
Oynat düğmesine bastığında YouTube oynatıcısı yüklenir. YouTube’da izle ↗
Fantastik bir dünyaya girelim birlikte. Yıldızlararası bir savaşın ortasında ekibinizden ayrı düşmüş ve boşlukta buluyorsunuz kendinizi. Bir anda düşman güçleri etrafınızı sarıyor. Dört bir yandan lazerlerle avlamaya çalışıyorlar sizi. Kaçma şansınız yok. O anda tek şansınız var. Manyetik zırh. Aktive ediyorsunuz ve… Gelen tüm lazer ışınlarına karşı aracınızı ve dolayısıyla sizi koruyor. Güvenle üssünüze geri dönüyorsunuz. Bu teknolojiye ne kadar minnettar olsanız az diye düşünüyorsunuz. Güzel bir film sahnesi olur bundan değil mi? Zaten bazı bilim kurgu filmlerinde de gördüğümüz bir sahne. Fakat bu aslında bir gerçeğin imitasyonu sadece.
Evet. Bundan çok daha epik ve havalısını insanlık en başından beri yaşıyor. Sahnedeki aracımız sevgili dünyamız. İçindeki biziz. Manyetik zırhımız ise… Evet. Her şeyimiz. Dünyamızın manyetik alanı. Biliyorsunuz. İlk medeniyetler, ilk insanlarda güneşe tapma çok yaygındı. Onları ısıtan, aydınlatan, ekinlerini büyüten, günlerini aydınlatan gökyüzündeki o muhteşem sarı topa baktıkça akıllarından başka bir şey geçmiyordu. O olmasaydı, olmazlardı. Çok da haklılardı. Ama bir şekilde insanlar göçmen kuşlarda olduğu gibi dünyanın manyetik alanını bir şekilde görme veya algılama şansına sahip olsalardı.
Ve onun bizim için ne anlama geldiğini, neler yaptığını görselerdi. Sanıyorum ki tarih “manyetik alana tapanları da” yazardı. Dünyamızın manyetik alanı. Var olduğunu bildiğimiz, gördüğümüz, anladığımız ama bir o kadar da mekanizmasını tam olarak çözemediğimiz müthiş bir gizem… Koruyucu zırhımız… Ona hak ettiği değeri verelim mi? Tarihle, bilimle, savaşlarla, jeofizik ile harmanlanmış bir hikayeye hazır olun. Manyetik Fırtına başlıyor… Dünyada okyanusların derinliklerini saymazsak ki oralara da robotlarla bir şekilde ulaşıyoruz, hiç gitmediğimiz, görmediğimiz bir yer var. Ama tüm yaşamımızı etkileyen.
3000 km kadar altımızda. Dünyamızın çekirdeği. Burada sıvı demirden oluşan bir okyanus sürekli görünmez bir güç üretiyor. Dünyamızın manyetik alanı. Pusulalarımızın kuzeyi göstermesini sağlayan şeyden bahsediyoruz. Ama tüm görevi bu mu? Elbette hayır. Bu manyetik alan sayesinde dünyamız bizim gibi türler için “yaşanabilir” bir gezegen sınıfına giriyor. Misal Venüs’e veya Mars’a bakalım. Manyetik alanları neredeyse yok. O yüzden korunmasızlar. O yüzden bizim için yaşanabilir gezegen sınıfında değiller. En azından en önemli sebeplerinden biri bu.
Dünyamız ise başta da bahsettiğimiz gibi bir zırh gibi bu kozmik yolculukta milyarlarca yıldır koruyor ve korumaya devam ediyor. Ama geçtiğimiz yıllarda hatırlarsınız. Bu manyetik alanla ilgili çok ciddi haberler paylaşılmıştı. Özetle dünyamızın çekirdeğini oluşturan demirden okyanusta bir nevi fırtına baş göstermiş ve bu da manyetik alanı bozuyordu. Bu gerçekten ciddi bir haberdi zira bu bildiğimiz haliyle her şeyin sonu olacaktır. Ki zaten şunu söylemek de mümkün. Sorun manyetik alanın kaybolup kaybolmayacağı değil. Ne zaman kaybolacağı. Yani bu kesin gibi. Hemen endişelenmeye gerek yok. Bunun kısa bir süre içinde olması mümkün görünmüyor.
Ama ya olsaydı? Bu manyetik alanı bugün kaybetseydik ne olurdu? Bunu cevaplamadan önce bir derine inelim isterseniz. Gerçek anlamda. Derinde, en derinde. Korkunç bir sıcak. Her şeyi ezip geçecek bir basınç. Trilyonlarca ton erimiş demir. Şu anda üzerinde durduğumuz şeyin altında olan bunlar. Ama işte dünyamızın koruyucu zırhını üreten mekanizma da bu. Bu demirden okyanus. Manyetizma. Çok tanıdık bir kuvvet aslında. Yine de o sihrini kaybetmeyen bir kuvvet. Çekme veya itme hareketlerini büyülü bir şekilde gerçekleştiren. Elektriğin ayrılmaz parçası. Ve modern teknolojinin de temelinde yatan.
Elektrik santrallerinden şu anda izlediğiniz ekranlara kadar. En tanıdık örnekleri de mıknatıslar. Ama genelde pek üzerine düşünmediğimiz bir olgu var. Dünyamızın kendisi de aslında dev bir mıknatıs özünde. Kütleçekimi her an hissettiğimiz için onu daha iyi anlıyoruz ama en az onun kadar önemli manyetik alanı başta da söylediğim gibi doğrudan hissetmediğimiz veya görmediğimiz için pek üzerine düşünmüyoruz. Tam olarak nasıl koruyor peki bizi?
Uzayın havası tam anlamı ile ölümcüldür. Sorun sadece oksijen eksikliği değil. Galaksimizde esen rüzgarlar bildiğimiz rüzgarlardan değil. Radyasyon rüzgarları eser etrafımızda. En zararlıları ise çok uzaklarda patlayan dev yıldızlardan gelenler. Ama daha yakınımızda, yaşamın kaynağı olan yıldızımız, güneşimiz asıl tehlike. İronik değil mi? Bize her şeyi veren güneş çok kısa sürede bizi yok edebilecek bir güce de sahip. Bunu da yapmaya çalışıyor bu arada.
Onun bir suçu yok gerçi. Onun doğası böyle. O termonükleer bir soba en nihayetinde. Ve birkaç saatte bir yüzeyindeki patlamalar sonucunda bize doğru milyarlarca tonluk elektrik yüklü parçacıklar fırlatıyor. Bazen bu parçacıkların kütlesi Everest dağından bile daha fazla olabiliyor. Ama epik koruyucumuz manyetizma ne yapıyor. Bu ölümcül kütleyi alıyor, yumuşatıyor ve bizden uzağa doğru yönlendiriyor. Yani aslında birkaç saatte bir ölümden dönüyoruz desek yeridir. Bu arada bu saldırıyı doğrudan gözlemleyebiliriz dünyadan. Nerede biliyor musunuz? Kuzey Işıkları var ya. Hayranlık duymamak elde değil gerçekten.
Ama işte o muhteşem gösteri aslında güneşin saldırısına karşı koyan manyetik alanın direnişi. Şimdi soruya tekrar geri dönersek. Ya manyetik alanımızı bugün kaybetseydik? Geleceğimiz nasıl olurdu? Dünya neye benzerdi? Çok şanslıyız ki bu sorunun elle tutulur bir örneği var karşımızda. Kızıl Gezegen. Mars. Bir zamanlar onun da vardı bir koruyucusu. Bir manyetik alanı. Ki o zamanlar Mars’ın okyanuslarının olduğu, üzerinde nehirlerin aktığı düşünülüyor. Belki de yaşam bile tomurcuklanmaya başlamıştı. Kim bilir. Ama tam bu noktada soru şu tabi. Biz bunu nereden biliyoruz?
Misal Mars’ın daha önce bir manyetik alanı olduğunu ve bunun sonra kaybolduğunu, hatta tarih verebiliyoruz, neredeyse 4 milyar yıl kadar önce kaybolduğunu nereden biliyoruz? Şimdi. Şu an dünyamızın ya da herhangi bir şeyin manyetik alanını ölçmek çok kolay. Çok da karmaşık olmayan ekipmanlarla bir manyetik alanın kuvvetini, yönünü çok rahat ölçebiliyoruz. Mars’a bugüne kadar sayısız araç gönderdik malum. Bunların bir kısmında da buna benzer, mekanik olmasa da aynı mantıkla çalışan elektronik manyetizma ölçerler bulunuyordu.
Mars Keşif Programı kapsamında Mars’a 1996 yılında gönderilen Mars Global Surveyor uydusu ile hem mars yüzeyi daha sonra yüzeye indirilmesi planlanan Roverlar için incelenmiş ve tabi üzerindeki ekipmanlarla ölçümler de yapmıştı. Ve Global Surveyor’dan gelen ilk veriler şaşırtıcı değildi. Mars’ın bir manyetik alanı yoktu. Ama veriler ilginç bir şey daha gösteriyordu. Mars’ın kabuğunun büyük bir kısmı “manyetikti”.
Mars yüzeyi. Çoğunlukla donmuş lavdan oluşuyor. Volkanlarla kaplı olduğu zamanlardan kalma bir miras. Ve volkanik kayaların harika bir kayıt tutma özelliği var. Erimiş malzeme eğer güçlü bir manyetik alan içinde soğuyorsa, içindeki demir bazlı mineraller bu manyetizmayı alıp kayda geçiriyorlar. Bu sayede oluşan kaya da “manyetik” bir kaya oluyor haliyle. Gelen veriler tam da bunu gösteriyordu. Ve haliyle bir zamanlar Mars’ın manyetik zırhı olduğunu. Ve daha da garibi şu. Bu manyetik alan varken gücü dünyamızınkinin neredeyse 20-30 katı civarındaydı. Peki ne zaman kaybolduğunu nereden biliyoruz?
Ya gerçekten bu araştırma ruhu, bu noktaları birleştirme becerisi ve isteği… Harika bir şey. Şimdi. Şöyle. Bilim insanları bahsettiğimiz gibi Mars’ın çok önceden çok kalın bir atmosfere sahip, okyanuslarla kaplı bir gezegen olduğuna dair güçlü bir inanışa sahipler. Bunun izlerini de arıyorlar biliyorsunuz. Çok geçmeden Mars’ta dünyamızdaki ilk canlıları andıran antik bir yaşam belirtisini işaret eden bir duyuru gelirse çok şaşırmamak lazım. Ama 4 milyar yıl kadar önce Mars maalesef serbest düşüş şeklinde tüm suyu mars yüzeyinden silecek ve gezegeni kelimenin tam anlamı ile öldürecek olaylar başlamıştı. Bunu da şuradan biliyoruz.
Mars’ın güney yarım küresinde iki krater bulunur. Hellas ve Argyre isminde. Bu bölgelere baktığımızda manyetizma neredeyse sıfır. Yok. Kalan kayalarda varken bu bölgede yok. Bu garip çünkü bu denli büyük kratere neden olacak çarpışmalar sonucunda kabuğun bir kısmı bildiğimiz erir ve tekrar soğurken manyetizmanın tekrar kayalarda kilitlenmesi gerekir. Ama tabi manyetik alan varsa. Ama yoktu. O meteorlar düştüğünde Mars’ın manyetik alanı yoktu. Yani Mars bu dönemde atmosferini ve okyanuslarını kaybetmeye başlamıştı.
Buna neyin neden olduğunu, yani manyetik alanın yok oluşunu ne tetiklemişti bilmiyoruz ama sonrasında olanlarla ilgili sağlam tahminlerimiz var. Manyetik alanı olmayan gezegenin atmosferi tüm saldırılara açık hale gelmiş ve tıpkı toprak erozyonu gibi atmosferi oluşturan parçacıklar, su da buna dahil olmak üzere süpürülmüştü. Milyonlarca yıl sürecek bir süreç sonunda da gezegen, Mars, ölmüş ve “Kızıl Gezegen” olmuştu. Dünyamızın manyetik alanı yok olsaydı ne olurdu diye sormuştuk ya. İşte bu dinledikleriniz olacakların bir özetiydi. Hemen dünyanın sonu gelmezdi elbette ama … Ama işte. Dünyamızın sonunun nasıl geleceğini çok iyi bilirdik.
Peki şu an için durum ne? Manyetik alanımız ne durumda? Ya da diyelim bugün manyetik alanımız yok olsa başka bir gezegen bulmak için ne kadar zamanımız olacak? Manyetik Fırtına’nın bir sonraki bölümünde bunları konuşuyor olacağız. Takipte kalın.



