuyorsunuz, üstünü örtüyorsunuz, yerini de hiç unutmuyorsunuz. Biz buna cenaze deriz.
Demek ki bu insanlar binalarına da canlı bir şey gibi bakıyordu. Bina yapılıyor, doğuyor. Her yüz yılda bir içine yeni bir duvar örüldükçe yaşıyor, yaşlanıyor, küçülüyor. Sonunda da ölüyor ve gömülüyor. Toprağın altındaki o eski bina da herkesin bildiği bir yerde duruyor, nesilden nesile hatırlanıyor.
Belki en baştaki soruya ilk gerçek cevabı burada bulduk. Bu insanlar neden bin beş yüz yıl boyunca taş oydu?
Bana kalırsa o taşlar onların hafızasıydı. Yazı yok, kitap yok. Atalarını, hikayelerini, kim olduklarını çocuklarına, torunlarına bir şekilde aktarmaları lazım. Onlar da bunu taşa yazmışlar. Taş insanlara, boyalı hayvanlara, işlenmiş kafataslarına, doğup ölen binalara. Onları orada tutan şey sadece yiyecek olsaydı bu kadar uğraşmazlardı. Bence onları orada tutan şey hatırlamaktı.
Bu konuda herkes aynı fikirde değil tabii. Göbekli Tepe’deki toprağın bir kısmının depremlerle, yamaçtan kayan molozla dolduğunu düşünenler de var. Belki bir kısmını doğa yıktı, insanlar da işi tamamladı. Tartışma hala sürüyor, bu hikayede en sevdiğim şeylerden biri de bu açıkçası.[11]
MÖ 8000 civarında inşaat duruyor. İnsanlar tepelerden ovaya iniyor. Ovadaki yerleşimlerde artık T sütunu yok, hayvanlar evcil, koyun ve keçi besliyorlar. Tarım kazanmıştı. Tepeler de sessizliğe gömüldü.
Ama o hatırlama isteği kaybolmadı. Bin yıl kadar sonra, altı yüz kilometre batıda, binlerce insan ölüleriyle birlikte yaşamanın bambaşka bir yolunu bulacaktı.
Sokaksız şehir
Konya ovasındayız, Çatalhöyük’te. Bu şehrin sokağı yoktu, evlerin kapısı da yoktu. Eve çatıdan, bir merdivenle iniliyordu. Ayağınızın altında da atalarınız yatıyordu.

9 bin yıl önce burada binlerce insan yaşıyordu. Tahminler iki bin ile sekiz bin arasında değişiyor. Bu ne kadar büyük bir sayı, onu anlamak için aynı dönemin köylerine bakmak yeter. Çoğu yüz elli kişilik yerler. Taş Tepeler’de yüzlerce insanın bir arada yaşamasına şaşırmıştık, burada binlerce insan var.
Evler kerpiçten ve birbirine yaslanarak çoğalmış. Yeni ev yapacak olan komşusunun duvarına dayayıp yapıyor. Böyle böyle evlerin arasında sokak kalmamış. İnsanlar damdan dama yürüyormuş. Çatılar hem yol hem de evin kapısıymış.
Ölüler de evin tabanının altında. Yaşayanlar her gün onların üstünde yemek yapıyor, uyuyor, çocuk büyütüyor. Taş Tepeler’de ölüler duvarlardaydı, nişlerdeydi. Burada evin tam içine girmişler.
Bir mezarda kollarının arasında bir kafatası tutan bir kadın bulundu. O kafatasının üstüne sıvayla yeni bir yüz yapmışlar, sonra boyamışlar. Zamanla bu yüzü birkaç kez yeniden yapmışlar.[12]
Yani biri, o kişiyi unutmamak için yüzünü tekrar tekrar yapmış.
Göbekli Tepe’deki o işlenmiş kafataslarını hatırlayın. Aradan bin yıl geçmiş, altı yüz kilometre uzaktayız ama aynı duyguyla karşılaşıyoruz. O hatırlama isteği tepelerden ovaya inmiş, şekil değiştirmiş ama yaşamaya devam etmiş.
Çatalhöyük’te beni asıl şaşırtan şey ise başka.
Bu kadar kalabalık bir şehirde saray yok. Diğerlerinden belirgin şekilde büyük bir ev yok. Bir kraldan, bir liderden iz yok. Kadınlarla erkekler benzer şeyler yiyor, benzer işler yapıyor. Yıllarca “Ana Tanrıça” diye anlatılan, tahtta oturan o ünlü kadın heykelciği bile belki bir tanrıça değildi. Sözü dinlenen yaşlı bir kadın da olabilir.[13]

Binlerce insan bir arada yaşıyor ve kimse açıkça kimsenin üstünde durmuyor.
Bize hep belli bir kalabalıktan sonra bir kral, bir devlet olmazsa toplumun dağılacağı söylendi. Childe’ın sırasının en üstünde de krallar vardı zaten.
Çatalhöyük kralsız nasıl ayakta kaldı o zaman?
Mezarlardan gelen bir bilgi burada işimize yarıyor. Aynı evde yaşayanlar her zaman birbirinin akrabası değilmiş. Bir teoriye göre çocuklar belli bir yaştan sonra başka ailelerin yanında büyüyordu. Düşünsenize, sizin çocuğunuz komşunuzun evinde büyüyor, komşunuzun çocuğu da sizin evinizde. Komşunuzla kavga etmeyi pek istemezsiniz herhalde.[14]
Belki ölüler de aynı işi görüyordu. Evin altında yatan atalar o evin, o ailenin hafızasıydı. Kimse unutulmuyordu. Kimseyi unutmayan bir topluluk da bir arada durmanın yolunu bir kraldan önce bulmuş olabilir.
Yine en baştaki bakışa geliyoruz. Kendi düzenimizi tek düzen sanıyoruz. Ama 9 bin yıl önce bir ovada binlerce insan başka türlü de yaşanabileceğini gösteriyordu.
1963’te o tepeye bakıp “bunlar mezar taşı” deyip geçen ekibe aslında kızamayız. Ellerinde başka bir hikaye yoktu. Önce tarla, sonra köy, sonra tapınak, sonra kral. O hikaye de onlara gördüklerini göstermedi.
Bugün o tepelerin anlattığı şey çok farklı. 11 bin yıl önce insanlar ilk kez bu kadar kalabalık bir arada yaşamayı denedi. Başlarında ne bir kral vardı ne bir ordu. Tarlaları bile yoktu. Birlikte taş oyuyorlardı, birlikte hikaye anlatıyorlardı, birlikte yemek yiyorlardı. Bir de kimseyi unutmamaya çalışıyorlardı.
Bunu düşündükçe bugün bizi bir arada tutan şeyin ne olduğunu soruyorum kendime. Birlikte taş oymuyoruz belki ama hala birlikte hikaye anlatıyoruz, aynı sofraya oturuyoruz, kaybettiklerimizin fotoğraflarını duvarlarımıza asıyoruz. Biz de hafızamızla yaşıyoruz.
Geçmişe tepeden bakmayı bıraksak iyi olacak. 11 bin yıl önce o tepede taş oyan insanlar sandığımızdan çok daha fazla bize benziyordu.
Sizce bu insanları bir araya getiren inanç mıydı, bir kriz miydi, yoksa sadece hatırlama isteği mi? Bunu gerçekten merak ediyorum.
Bu köyler zamanla büyüyecek, gerçekten şehirlere dönüşecekti. 4.500 yıl önce İndus vadisinde kanalizasyonu olan, sokakları dümdüz çizilmiş şehirler vardı. Orada da ne bir saray bulundu ne bir kral mezarı. Sonra o şehirler de bir gün boşaldı.
Bir sonraki bölümde oraya gidiyoruz.
Merakın burada bitmesin.
Kaynakça
- Childe, V. G. (1936). Man Makes Himself. London: Watts and Co.
- Hauptmann, H. (1993). Ein Kultgebäude in Nevalı Çori. In M. Frangipane vd. (ed.), Between the Rivers and Over the Mountains, 37–69. Roma: Università di Roma La Sapienza.
- Schmidt, K. (2007). Taş Çağı Avcılarının Gizemli Kutsal Alanı Göbekli Tepe: En Eski Tapınağı Yapanlar. İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları. Ayrıca: Curry, A. (2008). Göbekli Tepe: The World’s First Temple? Smithsonian Magazine, Kasım 2008.
- Karul, N. (2021). Buried Buildings at Pre-Pottery Neolithic Karahantepe. Türk Arkeoloji ve Etnografya Dergisi, 82, 21–31.
- Banning, E. B. (2011). So Fair a House: Göbekli Tepe and the Identification of Temples in the Pre-Pottery Neolithic of the Near East. Current Anthropology, 52(5), 619–660. https://doi.org/10.1086/661207
- Clare, L. (2020). Göbekli Tepe, Turkey. A Brief Summary of Research at a New World Heritage Site (2015–2019). e-Forschungsberichte des DAI, 2020/2, 81–88.
- Dietrich, O., Heun, M., Notroff, J., Schmidt, K. ve Zarnkow, M. (2012). The Role of Cult and Feasting in the Emergence of Neolithic Communities. New Evidence from Göbekli Tepe, South-eastern Turkey. Antiquity, 86(333), 674–695.
- Crassard, R. vd. (2022). The Use of Desert Kites as Hunting Mega-Traps. Journal of World Prehistory, 35, 1–44.
- Gresky, J., Haelm, J. ve Clare, L. (2017). Modified Human Crania from Göbekli Tepe Provide Evidence for a New Form of Neolithic Skull Cult. Science Advances, 3(6), e1700564. https://doi.org/10.1126/sciadv.1700564
- Özdoğan, E. (2022). The Sayburç Reliefs: A Narrative Scene from the Neolithic. Antiquity, 96(390), 1599–1605.
- Clare, L., Dietrich, O., Notroff, J. ve Sönmez, D. (2019). Establishing Identities in the Proto-Neolithic: History Making at Göbekli Tepe from the Late Tenth Millennium cal BCE. In I. Hodder (ed.), Religion, History, and Place in the Origin of Settled Life. University Press of Colorado.
- Hodder, I. (2006). The Leopard’s Tale: Revealing the Mysteries of Çatalhöyük. London: Thames and Hudson.
- Hodder, I. (2014). Çatalhöyük: The Leopard Changes Its Spots. A Summary of Recent Work. Anatolian Studies, 64, 1–22.
- Yaka, R. vd. (2021). Variable Kinship Patterns in Neolithic Anatolia Revealed by Ancient Genomes. Current Biology, 31(11), 2455–2468. https://doi.org/10.1016/j.cub.2021.03.050
Genel kaynak: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Şanlıurfa Neolitik Çağ Araştırmaları Projesi (Taş Tepeler).
Görseller: Grafikler Bebar Bilim’e aittir. Fotoğraflar ve video kareleri: Amazing Places on Our Planet, Yaya Tv, Wikimedia Commons (Karahan Tepe man, CC BY-SA 4.0; Çatalhöyük Araştırma Projesi, CC BY 2.0).



