
Oynat düğmesine bastığında YouTube oynatıcısı yüklenir. YouTube’da izle ↗
Bu fotoğraf, Mars’la ilgili gördüğüm fotoğraflar arasında her zaman beni en çok etkileyen olmuştur. Birlikte bakalım. Neye bakıyoruz şu anda biliyor musunuz? Mars yüzeyinde milyonlarca yıl önce kurumuş nehirlere. Su akıntısının onbinlerce yılda oluşturabileceği nehir yataklarına bakıyoruz. Bir zamanlar, çok çok eskiden, bu yataklar suyla doluydu. Bildiğimiz sıvı su… Bunu düşünmek farklı hissettiriyor insana. Bir zaman makinemiz olsa da o zamanı bir görebilsek… O nehirlerin kenarında yürüyebilsek. Ne görürdük acaba? Yaşam görür müydük? Kim bilir… Zira bir zamanlar yaşam için neredeyse tüm şartlar mevcuttu orada da…
Zira yaşam neye ihtiyaç duyar. Pek üzerinde düşünmüyoruz ama bizim bildiğimiz anlamı ile yaşamın oluşması için 3 temel unsura ihtiyaç var sadece. Enerji, yine enerjiyle bağlantılı olarak gıda ve su… Enerjiyi bizim gibi kompleks formlar çoğunlukla güneşten alıyor. Derinlerdeki yaşamın enerjisi için ise kimyasal reaksiyonlar var. Yığınla enerji kaynağı mevcut. Tüm gezegenlerde durum böyle düşününce. Enerji de mevcut her yerde. Gıda ise… Düşündüğümüzde aslında tükettiğimiz her şey için altı temel kimyasal element yeterli. Ve bu kimyasallar da tüm gezegenlerde mevcut… En azından güneş sistemimizdeki tüm gezegenlerde.
Ve son olarak su… En önemlisi belki de. Sıvı su… Tüm bunları hesaba kattığımızda. Bizim güneş sistemimizde Venüs, Dünya ve Mars kalıyor elimizde. Şu an için Venüs’ün atmosferi çok çok kalın olduğu için aşırı ısınması nedeniyle sudan bahsedemiyoruz. Suyu sıvı halde bulamayız orada. Mars ise fazla ince bir atmosfere sahip ve… Fazla soğuk. Goldilocks prensibi deniyor buna. Bir yıldızın yörüngesindeki gezegenlerin bizim bildiğimiz haliyle yaşama elverişli olması için ne çok yakın ne de çok uzak olduğu bölgede bulunması prensibi. Venüs, Dünya ve Mars bu adaylar. Dünya sanki mükemmel dengeye sahipmiş gibi geliyor ama işte…
Mars’taki o nehir yatakları var ya. İşte onlar çok başka bir hikaye anlatıyor. O nehirlerin çevresini o yüzden çok merak ediyorum işte. Neyse. Daha önceki bölümlerde konuştuk. Bu sonucun en önemli nedenlerinden biri Mars’ın atmosferini kaybetmesiydi. Atmosferini kaybetmesinin nedeni ise kozmik radyasyonun onu süpürmesiydi. Kozmik radyasyonun atmosfere bu kadar rahat saldırabilmesinin sebebi ise… Mars’ın manyetik alanını kaybetmesiydi. Sonsuza dek “ölmüş” bir gezegendi Mars… İşte bu yazının hikayesi de burada başlıyor. Bunu kabul etmeyenler var. Evet. Mars’ı canlandırabileceğini, ona yeniden yaşam üfleyebileceğini…
Elinde defibrilatör ile bekleyen bir doktor gibi. Kalbini yeniden çalıştırabileceğini düşünenler. Bu çok yeni bir fikir olmasa da en son bizim çılgın milyarderimiz (trilyoner oldu mu tam hatırlamıyorum) yeniden gündeme taşıdı bunu. Elon Musk’tan bahsediyoruz. Ve onun çılgın fikrinden. Mars’ı Atom Bombası Atalım! Mı? Bu çılgın fikri bazı kesimler tamamen çöpe atmış olsa da hiç de yabana atılacak bir fikir değil. Ama ciddi problemleri var. Ve dostumuzun atladığı çok önemli bir detay. Manyetik Fırtına devam ediyor… Terraforming. Teknik adı bu. Mevcut durumda yaşanabilir olmayan bir gezegeni yaşanabilir hale getirme olarak tanımlayabiliriz.
Dünyalaştırma diyenler de var. Burada dipnotu düşelim. Tekrar tekrar ifade etmeye gerek olmadan. Bu kapsamda bahsettiğimiz “yaşam” bizim bildiğimiz haliyle yaşam. Farklı kimyasallarla, farklı atmosferlerde yaşayabilen formlardan veya uzaylılardan bahsetmiyoruz. Konumuz başka bir gezegeni ki burada özellikle Mars’tan bahsediyoruz, bizim için yaşanabilir, üzerinde yürüyebileceğimiz, destek olmadan yaşayabileceğimiz hale getirmek. O nedenle bir miktar bir gezegeni yaşayan bir organizmaya benzeterek başladık. Ki aslında çok da yanlış değil. Şimdi. Dünyalaştırmaya dönersek. Bu tabi tahmin edebileceğiniz üzere kolay bir süreç değil.
Küresel anlamda birçok sistemi tamamen değiştirmek ve bunun için de çılgın bazı girişimlerde bulunmak gerekiyor. İşte bu girişimlerden ya da en azından düşüncelerden biri Elon Musk’ın bahsettiği atom bombaları. Mars’ı bombalamak. Şimdi. Bu işe yarayabilir ama bununla ne yapılmak istendiğine bir bakalım önce. Bunun için de sayılara bir bakalım. Mars’ın bazı kişisel özellikleri. Kütleçekim, Sıcaklık, Basınç ve Morötesi Radyasyon… Kütleçekim için yapabileceğimiz bir şey yok. Dünyamızdan her zaman %60 kadar daha az bir kütleçekimi olacak.
Ama sıcaklık ve atmosferik basınç konusunda özellikle bir şeyler yapabiliriz. Dolaylı olarak da morötesi radyasyon… Dünyada sıcaklıklar eksi 88 ila artı 58 derece iken marsta bu eksi 140 ila artı 30 gibi. Ortalama sıcaklıklar ise çok çok daha düşük elbette. Yani o kadar ki çoğu zaman marsta tükürdüğünüzde tükürüğünüz yere değmeden donacaktır. Yani bayağı soğuk. Ama buna rağmen Mars’ta aynı zamanda pişebileceğinizi de biliyor muydunuz? Evet. Bizim dünyamızda ozon tabakasının engellediği ışınlar marsın bu koruması olmadığı için doğrudan size ulaşacaktır ve o soğuğun ortasında bir de güneş yanıkları ile uğraşırdınız.
Yani hiç de bulunmak isteyeceğimiz bir yer değil bu haliyle. O nedenle bu değişkenleri değiştirmemiz lazım… Diyorlar. Bunu diyenlerden biri de Carl Sagan dı bu arada. Yeni bir fikir değil. Demiştim. Konu Mars’ı ısıtmak kadar da basit değil bu arada. Örneğin Mars yüzeyinde buz halinde su bulsak bile ve bunu ısıtarak sıvı hale dönüştürmek istesek bu radyasyon ile doğrudan buharlaşıp kaybolacaktır. İşte burada atom bombaları devreye giriyor. Saniyeler içinde güneşimizin çekirdeğindeki sıcaklığa ulaşabilen ölümcül bombalar. Ama amaç doğrudan Mars’ı ısıtmak değil demiştik. Amaç bilinçli ve kasıtlı bir “küresel ısınma” başlatmak.
Dünyanın dengesini bozan cinsten değil. İyi amaçlı bir tane. Mars’ın ihtiyacı olan daha fazla atmosferik gaz. Özellikle sera gazı. Özellikle karbondioksit. Bu sayede güneş ışınlarını atmosferde tutarak gezegenin kendi kendisini ısıtmasını sağlayabiliriz. Karbondioksiti nereden bulacağız peki? Yine Mars’ta. Özellikle kutuplarında. Donmuş tabakalarda çözünmüş karbondioksit bulunuyor. Elon Musk da hatırlarsanız “kutuplara bomba atalım” demişti. Amacı da bu. Bu sayede bu bölgede bulunan karbondioksitin atmosfere karışması amaçlanıyor. Bu aslında temelde birçok sorunu çözebilir.
Belirli bir seviyede atmosfer ekliyorsunuz, bu atmosfer Mars’ın havasını ısıtıyor, atmosferik basıncı artırıyor ve hatta ışınlardan da koruyacak bir tabaka oluşmasını sağlayarak sıvı suyun oluşmasını sağlıyorsunuz. Bahsettiğimiz üç değişkeni de değiştirmiş oluyoruz bu sayede. E süper. Yani atom bombaları ile Mars’ı bombalayarak bir nevi otomatik pilota alıyoruz ve bir süre sonra yaşanabilir hale gelmesini sağlıyoruz… E neden yapmıyoruz o zaman? Şu yüzden… Şimdi. Tabi sayısız bilim insanı bu işin “matematiğine” kafa yoruyorlar haliyle.
Ve ortaya çıkıyor ki Mars’ta bu şekilde örneğin sadece 4 derece ısıtmak isteseniz bile o kadar çok atom bombasına ihtiyacınız var ki. Yani çok derken de elimizdeki en büyük atom bombasından alıp 50 yıl boyunca, 20 dakikada bir Mars’ın kutuplarına atmanız gerekiyor. Burada sorunu anlamaya başlıyoruz işte. Öyle iki bomba atayımla olmuyor. Çok bomba lazım. Bayağı çok. Enerji bakımından yapılan hesaplamalarda ise Dünyamızın güneşten 10 yılda aldığı enerjiden bahsediyoruz. Evet. Bu enerjiyi bombalarla elde edebiliriz teoride ama pratikte… Şu anda dünyada bulunan tüm nükleer silahları 6 milyon ile çarpmamız gerekiyor bu tip bir enerji için…
Bu kadar nükleer silah üretilmesine izin vermek de en basit tabiri ile “bazı jeopolitik sorunlara” yol açabilir. Yani o kadar fazla atom bombasının bir süreliğine de olsa Dünya’da bulunacak olması çok hoş bir düşünce değil. Kaldı ki bu işin bir de ekonomik tarafı var. Hesaplamalara göre bu kadar bombayı üretmek, nakliyesi, fırlatması filan derken şu andaki küresel gayri safi hasılanın tamamından fazlasına, trilyonlarca dolara ihtiyacımız var… Ama burada bütün bunlar Mars’ın kutuplarında yeterince karbondioksit olduğu varsayımına dayanıyor.
Fakat 2018’de yapılan bir araştırmada Mars’taki karbondioksit rezervlerinin tahminlerden düşük olduğundan bahsediliyordu. Yani her anlamda evet. Fikir çok iyi değil mi? Harika bir bilim-kurgu hikayesi çıkar buradan. Ama pratikte… Çok zor. Çok çok zor bir süreç bu. Bu ihtimale alternatif olarak amonyak açısından zengin asteroidleri bulup bunların yörüngesini değiştirerek Mars’a çarptırmak var. Dev aynaları Mars yörüngesine yerleştirip doğal olarak ısıtmak var…
Bir küçük sorun daha var. Yetersiz oksijen. Bu konuya da bir çözüm bulamazsak elimizi kolumuzu sallayarak dolaşamayız. Ayrıca bir ozon tabakası da oluşmayacağı için hala çok ciddi güneş yanıkları başka bir sorun olacaktır. Biliyorum. Biraz karamsarım bu konuda ama gerçekler bunlar maalesef. Zira başka bir kötü haber daha var. Başta demiştim ya. Bizim çılgın milyarder bir konuyu atlıyor diye. Bahsettiğimiz tüm zorukları bir şekilde çözdük diyelim. Atmosferimiz var artık. Ama ne yok? Bu gezegenin hala bir manyetik alanı yok. Bir zırhı, koruyucu kıyafeti yok.
Yani tüm masraflar ve uğraşlar sonucunda güneş patlamaları ile gelen yüklü parçacıklar oluşturduğumuz atmosferi yavaş yavaş yeniden yok etmeye devam edecektir. Kimine göre manyetik alanın atmosferi yok etmesi milyonlarca yıl sürer, o yüzden bu süre bize yeter ama… Ama işte. Durum bu. Sizce? Değer mi bu kadar zorluğa, bu kadar meşgaleye? Neden uğraşalım ki? Bu denli bir çabayı acaba… Şu anda bildiğimiz haliyle bize en uygun olan gezegen için mi harcasak acaba?
Yaşam denen mucizeyi bağrına basan doğaya daha iyi davransak mesela. Neredeyse 9 milyon farklı tür ile paylaştığımız bu harika gezegeni, halihazırda hepimize fazlası ile yetecek kadar enerjiyi milyonlarca yıl boyunca sağlayabilecek bu gezegeni… Bilmiyorum. Sizce? Ver her zaman olduğu gibi.



